YÜRÜ BRE HIZIR PAŞA

YÜRÜ BRE HIZIR PAŞA

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 6

TÜRK TÖRESİ VE İSLAM İNANCINDA ZULÜM ve SİYASİ MEŞRUİYET

 

Türk-İslam siyaset düşüncesinde devletin bekası, toplumsal düzenin sürdürülebilirliği ve siyasi otoritenin meşruiyeti doğrudan "adalet" kavramına endekslenmiştir. Bu felsefi ve hukuki altyapı, "Adalet Dairesi" kavramıyla somutlaşmıştır. Adalet dairesinin temel felsefesi, "dünyanın küfür ile yıkılmayacağı ancak zulüm ile yıkılacağı" inancına dayanır. Bu bağlamda adalet, sadece ahlaki bir erdem değil; devletin kurumsal aygıtlarının, askeri gücünün, mali yapısının ve toplumsal barışının koruyucu kalkanıdır.

 

Kutadgu Bilig'deki "Zalim kişi uzun süre beyliğe sahip olamaz; zalimin zulmüne halk uzun süre dayanamaz" ve "Zalim zulmüyle birçok sarayı harap etmiş ve sonunda kendisi açlıktan ölmüştür" gibi ifadeler, otoritenin sınırlandırılması gerektiğini ve zulmün iktidarı hızla felakete sürükleyeceğini ortaya koymaktadır. Türk töresinde kağan ya da bey, adaleti tesis ettiği sürece meşruiyet kazanmakta, töreyi çiğneyip halka zulmettiğinde ise "kut"unu kaybetmiş sayılmaktadır.

 

İslam inancında ise "zulüm" kavramı, her şeyin yerli yerinde olmasının zıttı, sınırların aşılması ve haksızlık yapılması olarak tanımlanmaktadır. Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şerifler, idarecilerin zulmüne karşı son derece sert ve tavizsiz bir duruş sergiler. Hûd Suresi 113. ayette yer alan, "Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil göstermeyiniz, yoksa size de cehennem ateşi dokunur..." buyruğu, zulme ortak olmanın ötesinde, zalime sempati duymayı, onun meşruiyetine zımnen destek vermeyi dahi yasaklamaktadır. Nitekim hadis-i şerifte, "Zalimin bekası için dua eden kimse Allah'ın mülkünde O'na asi olunmasını istemiştir" buyrulmuştur.

 

Zalim İdarecilere Karşı Duruşun Kurani ve Nebevi Esasları

 

Sünni siyaset teorisinde her ne kadar "fitne çıkarmamak" adına zalim sultanlara sabredilmesi yönünde muhafazakar bir damar bulunsa da, Ebû Hanîfe gibi öncü fıkıh alimleri zalim yöneticiye itaatin caiz olmadığını ve ona karşı hakkı savunmanın vacip olduğunu savunmuştur. Nebevi sünnette, en sevilmeyen kimsenin zalim idareci olduğu, halkın işlerini üstlenip onlara güçlük çıkaranların lanetlendiği ve cihadın en faziletlisinin zalim bir sultan karşısında hakkı haykırmak olduğu açıkça beyan edilmiştir.

 

Zulme karşı mücadele yöntemlerinde Türk töresi törenin yeniden tesisi için kurultay ve bey değişimi gibi kurumsal adımları devreye sokarken, İslam düşüncesi "emr-i bi'l-ma'rûf nehy-i ani'l-münker" esası doğrultusunda zalime karşı fiili ve sözlü direnci vacip kılar.

 

İslam’ın Erken Döneminde Güç Tekeli, Şiddet ve Emevî Valileri

 

Emevî İmparatorluğu'nun kuruluş ve kurumsallaşma süreci, merkezi otoriteyi tesis etmek adına yerel halklara, muhalif ulemaya ve bizzat Ehl-i Beyt'e uygulanan sistematik şiddet hareketleriyle doludur. Bu dönemin şekillenmesinde rol oynayan sert mizaçlı ve acımasız valiler, "zalim" sıfatıyla tarih sayfalarında kalıcı izler bırakmışlerdir.

 

Emevî tarihinin en karanlık figürlerinden biri, doğrudan "Zalim" lakabıyla şöhret kazanan Haccâc bin Yusuf es-Sekafî'dir. Halife Abdülmelik bin Mervan döneminde parlayan ve isyan merkezi haline gelen Irak'a 694 yılında vali olarak atanan Haccâc, devlet otoritesini kan dökerek tesis etme yolunu seçmiştir.

