CUMHURİYETİN KIRILMA NOKTALARI: ANAYASALAR

CUMHURİYETİN KIRILMA NOKTALARI: ANAYASALAR

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 7

HÜRRİYET, VESAYET VE SİYASET ARASINDA 150 YILLIK ANAYASA ARAYIŞI

 “Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet  

Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten”

                                                   Namık Kemal

Türk modernleşme tarihi de anayasacılık hareketleriyle paralel ilerlemiştir. Her anayasa bir sancının ve bir çözüm kararının sonucu olmuş, her bir anayasa aynı zamanda bir kırılma noktasının kayıt altına alınması anlamına gelmiştir.

Bu ülkenin tarihinde anayasacılık hareketlerinin kaynağı hürriyetçi akımlar olmuştur. Anayasa, ‘Padişahı sınırlandırmak’ ve o ölçüde özgürleşmek demekti. Hürriyetçiler bakımından; bir anayasa yaparak “Padişahı, ‘efendimiz’ olmaktan çıkaracak, bizler de ‘kulları’ olmaktan kurtulacaktık!” Bu nedenle, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nde toplanmış genç Türkler, Namık Kemal’in kaleminden hamasi ‘hürriyet anayasası’ çağrılarıyla dalgalanıyordu.

Adını Mithat Paşa koyacaktı yeni anayasal sistemimizin: Meşruti Monarşi!

Ah!! Bu ‘Hürriyet Anayasası’na kavuşmak için neler yapılmayacaktı ki!

Bir Anayasa Uğruna Üç Padişah!

Engel gördükleri Sultan Abdülaziz Han’ı, bir koca Padişahı katlettiler!

Bir diğerine ‘deli’ damgası vurdular: “İradesi zayıftır, sözümüzden çıkmaz” diye getirdikleri Sultan V. Mehmet’in bu zayıf karakter görüntüsü altında yaptığı ‘zekice hamlelerini’ fark edince “Bize numara yapıyormuş!” diye çılgına dönüp, O’nu aklından vurdular; uydurma ‘deli raporu’ ile tahttan indirdiler!

Yerine, bu sefer ‘pazarlıkla’ yeni ve “anlaşmalı” Padişah’ı getirdiler.

Bu yeni Padişah için teşhisleri netti: ‘Evhamlı ve korkak!’ II. Abdülhamit tam aradıkları gibi bir kuklaydı onlar için, biçilmiş kaftandı.  Mithat Paşa, II. Abdülhamit’i karşısına alıp şartlarını ileri sürdü: “Anayasayı yapacaksın ve sembolik Sultan olarak kalacaksın!” Elbette amcası V. Mehmet’in başına gelenleri gören II. Abdülhamit koşulan şartları kabul etti ve Padişah oldu.

Öylesine güçlüydüler ki padişahları öldürüyor, indiriyor, getiriyor, götürüyorlardı. Devlet-i Âl-i Osman bu gençlerin oyuncağına dönmüştü. Yeni de değildi bu durum. Anadolu’ya geçip halkla buluşarak, Saraydaki yabancı nüfuzunu taşıyan yerleşik seçkinci gruptan kurtulmak isteyen Genç Osman da bütün kademeleri ile modernleşmeye çalışan III. Selim de; aslında halkla aralarına perde olan saray baronlarından kurtulmak istiyorlardı.

Peki, kimdi bunlar, bu gücü nereden alıyorlardı?

Kimdi bu ilk Anayasamızı yapanlar ve dayatanlar?

İlk anayasamızı yapan bu saray elitleri diğer anayasalarımızın yakasından düşmüşler miydi?

Kimdi ki Bunlar?

Tarihçi Bozdağ’ın aktardığına göre bunlar ve daha nice gelişmeler, Mithat Paşa öncülüğünde Hüseyin Avni Paşa, Mütercim Rüştü Paşa, Ziya Paşa ve Namık Kemal’in her akşam kurdukları çilingir sofralarında gece tezgahlanıp sabah peydahlanan senaryolardı. O devirde, sahip oldukları zihniyetin ülke için en doğru yol olduğuna inanan bu etkin isimlere halkın taktığı lâkaplı isimler son derece anlamlıdır: ‘İngiliz Mithat’, ‘Sıpa Hüseyin’, Flip Ziya’, ‘Düştü Paşa’. Gerçekte dayandıkları gücün millet olmadığını göstermeye bu isimler yeterli sayılabilir.

