ÇOCUK HAKLARI PERSPEKTİFİNDEN ŞANLIURFA VE KAHRAMANMARAŞ OLAYLARINI GÖZDEN GEÇİRMEK
Bu Makaleyi Dinleyin
Bugün Türkiye’de iki ayrı okulda kısa aralıklarla yaşanan silahlı saldırı haberlerini takip ederken, yalnızca bir vatandaş olarak değil, çocuk alanında çalışan bir meslek mensubu olarak da derin bir üzüntü yaşadım. Bu tür olaylar karşısında ilk tepki çoğu zaman dehşet, üzüntü ve donakalma hâlidir. Ancak tam da bu nedenle, yaşananları yalnızca münferit bir güvenlik vakası gibi değil; çocuk koruma sisteminin, okul ikliminin, ruh sağlığı destek mekanizmalarının ve kurumlar arası erken uyarı kapasitesinin birlikte sorgulanmasını gerektiren çok katmanlı olaylar olarak değerlendirmek gerekir.
14 Nisan 2026’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesindeki bir Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde, okulun eski öğrencisi tarafından gerçekleştirilen silahlı saldırıda 16 kişi yaralanmıştı. 15 Nisan 2026’da ise Kahramanmaraş’ın Onikişubat İlçesindeki Ayser Çalık Ortaokulunda, yine okulun bir öğrencisi tarafından silahlı saldırı gerçekleştirilmiştir. Buradan anlaşılan şudur ki; okul artık yalnızca eğitim verilen bir mekân olarak değil, kırılganlıkların, görünmeyen risklerin ve müdahale eksikliklerinin somutlaştığı bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu iki olay, çocukların yalnızca korunması gereken kişiler değil, aynı zamanda yeterli destek, izleme ve yönlendirme mekanizmaları kurulmadığında ağır şiddet örüntülerinin içine çekilebilen özneler de olabildiğini acı biçimde hatırlatmaktadır. Dolayısıyla mesele sadece “okul güvenliği” değil; çocukların öfke, dışlanma, kopuş, silaha erişim, aidiyet kaybı, disiplin süreçleri ve ruhsal zorlanmalar karşısında nasıl takip edildikleri ve desteklendikleri; aile, okul, sağlık ve sosyal hizmet sistemleri arasında nasıl bir koruyucu hat kurulduğudur.
Bu olaylara sadece “güvenlik zafiyeti” diye bakmakta eksik kalır. Çünkü güvenlik, son halkadır. Asıl mesele, o son halkaya gelmeden önce çocuğu, ergeni ya da genç kişiyi şiddete yaklaştıran süreçlerin ne ölçüde fark edildiği ve bu durumların hangi kurumsal mekanizmalarla karşılandığıdır. Şanlıurfa’daki olay, okuldan kopuş ve dışlanma deneyimi yaşamış olabilecek bir eski öğrencinin okulla şiddet üzerinden yeniden temas kurmasının ne kadar yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini düşündürmektedir. Kahramanmaraş’taki olay ise resmi açıklamalara göre failin hâlen öğrenci olması nedeniyle, çocuk koruma tartışmasını daha da derinleştirmektedir. Burada fail ile mağdur arasında mutlak bir dışsallık değil, aynı çocukluk dünyası içinde üretilmiş bir kırılma vardır.
Bu nedenle üç temel tespit yapılabilir.
Birinci tespit: okulda meydana gelen şiddet, yalnızca disiplin meselesi değildir.
Okulda saldırgan davranış, çoğu zaman ani ve nedensiz görünse de gerisinde birikimli dışlanma, öfke, küçük düşürülme algısı, akran ilişkilerinde bozulma, başarısızlık, okul aidiyetinin çözülmesi, ev içi şiddet deneyimi, ruhsal zorlanma veya dijital ortamda beslenen saldırganlık örüntüleri bulunabilir. Kamu tartışması çoğu zaman “güvenlik görevlisi var mıydı, kapıda arama yapıldı mı?” sorusuna sıkışır. Oysa bunlar önleme değil, daha çok hasarı sınırlandırma araçlarıdır.