 

Haccâc, muhaliflerine karşı sergilediği gaddarlıkla tanınır. Peygamberin yakın ashabından Enes bin Mâlik dahil olmak üzere pek çok saygın şahsiyete zulmetmiş, baskı uygulamıştır. Dönemin en büyük hadis ve tefsir alimlerinden Saîd bin Cübeyr'i, kendisine biat etmediği ve muhalif duruşunu sürdürdüğü gerekçesiyle hunharca katlettirmiştir. Haccâc'ın yirmi yılı aşkın valilik ve yöneticilik kariyeri boyunca yaklaşık 120.000 kişiyi öldürttüğü tarihi kayıtlara geçmiştir. Onun yönetimi altındaki Irak ve doğu eyaletleri halkı, sürekli bir korku, dehşet ve baskı ikliminde yaşamıştır.

 

Selçuklu ve Osmanlı Dönemlerinde Devlet-Toplum Çatışması ve İktidar Hırsı

 

Türklerin İslamiyet'i kabulünün ardından kurulan Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde de merkeziyetçi yapıyı koruma, taht kavgalarını engelleme veya isyanları bastırma gerekçesiyle aşırı güç kullanan ve halka zulmeden devlet adamları ortaya çıkmıştır. Bu şahsiyetler, resmi tarihin yanında halk anlatılarında, türkülerde ve kolektif hafızada derin yaralar açmıştır.

 

Anadolu Selçuklu Devleti'nin çöküş sürecini hızlandıran en önemli iç amillerden biri, I. Alaeddin Keykubad ve II. Gıyaseddin Keyhüsrev dönemlerinde başvezirlik yapan Emir Sadettin Köpek'tir. Mimari ve sanatsal yetenekleri olmasına rağmen siyasi hırsı sınır tanımayan Sadettin Köpek, devlet mekanizmasında tek söz sahibi olmak amacıyla kendisine muhalif gördüğü tüm tecrübeli devlet adamlarını tasfiye etmiştir.

 

Devlet kadrolarını liyakatsiz ve basiretsiz kişilere teslim etmesi, halkın üzerinde kurduğu ağır mali ve idari baskılar, nihayetinde Anadolu'yu sarsan Babailer Ayaklanması'nın patlak vermesine zemin hazırlamıştır. Gücünün kendi tahtını tehdit ettiğini anlayan II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Sivas subaşısı Hüsamettin Karaca ile ortak bir plan yaparak 1239/1240 yılında bir ziyafet esnasında Sadettin Köpek'i öldürtmüştür.

 

Kuyucu Murad Paşa ve Celâli İsyanlarında Devlet Şiddeti

 

16. yüzyılın sonu ve 17. yüzyılın başında Osmanlı Anadolusu, "Celali İsyanları" olarak adlandırılan ve toplumsal düzeni tamamen felç eden büyük bir kaos dönemine girmiştir. Bu isyanları bastırmakla görevlendirilen Sadrazam Kuyucu Murad Paşa, isyancılara karşı uyguladığı amansız ve tavizsiz şiddet yöntemleriyle tarihe geçmiştir.   

 

Murad Paşa, Kalenderoğlu Mehmed ve Muslu Çavuş gibi büyük Celali reislerini ve onun etrafında toplanan on binlerce kişiyi mağlup ettikten sonra, suçlu olup olmadığına bakılmaksızın yakalanan isyancıları kazdırdığı derin kuyulara doldurtarak gömdürmüştür. Murad Paşa'nın bu acımasız harekatları Celali isyanlarını askeri anlamda geçici olarak bastırmış olsa da, Anadolu insanının topraklarını terk ederek güvenli bölgelere kaçmasına sebep olan "Büyük Kaçgunluk" dönemini tetiklemiş, toplumsal yapıda onulmaz yaralar açmıştır. Halk hafızasında Kuyucu Murad Paşa, adalet dağıtan bir devlet adamından ziyade, kuyular dolusu cesetle özdeşleşen dehşet uyandırıcı bir figür olarak yer edinmiştir.

 

Hızır Paşa’nın İhaneti ve Pir Sultan Abdal'ın Direnişi

 

Osmanlı döneminde halka zulmeden, makam hırsı uğruna değerlerini ayaklar altına alan idareci tipinin en somut ve edebi örneği Sivas Valisi Hızır Paşa'dır. Tarihsel ve menkıbevi yönü iç içe geçmiş olan Pir Sultan Abdal ve Hızır Paşa hikayesi, yöneten ile yönetilen arasındaki derin çatışmayı simgeler.