Sayılan isimlerin portrelerini tek tek ele almak, bizleri dehşet verici gerçeklerle yüzleştirir. Ancak böyle bir açılım makaleyi amacından saptırabilir. Bununla birlikte öncüleri olan ve işlediğimiz ’anayasaların siyasal arka planı’ bakımından ilk anayasanın mimarı olması nedeniyle padişahlar tayin eden kudretli Mithat Paşa’ya bir fasıl açmamak, eksiklik, hatta Anayasacılık tarihimize haksızlık olur sanırız.

Masada İki İngiliz!..

Gerçek adı Ahmet Şefik’ti. Hikmet Tanyu, 1889 tarihli E. Drumont’un “La France Juwe”(Fransız Yahudileri) kitabının 1. Cildinin 113. Sayfasından naklen Yahudi olduğunu yazar. Ayrıca, 1979’da bir suikasta kurban giden Türkiye Siyonizmle Mücadele Derneği Başkanı Kemal Fedai Coşkuner de Mithat Paşa’nın Macar uyruklu bir Haham’ın oğlu olduğunu kaydeder. Aslında Yahudi olması değildi sorun olan; her adımını danıştığı, sürekli haberleştiği birisi vardı; İngiltere’nin özel yetişmiş ajanlarından birisi: Simon Deutsch. 1848 Viyana ayaklanmasına katılan bu baba dostu Yahudi asıllı sosyalist aydın, Fransa’ya kaçmak zorunda kaldıktan sonra bir ara Marx’ın yerini de almıştı.

Gariptir; böyle sosyalist profilde birisi sonradan İstanbul’a gelip Milliyetçi Jön Türk hareketine dahil olur, harekete ve Mithat Paşa’ya yön verir. İlk Anayasal düzenleme sayılabilecek Tanzimat fermanının kahramanı Mustafa Reşit Paşa, Mithat Paşa’yı Masonluğa dahil ettiği gibi bürokraside yükselmesini de sağlamıştı.

Tarihçi Prof. Yılmaz Öztuna, ‘Bir Darbenin Anatomisi’ adlı eserinde organize bir çalışmadan söz eder. Buna göre, Mustafa Reşit Paşa tarafından Mithat Paşa önce bir önemli göreve atanmış sonra da Avrupa basını onu efsaneye dönüştürmüştür. Mithat Paşa’ya bilhassa İngiltere’nin açık ve güçlü desteği bulunduğunu anlatır.

Ali Yörük’ün ‘Türkiye Neden Böyle’ adlı eserinde naklettiği İngiliz Dışişleri Bakanı’nın Osmanlı’yı masada temsil eden Mustafa Reşit Paşa gibi Sadrazam Mithat Paşa’yı da görünce “Karşımda Mithat Paşa varsa masada Osmanlı yoktur; iki İngiliz vardır” sözü tarihin kaydettiği Türkler adına en üzücü tespitlerden birisidir.

İşte, bugünkü anayasalarımızın da temelinde bulunan ve ilk Anayasamız olan Kânun-i Esâsi bu şahsiyetin eseri olacaktır.

Padişahlığa Getirilme Şartı: Anayasa

II. Abdülhamit, Amcası Abdülaziz’in öldürülmesini görmüştü. Onun mücadelesini anlıyordu. V. Murat’ın üç aylık ‘trajik’ iktidarı sonrasında Çırağan Sarayı’na ‘deli’ diye hapsedilmesini ibretle izlemişti.

Sina Akşin’in ‘Türkiye Tarihi’ ve İlber Ortaylı’nın ‘İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’ eserlerinde belirttikleri gibi, İngiliz fitnesinin, ülkede Osmanoğulları’nın, yani Sünni Türkmen Kayı Hanedanlığı’nın iktidarını bitirmek isteyen ve yerine, mezhep çatışmasını tetikleyecek olan, alevilere dayalı farklı boydan padişah atama amaçlı, yapay ama ses getiren girişiminin de farkındaydı.