İkinci tespit: çocukların risk sinyallerini taşıyan davranışları çoğu zaman dağınık biçimde görülmekte, bütüncül biçimde okunamamaktadır.
Bir öğretmenin fark ettiği değişim, rehberlik servisinde kayıt altına alınan bir belirti, ailede gözlenen bir gerilim, akran grubunda ortaya çıkan tehdit dili, sosyal medyada görülen şiddet imaları ve okul devamsızlığı çoğu zaman aynı dosyada birleşmez. Oysa yüksek riskli vakalarda asıl ihtiyaç, bu parçalı sinyallerin kurumsal bir erken uyarı mekanizması içinde bir araya getirilmesidir.
Üçüncü tespit: çocuk koruma sistemi ile okul güvenliği arasındaki ilişki Türkiye’de yeterince entegre değildir.
Eğitim sistemi, sağlık sistemi, kolluk, sosyal hizmet ve yerel psikososyal destek mekanizmaları çoğu zaman olaydan sonra hızla devreye girmekte; fakat olay öncesi koruyucu işleyiş aynı ölçüde görünür değildir. Bu da kurumları reaktif kılmakta, önleyici modeli zayıflatmaktadır.
Çocuk hakları ve sosyal hizmet açısından esas mesele
Bu olaylar karşısında çocuk hakları perspektifi bize iki yönlü bir sorumluluk yükler. Birincisi, yaşama hakkı, güvenlik hakkı ve eğitime güvenli erişim hakkı bakımından mağdur çocukların korunmasıdır. İkincisi ise failleşen ya da failleşme riski taşıyan çocuk ve gençlere ilişkin önleyici, rehabilite edici ve damgalamayı azaltıcı bir yaklaşımın sürdürülmesidir. Çünkü çocuk alanında hak temelli bakış, yalnızca “zarar gören çocuğu” değil, “zarar üretme potansiyeli taşıyan çocuğu” da sosyal bağlamı içinde anlamayı gerektirir.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kahramanmaraş’taki olayda failin okulun öğrencisi olduğu, çocuğun yalnızca korunması gereken bir özne değil, aynı zamanda ağır risklerin taşıyıcısı hâline de gelebileceğini göstermektedir. Bu durum çocuk hakları yaklaşımını geçersiz kılmaz; tersine daha da gerekli kılar. Çünkü çocuk hakları perspektifi, cezalandırıcı refleksin ötesine geçerek “bu çocuk hangi boşluklardan geçerek buraya geldi?” sorusunu sormayı mümkün kılar.
Bu tür olaylar sonrasında kamuoyu çoğu zaman failin kimliğine, kullanılan silaha ve güvenlik açığına odaklanmaktadır; oysa asıl soru, bu saldırının hangi kurumsal kör noktalardan geçerek mümkün hâle geldiğidir.
Özellikle okuldan kopuş yaşayan, disiplin süreci geçiren ya da sosyal olarak dışlanan çocuk/gençlerde intikam, görünür olma, güç gösterisi ve sembolik geri dönüş davranışları ortaya çıkabilir. Şanlıurfa’daki olay bu yönüyle okuldan ayrılmış bireyin okulla yeniden şiddet üzerinden ilişki kurması bakımından düşündürücüdür.
Tehdit dili, sosyal medya paylaşımları, akranlara yönelik korkutma, içine kapanma, öfke patlamaları, devamsızlık, okuldan ayrılma ve silaha ilgi gibi göstergeler çoğu zaman tek tek görülür; fakat “yüksek riskli profil” olarak birleştirilmez.
Bu olayların ikisi de, çocuğun ya da gencin silaha erişimi meselesini kamu güvenliğinin ötesinde çocuk koruma sorunu hâline getirmektedir. Çünkü silaha erişim, yalnızca bireysel tercih değil; denetim, aile içi ortam, erişim kolaylığı ve toplumsal şiddet kültürüyle ilişkilidir.