 

Rivayete göre Hızır, Sivas'ın Banaz köyünde Pir Sultan Abdal'ın (doğum adıyla Haydar) yanında yetişmiş fakir bir gençtir. Pir Sultan'ın himayesi ve yönlendirmesiyle İstanbul'a giderek medrese eğitimi almış, devlet kademelerinde yükselerek nihayetinde memleketi Sivas'a vali olarak atanmıştır. Ancak iktidar gücüyle donanan Hızır Paşa, halka ağır vergiler yükleyen selefi Ayvaz Paşa'nın izinden giderek Banaz köyünden haraç talep etmiş ve halka zulmetmeye başlamıştır. Pirini ve eski değerlerini unutan Hızır Paşa, isyankar tavrı nedeniyle Pir Sultan Abdal'ı huzuruna çağırmıştır. Aralarında geçen en çarpıcı olay ise ikram ve haram lokma meselesidir:

 

Hızır Paşa, makamına davet ettiği Pir Sultan'a ihtişamlı yemekler ikram eder. Pir Sultan, bu yiyeceklerin halktan zorla, haram yollarla alınan vergilerle yapıldığını belirterek yemeyi reddeder ve kendi köpeklerinin dahi bu haram lokmaya el sürmeyeceğini söyler. Hakikaten köpekler önlerine konan saray yemeklerini yemezler. Bu ağır manevi darbe karşısında öfkelenen Hızır Paşa, Pir Sultan'ı Toprakkale zindanına attırır.

 

Daha sonra vicdan azabı veya kamuoyu baskısıyla bir çıkış yolu arayan Hızır Paşa, Pir Sultan'a içinde Safevi devletini ve Şah İsmail'i simgeleyen "Şah" kelimesi geçmeyen üç şiir söylemesi halinde kendisini affedeceğini bildirir. Ancak Pir Sultan Abdal, inançlarından ve siyasi duruşundan taviz vermeyerek her dörtlüğünün sonunda "Şah" kelimesini bilerek ve haykırarak kullanır:

 

"...Pir Sultan Abdalım hey Hızır paşa

Gör ki, neler gelir sağ olan başa

Bizi hasret kodun kavim kardaşa

Katip ahvalimi şaha böyle yaz..."  

 

Hızır Paşa, bu direniş karşısında Pir Sultan'ı asarak idam ettirir. Halk edebiyatına ve Alevi-Bektaşi kültürüne derin bir iz bırakan bu vaka, iktidar uğruna hocasına ve halkına ihanet eden "Hızır Paşalar" ile canı pahasına adaleti ve inancını savunan "Pir Sultanlar" arasındaki ezeli mücadelenin sembolü haline gelmiştir.

 

Zulme Karşı Susmayan Hakperest Ulema ve Vicdan Abideleri

 

Türk-İslam tarihinde, elbette nadir de olsa sadece zalim yöneticilerin tahakküm hikayeleri yoktur; bu zalimliğe canları, malları ve makamları pahasına karşı duran, adaleti mülkün ve dinin merkezine koyan ulemanın da şanlı tarihidir.

 

İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin Tavizsiz Siyasal Fıkhı

 

Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Ebû Hanîfe Nu'mân bin Sabit, hayatı boyunca adaleti savunmuş ve dönemin zalim yöneticilerine karşı tavizsiz bir siyasi fıkıh geliştirmiştir. Kûfe'de yetişen ve Rey ekolünün öncüsü olan Ebû Hanîfe, iktidarın yargı mekanizmasını kendi zulümlerine alet etmesini engellemek amacıyla devlet kademelerinden tamamen uzak durmuştur.