Zaten bir anayasa fikrine karşı da olmayan II. Abdülhamit, İngiltere’nin Müstemleke Valisi edasındaki Mithat Paşa karşısında iktidara gelirken verdiği sözü tuttu: Başa geçer geçmez Kanun-ı Esasi (Anayasa) hazırlatma talimatını verdi. Meclis-i Mebusan’ı açtı, Kânûn-ı Esâsî, 23 Aralık 1876’da ilan edildi.

Askıda Anayasa

Ancak II. Abdülhamit, etrafındaki bu kuşatmayı yarmak için kolladığı fırsatı üç sene sonra bulabilecektir: Padişah olarak kendisi karşı çıktığı halde ’93 Harbi’ne ülkeyi sokarak ağır bedeller ödetilmesini’ gerekçe yapıp, Anayasanın verdiği yetkilerle hükümeti ve Meclis-i Mebûsân’ı feshetti. Bununla yetinmedi, Abdülaziz’in katli olayına karıştığı iddiasıyla Mithat Paşa’yı tutuklatarak süreci kontrolüne almayı başardı.

Kendi hatıratında bu konuyu şöyle dile getirir: “Mithat Paşa’nın emmim Sultan Abdülaziz’in ölümünde suç ortağı olmasını da bağışlarım da, bir Osmanlı veziri ve sadrazamı olarak yabancı bir devletin hizmetinde bulunmasını asla bağışlayamam! Çünki tutuklanacağı sıradaki tutumu ve İngiliz Konsolosluğu’na sığınmak istemesi, kime güvendiğini ve kimin hizmetinde olduğunu açıkça ortaya koymuştur! Böyleyken, valilikleri sırasında devlete ettiği hizmetleri hatırlayarak idam cezasını hapse çevirdim.”

Tahttan İndirilme Nedeni: Anayasa

II. Abdülhamit’in 31 Mart Vak’ası olarak bildiğimiz 24 Temmuz 1908 darbesiyle tahttan indirilmesinin gerekçesi de aynı olacaktı: Anayasa!

Elmalılı Hamdi Yazır’ın verdiği gazete yayınlarına dayalı ‘Hal’ (tahttan İndirme) Fetvası’nı II. Abdülhamit’e, Yahudi Emmanuel Karasso, Ermeni Aram Efendi, Arnavut Esat Toptani ve Arif Hikmet Paşa tebliğ ettiler. Bu insanların arkasında Mehmet Akif Ersoy’lar, Said Nursi’ler, Hasan Basri’ler… de olacaktı!..

Belli ki koca ülke bir yankı odasına dönmüştü. Tek ses vardı ülkede yükselen:  “Hürriyet isteriz, yeniden anayasa isteriz.”

İlki Nüfuz Oluşturdu, İkincisi Yıkıma Götürdü

Birinci Anayasa hareketi olan Tanzimat Fermanı’nın arkasında İngiltere ve Avrupa vardı ve siyasi sonucu ülkeyi yabancı nüfuzuna tam anlamıyla açmak oldu.

İkinci anayasa hareketi olan 1876 Anayasası, bu yabancı nüfuz gücünün sağladığı güçle, kasıtlı şekilde devletin sürüklendiği savaşlar sonunda yapılan Ayastefanos Antlaşmasında devleti yıkılmayla yüz yüze getirme ihanetinin ambalajı oldu.

Üçüncü Anayasa Devlet Yıktı

1908’de üçüncü anayasacılık hareketi geldi. Bu da, niyetleri doğru ama istikametleri yanlış rehberlerin elinde devleti Sarıkamış, Filistin, Kut’ul Ammare, Çanakkale felaketlerine; yani yıkıma götürdü. Bunların hepsi siyaseten İngiliz/Avrupa dayatması ile gerçekleşen anayasacılık hareketleriydi. Önderleri de en hafif ifadesiyle Batının sevdalıları, gönüllü kulları idi.