Yayın yasağı konusu ise, bu tür olaylarda medya dolaşımının ikincil travma ve taklit etkisi yaratma riskini yeniden gündeme getirmiştir. Çocukların taraf olduğu ağır şiddet vakalarında görsel dolaşımın sınırlandırılması, çocuk hakları ve zarar azaltma yaklaşımı bakımından önemlidir.
Peki o halde neler yapılabilir?
1. Okullar Özelinde
Her okulda yalnızca disiplin odaklı değil, risk odaklı çalışan bir “öğrenci iyilik hâli ve erken uyarı ekibi” kurulmalıdır. Bu ekip okul yöneticisi, rehber öğretmen/psikolojik danışman, sınıf rehber öğretmeni ve gerekli hâllerde sosyal hizmet bağlantı personelden oluşmalıdır.
Devamsızlık, okuldan ani kopuş, ciddi davranış değişikliği, tehditkâr söylem, akran zorbalığı, yoğun öfke ve sosyal medya üzerinden şiddet iması gibi göstergeler için standart bir risk izleme formu geliştirilmelidir.
Okuldan ilişiği kesilen, açık öğretime geçen ya da ciddi disiplin süreci yaşayan çocuk ve gençler için “çıkış sonrası izlem” modeli düşünülmelidir. Çünkü kurumla bağın kopması, riskin bittiği değil; bazen görünmezleştiği anlamı taşıyabilir.
2. Aile Düzeyinde Öneriler
Ailelere yalnızca kriz anında değil, riskli davranış belirtilerini tanıma konusunda düzenli psiko-eğitim verilmelidir. Özellikle silaha erişim, dijital şiddet dili, tehdit içerikli paylaşımlar ve sosyal çekilme belirtileri ailelerin fark edebileceği başlıklar arasında olmalıdır.
Aile–okul iletişimi “sorun çıktığında aranan veli” modelinden çıkarılmalı; düzenli, güvene dayalı ve damgalamayan bir iş birliği modeline dönüştürülmelidir.
3. Resmi Kurumlar Düzeyinde Öneriler
Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, yerel yönetimler ve kolluk arasında okul temelli yüksek riskli vakalara ilişkin bir yönlendirme protokolü oluşturulmalıdır. Bu protokol cezalandırma merkezli değil, koruma ve rehabilitasyon merkezli olmalıdır.
Çocuk yaştaki fail ya da fail riski taşıyan bireyler için adli sürecin yanında mutlaka ruh sağlığı, aile değerlendirmesi, sosyal inceleme ve okul ilişkisi boyutlarını içeren bütüncül vaka yönetimi işletilmelidir.
4. Kamuoyuna Yönelik Öneriler
Çocukların taraf olduğu okul şiddeti olaylarında failin kahramanlaştırılmasını, romantize edilmesini veya ayrıntılı saldırı senaryosu dolaşımını önleyecek etik yayın ilkeleri güçlendirilmelidir.
Kamu açıklamaları, “münferit olay” rahatlatıcılığına değil, “önleme kapasitesini artırma” sorumluluğuna dayanmalıdır.
Hülasa,
Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da kısa aralıklarla yaşanan okul saldırıları, Türkiye’de okul temelli şiddetin artık yalnızca güvenlik tedbirleriyle tartışılamayacağını göstermektedir. Bu olaylar, çocukların korunması, riskli davranışların erken saptanması, okul aidiyetinin güçlendirilmesi, silaha erişimin denetlenmesi ve kurumlar arası koruyucu hattın etkinleştirilmesi gereğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Daha da önemlisi, çocukların bazen bu şiddetin mağduru, bazen tanığı, bazen de failleşme riski taşıyan öznesi olabildiği gerçeği; çocuk koruma sistemini yalnızca olay sonrası müdahale eden değil, olay öncesi uyarı veren ve ilişki kuran bir yapıya dönüştürme zorunluluğunu doğurmaktadır. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, daha fazla güvenlik refleksi kadar, daha derin bir sosyal analiz ve daha güçlü bir koruyucu kamusal ve toplumsal iradedir.
Toplam Okunma Sayısı : 621