 

Ebû Hanîfe, Emevî valilerinin ve ardından "Davaniki" (cimri ve kan dökücü) lakaplı Abbasi Halifesi Ebû Cafer el-Mansur'un kendisine teklif ettiği kadılık (başsavcılık/başhakimlik) görevlerini kesin bir dille reddetmiştir. Halife Mansur'un "Yalan söylüyorsun, sen bu göreve layıksın" ithamına karşı, "Eğer yalan söylüyorsam, yalancıdan kadı olmaz. Doğru söylüyorsam, kadılık yapamam diyorum" şeklinde tarihi bir mantıkla cevap vermiştir. Ebû Hanîfe'ye göre, zalim ve fâsık bir kimse halife olsa dahi onun halifeliği meşru kabul edilemez, halkın ona itaat etme zorunluluğu yoktur ve kamu mallarını gayri meşru kullanan yöneticilerin tasarrufları geçersizdir. "Yaratıcıya isyanda yaratılmışa itaat yoktur" hadisini hayat düsturu edinen İmam-ı Azam, bu dik duruşunun bedelini Abbasi zindanlarında ağır işkenceler görerek ve nihayetinde zehirlenerek şehit edilmek suretiyle ödemiştir.

 

Zenbilli Ali Efendi'nin Yavuz Sultan Selim Karşısındaki Hukuki Direnişi

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü ve öfkeli padişahlarından Yavuz Sultan Selim döneminde 24 yıl boyunca şeyhülislamlık yapan Zenbilli Ali Efendi (Ali Cemali), padişahın mutlak iradesine karşı hukukun üstünlüğünü savunan abidevi bir şahsiyettir.

 

Yavuz Sultan Selim, devlet işlerinde ihmalkarlık gösteren veya koyduğu yasaklara uymayan kişilere karşı çok sert cezalar vermesiyle bilinirdi. Bir defasında padişah, ipek ithalatı yasağına uymayan 400 tüccarın elleri bağlı olarak idam edilmesini emretmiştir. Durumu öğrenen Zenbilli Ali Efendi derhal padişahın huzuruna çıkarak, "Bu elleri bağlı dörtyüz kişinin öldürülmesi helal değildir. Bu hususta Allah katında sorumlu olursun, bunları idam ettirme!" demiştir. Yavuz Sultan Selim'in, "Hükümdarın emrine karşı gelmekten daha büyük kargaşa olur mu? Senin saltanat işlerine karışman vazifen değildir!" diyerek kükremesi üzerine Şeyhülislam şu tarihi cevabı vermiştir:

 

"Bu husus ahiret işlerindendir. Padişahı dinen hata olan şeylerden sakındırmak ve ahiretini korumak ise benim vazifemdir. Eğer affederseniz ne iyi, yoksa ahirette cezaya müstahak olursunuz."

 

Bu kararlı duruş ve şer'i uyarı karşısında Yavuz Sultan Selim öfkesini yenerek geri adım atmış, idam kararını iptal etmiş ve tüccarları affetmiştir.

 

Modern Dönemde Bürokrasi, Nepotizm ve Suçun Örtbas Edilmesi:

Ankara Cinayeti'nden Tunceli Vakası'na

 

Tarihsel süreçte idarecilerin güçlerini kötüye kullanarak kendi yakınlarını yasaların üzerinde tutma ve devlet aygıtlarını suç örtbas etmek için kullanma eğilimi, modern ulus-devlet yapısında da varlığını sürdürmüştür. Cumhuriyet dönemi Türkiye'sinde yaşanan iki büyük skandal, devlet-toplum ilişkileri, bürokratik nüfuz ve adalet arayışı açısından çarpıcı paralellikler sunmaktadır.

 

1945 Ankara Cinayeti ve Vali Nevzat Tandoğan'ın Sistemsel Baskısı

 

Ankara Cinayeti, tek parti döneminin son yılında, devletin en üst düzey bürokratlarının adının karıştığı ve dönemin siyasi dengelerini sarsan bir olaydır. 16 Ekim 1945 tarihinde saat 19:00'da, Ankara Ulus Samanpazarı'ndaki Himaye-i Etfal Apartmanı'nın üçüncü katında bulunan 5 numaralı dairede, Sovyetler Birliği Büyükelçiliği'nin de doktorluğunu yapan ünlü tabip Neşet Naci Arzan muayenehanesinde yedi kurşunla vurularak öldürülmüştür.

 

Cinayetin asıl faili, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kâzım Orbay'ın oğlu (aynı zamanda Enver Paşa'nın kız kardeşi Mediha Hanım'ın oğlu olması hasebiyle yeğenidir) ve Ankara Valisi Nevzat Tandoğan'ın özel kalem müdürü olan Haşmet Orbay'dır. Cinayetin ardından, Ankara'da 17 yıldır valilik, belediye başkanlığı ve CHP İl Başkanlığı görevlerini uhdesinde tutan Nevzat Tandoğan devreye girmiştir. Tandoğan, Haşmet Orbay'ın Robert Kolej'den oda arkadaşı olan Reşit Mercan'ı makamına çağırtarak, devletin selameti ve nüfuzlu ailelerin zarar görmemesi adına suçu üstlenmesi yönünde ağır baskı uygulamıştır. Baskılara boyun eğen Reşit Mercan karakola giderek teslim olmuş ve cinayeti üstlenmiştir.