Dördüncü anayasacılık hareketini, Kurtuluş Savaşı’nı yöneten Gazi Meclis yaptı. Meclis-i Mebusan ‘Misak-ı Milli’yi kabul edince, 1881’de Meclis’i feshetti diye II. Abdülhamit’i kınayan İngiltere bu sefer kendisi Damat Ferit Hükümeti’ne Meclis’i feshettirdi. İngiltere’nin feshettiği bu Meclis de Ankara’ya taşınıp Cumhuriyete ‘Kurucu Meclis’ olarak çalışmaya başladı.

Dördüncü Anayasa Devlet Kurdu

İlk işleri, bir Encümen-i Mahsus(Özel Komisyon) kurarak Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu hazırlatmak oldu. 1921 Anayasası da denen bu metin Kanun-ı Esasi’nin devlet teşkilat yapısına ilişkin ilk kısmı dışında tamamını devam ettirdi. Yani Osmanlı Kanun-ı Esasi’si yeni devletin de anayasasıydı.   

Ergun Özbudun ve Bülent Tanör gibi Anayasa Hukuku uzmanlarına göre devrinin en demokratik, ileri metinlerinden birisiydi hazırlanan. Dış güçlerin dayatması olmadan, millet iradesi ile hazırlanan ilk metindi. Bir milleti ayağa kaldıran, derleyip toplayan 1921 Anayasası ruhu, imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet çıkardı. 1923 değişikliği ile Cumhuriyeti ilan eden Anayasa da bu metindi.  Onun da ömrü ancak 3 yıl olacaktı.

Beşinci Anayasada Yeniden Başa Döndük

Beşinci anayasacılık hamlesi 1924 Anayasası oldu. Hazırlayan, 1921 heyetinin de başkanı olan Yunus Nadi idi. Dr. Rıza Nur ‘Hayat ve Hatırlarım’ kitabında Nadi’nin ‘Rodos’ta eğitim almış Yahudi dinine bağlı bir Selanikli’ olduğunu yazar. Üstelik Meclis zabıtlarında, “Çürük eyer satarak milli kuvvetlere tuzak kurduğu” nedeniyle vekillikten atılması ve cezalandırılması tartışılmış bir kişiydi bu! Heyetin diğer üyeleri de Yunus Nadi’ye teşneydi!

İbrahim Arvas’ın aktardığına göre yürüttüğü 1924 anayasası çalışmasından yıllar sonra Atatürk, Cumhuriyet Gazetesi sahibi olan Yunus Nadi’ye, “Sen benim şerefimle oynuyorsun. Hangi Yahudi şirketini tetkik edersek; kulakların, şirketin arkasında görünüyor. Sen Cumhuriyet’i çıkaracak bir şahsiyet değilsin. Yarından itibaren gazeteyi çıkarmayacaksın. Aksi takdirde seni toprak altı ederim!” diyerek Cumhuriyet gazetesini kapattırmıştı.

Her Anayasanın Arkasında Hep Aynı Eller

Yeni Mithat Paşa’mız olan Nadi’nin başkanlığında hazırlanan 1924 Anayasası Meclis’te tartışılırken “Lehistan (Polonya) Anayasası’nın aynen aktarıldığı” tartışmalarının da pek revaç bulduğunu kaydedelim. İtirazlar, 1924 Anayasası’nın baskıcı bir sosyalist düzen getireceğini iddia edenlerce ortaya konuyordu. Nitekim tahminler boş çıkmadı.

Bu anayasal dönemde laikliğin ve çağdaşlığın devrimci ve katı bir yorumuyla hareket eden Nadi’ye uzak olmayan ‘Kadrocu’ sol grubun rehberliğini yaptığı Kemalizm ve İnönizm elinde ceberrut bir yönetim kuruldu. Mustafa Kemal Kadro grubunu ve dergiyi kapattıysa da İnönü elinde gizli-açık iktidarlarını korudular. Anayasal imtiyazları ve ellerindeki ‘Tek Parti’ iktidarı ile, ‘Çağdaşlık’ sloganı gölgesinde halkı inim inim inletiyorlardı. Mithat Paşa’nın, Enver Paşa’nın jakoben anlayışını yenileyen, halktan kopuk, Avrupa’ya endeksli bir anayasal hayattı bu. Çağdaş olmayı, kimliği değiştirmek, batılılar gibi olmak olarak gösteren bu anlayış halka tepeden bakıyordu. Makul, halkın sesini taşıyan CHP’liler “Devrimlerin bu şekilde sert uygulanması gerekmiyor” dese de kâr etmiyordu.

Osmanlı’yı yıkan eller şimdi Cumhuriyet’in can damarına yapışmış, Osmanlı’yla millet arasına girenler şimdi Cumhuriyeti bagajlarına almış halktan kaçırıyorlardı.

İttihatçılıktan Demokratlığa Çok Partili Hayat

Türkiye’de çok partili düzen 1909’da Kanun-i Esasi’de yapılan değişikliklerle kurulmuştu. Onlarca parti arasından İttihat ve Terakki’nin sıyrılıp tek parti haline gelmesi 1913 Bâb-ı Âli baskını ile, yani kanlı bir operasyonla oldu.  

1923’te Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, Halk Fırkası’na dönüştü.

Cumhuriyetin ilanı sonrasında adına Cumhuriyeti de ekleyerek CHP olan bu parti 1924 sonrasında omurgasını eski ittihatçıların oluşturmasıyla yeniden ‘komitacı ve tek partici’ İttihat ve Terakki Partisi’nin çizgisine kaydı.

1923’te Meclis’te muhalif II. Grup’un lideri Ali Şükrü Bey’in Topal Osman tarafından katli sonrası ikinci grubu tasfiye eden II. Meclis’le Anayasa’nın yapılması yine bir İttihatçı geleneğine benziyordu. Üstelik 1925’te “silahşörler” denen gruptan Kılıç Ali tarafından Meclis koridorlarında katledilen sert muhalif Milletvekili Deli Halit Bey başka bir mesaj taşıyordu.  

İşte Osmanlı’yı yıkan ittihatçı zihniyet, vatan kurtarıldıktan sonra yeni Cumhuriyeti de benzer anlayışla yönetmeye başlamıştı. Belki de yetişmiş kadrolar hep onlardandı; başka bir çözüm de yoktu…

Bu şartlara karşı halk, farkında olduğu yanlışlıklara büyüyen tepkisini her kurulan yeni parti üzerinden gösterdi: Önce 1924’te Kâzım Karabekir’in Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nda toplandı. Muazzam teveccüh toplayan bu Parti, Doğu’da Şeyh Said ayaklanmasının çık/arıl/masından sorumlu tutularak, kapatıldı. Kazım Karabekir’ler, Refet Bele’ler vatana ihanetle suçlandılar.

Sonra 1930’da Serbest Fırka ile yapılan ikinci denemede de millet coşkulu teveccühünü bu partiye yöneltmişken, tehditlere dayanamayarak kendisini feshetmek zorunda kaldı. Ardından 1946’da başlayan Demokrat Parti dalgası durdurulamadı. 1950’de iktidara gelen DP’ye karşı 1960 yılında 37 alt rütbeli subayın yaptığı 27 Mayıs Darbesi, milletin derin yarası halini alacak bir şekilde, üç demokrat liderin asılarak idamıyla sonuçlandı.

Cumhuriyet de seçim yapmıyordu: 1923 yılından bu yana ilk seçim 1946’da yapılmış; 1950’de engellenemeyen halkın “yanlış” bulunan iradesi 1960’ta idamlarla cevaplanmıştı.

Bütün bu cezalandırılan partilerin bir anayasa hayali vardı. Özgürlükçü bir anayasa. Fakat bu sefer saik değişmişti. Artık hürriyetçi anayasa talep eden Osmanlıdan beri olduğu gibi iktidar seçkinleri ve batıcılar değil, halkın kendisiydi!

Altıncı Anayasa: Yine Aynı Eller, Yine Kanlı Yıllar

1960 Darbesini yapanlar, 1961 yılında yeni bir Anayasa yaptılar. İstanbul Tasarısı ve Ankara Tasarısı adı altında hazırlanan Anayasa Taslaklarının müellifleri solcu ve azınlıklardan; Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Sıddık Sami Onar, İlhan Arsel, Muammer Aksoy gibi hocalardı.  Adeta, “Size bir anayasa lazımsa onu da yine biz yaparız” diyorlardı.