 

Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nde jet hızıyla görülen davada Reşit Mercan'a 20 yıl, silahı temin ettiği iddia edilen Haşmet Orbay'a ise sadece 1 yıl hapis cezası verilmiştir. Ancak basının ve kamuoyunun olayın peşini bırakmaması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Fahrettin Karaoğlan'ın olağanüstü gayretleriyle ilk karar bozulmuş ve dava adil yargılama için Bolu Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmiştir. Bolu'daki yargılamalar sırasında gerçek katilin Haşmet Orbay olduğu, cinayetin bizzat Vali Nevzat Tandoğan tarafından baskı ve tehditle örtbas edilmeye çalışıldığı ortaya çıkmıştır. Sonraki yargılamalarda Haşmet Orbay önce idama mahkum edilmiş, ardından cezası 18 yıla çevrilmiştir; Reşit Mercan ise 9 yıl hapis cezası almıştır.

 

Davanın seyrini değiştiren Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Fahrettin Karaoğlan 16 Haziran 1946'da arabasında şüpheli bir şekilde ölü bulunmuştur.   

 

Mahkemede sanık konumuna düşen Vali Nevzat Tandoğan, "Şerefimle oynandı" diyerek girdiği bunalım neticesinde 9 Temmuz 1946 gecesi kafasına sıkarak intihar etmiştir.   

 

Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay, oğlunun cinayetle suçlanması üzerine 30 Temmuz 1946'da görevinden istifa etmiştir.   

 

Tunceli Gülistan Doku Soruşturması:

Devlet Kudretinin Suç Örtbasında Kullanılması

 

Ankara Cinayeti'nden yaklaşık 80 yıl sonra Tunceli'de yaşanan benzer bir olay, devlet gücünün aile bağları uğruna kötüye kullanılması ve kurumsal imkanlarla delil karartma iddiaları hususunda çarpıcı bir tarihsel tekerrür örneği sunmaktadır.

 

5 Ocak 2020 tarihinden bu yana kendisinden haber alınamayan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku'nun kaybolması/öldürülmesi davası, dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel ve oğlu Mustafa Türkay Sonel'in isimlerinin soruşturmaya dahil olmasıyla derin bir siyasi ve hukuki krize dönüşmüştür. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen geniş kapsamlı soruşturma neticesinde, eski Vali Tuncay Sonel hakkında "suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme" suçlamasıyla soruşturma başlatılmış, Elazığ'da gözaltına alınan Sonel mülkiye müfettişlerinin raporu doğrultusunda İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi'nin talimatıyla açığa alınmıştır. Aynı soruşturma kapsamında valinin oğlu Mustafa Türkay Sonel ise "kasten öldürme" suçlamasıyla tutuklanarak cezaevine gönderilmiştir.

 

Soruşturma dosyasında yer alan teknik ve fiziki bulgular, sistemik bir örtbas mekanizmasının işletildiğine dair çok ciddi iddialar barındırmaktadır:

 

Hastanede Dijital Karartma: Gülistan Doku'nun kaybolmadan hemen önce, 31 Aralık 2019 tarihinde saat 09:09'da Tunceli Devlet Hastanesine giriş yaptığına dair POLNET kayıtlarının resmi belge olmasına rağmen, Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) üzerindeki LOG kayıtlarının kasten silindiği bilirkişi raporlarıyla ispatlanmıştır. Raporda, bu silme işleminin sıradan bir kullanıcı tarafından yapılamayacağı, ancak "profesyonel düzeyde yazılım bilgisine sahip kişilerce, yoğun bir emek sarf edilerek ve sisteme yetkisiz müdahale edilerek" gerçekleştirilebileceği belirtilmiştir. Bu durum üzerine dönemin Tunceli Devlet Hastanesi Başhekimi Çağdaş Özdemir gözaltına alınmıştır. Soruşturma, silinen verilerin gebelik tetkikleriyle ilgili olabileceği şüphesi üzerine derinleştirilmiştir.   