Bu ‘güya Atatürkçü’ler, “Atatürk’ün Anayasası”nı değiştirmediler, kaldırdılar.

Özgürlükleri cömertçe veriyorlardı. Lakin Dünya ve Türkiye gerçeklerine uzak bir Anayasa olduğunu anlamak için çok geçmedi.

Soğuk Savaş dönemiydi. Ülkede anarşi kol gezmeye başladı. Suçu Anayasa’da bulan Adalet Partisi hükümeti, bu metne dokunmaya kalkışınca 1971 muhtırası geldi.

 Muhtırayı verenler Anayasa Komisyonu kurdurup değişikliği de kendileri dikte ettiler. Her on yılda bir yıldızları saydığımız “darbekratik” cumhuriyet devri başlamıştı. 

Türkiye, 1961 Anayasası ile birlikte Anayasa Mahkemesi hukukun içinden, TSK tarafından hukukun dışından vesayetine devam ediyor; bu yolla ülke, 1924 Anayasası sonrasında devlete tüneyen dış bağlantısı sağlam ‘seçkin dar kadro’nun kontrolünde tutulmaya devam ediyordu.

Sadece yöntem değişmişti.

Ne Tesadüf! Yedincide de Değişen Bir Şey Yok

1971 yaması da çözüm olmadı. Anarşi, kurtarılmış bölgeler, grevler, devalüasyonlar sürdü, gitti…

Dış güçlerin “bizim çocuklar” dediği kuvvetlerin egemen olduğu TSK Komuta kademesi, 12 Eylül 1980 günü ‘güvenliği sağlamak’ gerekçesiyle yönetime el koydu. Anlaşılan oydu ki, artık harekete geçirebildikleri bazı subaylar değildi, emir komuta zinciri içinde tüm orduydu.

Nihayet, hedef yine anayasaydı.

1982 Anayasası “Kontrollü demokrasi” düzenini daha bir perçinledi. Bunu mevcut kontrol mekanizmalarına çok daha etkin bir enstrüman ekleyerek yaptı: Milli Güvenlik Kurulu.

Zaten darbeyi yapan Milli Güvenlik Konseyi, çıkarttığı “Anayasa Düzeni Hakkında Kanun”la birlikte 1961 Anayasası’nı kaldırmış, bütün güçleri kendisinde toplamıştı. Adeta bu yapı anayasa ile kalıcı kılınmak istenmişti.

1982 Anayasasını hazırlayan komisyonun başında anayasa hukukçusu Prof. Orhan Aldıkaçtı vardı. Yedinci anayasada da yine aynı imza görülüyordu: İhtilal komitesindeki çoğu paşa gibi Aldıkaçtı da Yahudi Bezmen ailesinin akrabalarından birisiydi.

Bu kadarı tesadüf olabilir miydi?

Bir Anayasaya Bin Yama

Yüzde 99’a yakın bir oyla kabul edilen 82 Anayasası’na sahip çıkan da olmadı, bu kadar maddesinde değişiklik yapılan bir başka Anayasa da!

1876 Anayasasının 7 defada 35 maddesi değiştirilmişti.

1921 Anayasasında 1 defada 6 madde değişikliği yapılmıştı.

1924 Anayasası 5 defa değişikliğe uğramış 21 maddesi değişmişti.

1961 Anayasasının 7 defada 54 maddesi değişmişti.

1982 Anayasasının ise 21 defada 120 maddesi(yüzde 70’i) değişikliğe uğradı.

Özal’lı yıllarda 82 Anayasası’nın askeri disiplinini bozmaya çalışan hamleler yaşandı, bu bozucu etkiyi ilk sergileyen Medya oldu. 1993 yılında Tv yayıncılığı üzerindeki devlet tekeli kalktı. 1995 yılında Çiller döneminde 1980 ihtilalinin meşru olduğu hükmü kaldırıldı. 1999 yılında özelleştirmenin önünü açan değişiklik yapıldığında da Ecevit Başbakan’dı, 2001’de anayasadan temel hakları sınırlandıran maddeler çıkartıldığında da…

Terör olaylarının doğurduğu 82 Anayasası’na terör kavramının 2002 değişikliği ile girmesi ilginç bir durumdur. Artık AK Partili yıllar gelmişti. 2002 yılında Anayasada yapılan affa uğramış cezaların seçilmeye engel olmasının kaldırılması yönündeki bir değişiklikle Recep Tayyip Erdoğan’ın da kesintisiz ve yükselerek sürecek olan siyaset yolu açılmıştı.

2004 yılında ölüm cezası kaldırıldı, 2005’te banka açma yetkisi Bakanlar Kurulu’ndan alınıp BDDK’ya verildi, 2006’da Milletvekili seçilme yaşı 30’dan 25’e indirildi. 2007 yılında Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, 2010 yılında Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı ve HSYK’nın seçimle belirlenmesi kuralı getirildi.

2016’da darbe girişimi yaşandı. Bu hain ve kanlı girişim sonrası Anayasa yine değişti. 2017 yılında Parlamenter sistemi Cumhurbaşkanlığı sistemine çeviren değişiklik yapıldı.

Hani Anayasalar Zor Değişirdi?

Bu kısa anayasa tarihi panoramasında da görüldüğü gibi anayasa tepeden inme gelince değiştire değiştire bitiremedik.

Değişikliklerin istikametinin devletin daralması, özgürlüklerin genişlemesi, liberalleşme ve hukukun üstünlüğünü sağlama amaçlarına yönelik olduğu da bu özetteki başlıklardan anlaşılıyor.

Normalde çok zor değiştirilmesi gereken anayasada her yıl onlarca maddede değişiklik yaparak bugünlere kadar geldik. Bugün ilk haline göre 82 Anayasasının üçte ikisi değişmiş durumdadır!

Fakat 2017 değişikliği 18 maddede birden değişiklik yaparken sadece ülke değil Avrupa da karıştı.

Anayasa tarihini okudukça gördük ki anayasalarla oynamak milli kaderle oynamak, tarihle oynamak gibi, hatta ateşle oynamak gibi bir şey. Tepeden inme anayasaların Demokles’in kılıcına çevirilebildiği, yer yer lastik gibi çekiştirildiği, delik deşik edilebildiği Türk anayasa tarihi birbirimizle uğraşmanın da tarihi gibidir.

Demek ki anayasa tarihi tecrübemiz, huzura ermemiz için tepeden inmeci değil kökten sürme, seçkinci değil en geniş katılımla yapılan sivil anayasaları öneriyor.

Hayatın Doğal Akışına Aykırı

Yine gördük ki 150 yıllık anayasacılık tarihimizde üç yıllık ömrü olan 1921 anayasası hariç, anayasalarımızın hazırlayıcıları, toplumun kahir ekseriyetinin mensup olduğu köke ve değerlere ait insanlardan seçilmemişler.

Bu normal sayılabilir mi?

Hatta zaman zaman somut örgütsel bağları, yabancı devletlerle ilişkileri olan kişiler olduğunu görmek mümkün olan kişilerdi bunlar.

Bu kabul edilebilir mi?

Etnik veya dini kimlik ayrımcılığını asla onaylamayız. Elbette bu ülkede herkes eşit söz hakkına sahip olmalıdır. Ancak, kaderimizi belirleyen, çilemizin kaynağı olan metinleri, oydaşma ile değil sekter çalışmaların ürünü olarak ve hep aynı azınlık grup yazmışsa, bunu da hayatın doğal akışına uygun bulamayız.

Kırılma Noktası

Bugünler Türkiye’nin atacağı isabetli değişim adımları kritik önemdedir. Cumhuriyet’in yüzüncü yılında Ortadoğu’nun kaderi bu kadar Türkiye’ye endekslenmişken, eğer doğru değerlendirebilirsek bu fırsat, İslam Medeniyetinin ikinci inkişafının da başlangıcı olabilir. Anayasalar modern siyasi tarihinin kırılma noktalarını işaret eder. Yapılacak sivil yeni anayasa 150 yıllık tarihte yaşanan sorunların bertaraf edilerek yeni ve parlak bir çağın açılma iradesinin deklarasyonu anlamına gelebilir.

Tarih tam kırılma noktalarında yeniden başlar.

Toplam Okunma Sayısı : 75