 

Kolluk ve Güvenlik Güçlerinin Rolü: Gülistan Doku'nun sosyal medya hesaplarındaki verileri ve SIM kartındaki verileri sildiği iddia edilen ihraç edilmiş polis memuru Gökhan Ertok ve eski Vali Tuncay Sonel'in korumalığını yapan Şükrü Eroğlu gibi isimler soruşturma kapsamında tutuklanmıştır. Baş şüphelilerden Zeinal Abakarov'un Doku'ya attığı mesajlarda yer alan "onlar" ve "onlardan korkmuyorum" gibi ifadeler, arkasındaki koruyucu güce işaret etmektedir.   

 

Fiziki Delillerin Yok Edilmesi: Jandarma raporlarında, Gülistan Doku'nun cesedinin önce bir mezarlığın yakınına gömüldüğü ve ardından oradan çıkarılarak başka bir yere nakledildiğine dair bulgular yer almıştır. Pertek ilçesine bağlı Koçpınar Köyü'nde yapılan teknik aramalarda, bölgede daha önce kazı yapıldığına ve alanın sonradan boşaltıldığına dair somut delil karartma bulgularına ulaşılmıştır. Soruşturma kapsamında tutuklu sayısı 10'a çıkarken, Mustafa Türkay Sonel'in yakın arkadaşı olan ve ABD'ye kaçan Umut A. hakkında yakalama kararı çıkarılmış, yakalanmış ve iade işlemleri devam etmektedir.   

 

Güç sahibi vali boyutunda, 1945'te Ankara'nın 17 yıllık muktediri Nevzat Tandoğan sahnede iken, günümüz Tunceli vakasında mülkiye müfettişliği de yapmış olan Vali Tuncay Sonel benzer idari gücü temsil etmektedir. Korunmak istenen nüfuzlu yakınlara bakıldığında; Ankara'da katil zanlısı Genelkurmay Başkanı'nın oğlu ve valinin özel kalem müdürü olan Haşmet Orbay iken, Tunceli'de ise kasten öldürme suçlamasıyla tutuklanan bizzat eski valinin oğlu Mustafa Türkay Sonel'dir. Delil karartma ve örtbas yöntemlerinde, klasik dönemden modern döneme araçların değiştiği ancak mantığın aynı kaldığı görülmektedir.

 

Sonuç: Türk-İslam Siyasi Tecrübesinde Otorite, Denetim ve Adalet Arayışı

 

Türk ve İslam siyasi tarihi, otorite ile adalet arasındaki gerilimli dengenin tarihidir. Hükümdarların, valilerin ve paşaların mutlak gücü ellerinde bulundurdukları klasik dönemlerden, kurumsal ve dijital bürokrasinin egemen olduğu modern ulus-devlet aşamasına kadar "gücün yozlaşma eğilimi" değişmeyen bir doğa yasası olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Ziyad bin Ebih ve Haccac bin Yusuf'un kılıç kabzasına dayalı terörü, Emir Sadettin Köpek'in saray entrikaları, Kuyucu Murad Paşa'nın devlet asayişi adına kazdırdığı ölüm kuyuları ve Hızır Paşa'nın makam hırsıyla hocasını ipe gönderen vefasızlığı, gücün denetimsiz kaldığında nasıl birer canavara dönüşebileceğinin tarihsel kanıtlarıdır.

 

Buna karşın, Ebû Hanîfe'nin zindan işkencelerine rağmen eğilmeyen başı, Zenbilli Ali Efendi'nin Yavuz Sultan Selim karşısında "ahireti koruma" adına hukuku haykırması adaleti her türlü dünyevi kaygının üzerinde tutan ahlaki ve hukuki bilincin simgeleridir.

 

Modern dönemde Nevzat Tandoğan ve Tuncay Sonel vakalarında somutlaşan nepotizm ve örtbas gayretleri, feodal reflekslerin modern bürokratik zırhlar altında hala yaşadığını göstermektedir. Adalet Dairesi felsefesinin de vazettiği üzere; devletlerin ömrü askeri ve idari güçle değil, zayıfın hakkının güçlüden aracısız ve korkusuzca alınabildiği adil bir düzenin tesisiyle ölçülür. Geçmişten günümüze süzülüp gelen bu tecrübeler, bağımsız bir yargının, kamuoyu denetiminin ve hak bildiği yolda iktidara karşı susmayan vicdanların, bir toplumun helak olmasını engelleyen en hayati unsurlar olduğunu tescil etmektedir.   

Toplam Okunma Sayısı : 9