NASIL AMERİKANCI OLDUK?
Bu Makaleyi Dinleyin
Türk siyasi ve iktisadi tarihinde "Amerikancılık", jeopolitik bir zorunluluk maskesi altında sunulsa da, aslında derin bir özgüven eksikliğinin ve bağımsızlık iradesindeki zafiyetin bir sonucu olarak gelişmiştir. Bu süreç, Osmanlı İmparatorluğu’nun ABD’yi vergiye bağladığı dönemden, Cumhuriyet'in kurucu kadroları arasındaki "korkaklık" ve "mandacılık" tartışmalarına, oradan da yerli sanayinin Amerikan yardımları uğruna kurban edildiği sistematik bir bağımlılığa uzanmaktadır.
I. Erken Dönem İlişkiler: Haraçtan Kapitülasyonlara Savruluş
Osmanlı İmparatorluğu ile ABD arasındaki ilişkiler, Amerika’nın henüz bir dünya gücü olmadığı, Akdeniz’deki varlığını ancak Osmanlı’ya haraç ödeyerek sürdürebildiği bir dönemde başlamıştır. 18. yüzyıl sonunda Akdeniz’de ticaret yapmak isteyen ABD, İngiliz korumasından mahrum kalınca Osmanlı'ya bağlı "Garp Ocakları" (Cezayir, Tunus, Trablus) tarafından engellenmiştir.
Bu dönemdeki ilişkiler, ABD'nin tarihindeki en büyük diplomatik geri adımlarını barındırır. 5 Eylül 1795 tarihli Cezayir Antlaşması ile ABD, yıllık 12.000 altın vergi veya buna eşdeğer askeri mühimmat sağlamayı kabul etmiştir. Bunu takiben 4 Kasım 1796’da Trablus ve 28 Ağustos 1797’de Tunus Antlaşmaları imzalanmış, ABD bu belgelerle Osmanlı topraklarında ticari serbestlik karşılığında vergi mükellefi olmayı taahhüt etmiştir. Bu belgeler, Amerikan tarihinde yabancı bir dille (Türkçe) imzalanan ve başka bir devlete haraç ödenmesini kabul eden yegâne metinlerdir.
Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde bu üstünlük dengesi değişmiş, 1830 "Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması" ile Osmanlı, ABD’ye geniş kapitülasyon hakları tanımıştır. Bu antlaşma ile ABD "en ziyade mazhar-ı müsaade millet" statüsünü almış; Amerikan tüccarları Osmanlı limanlarında imtiyazlı konuma gelmiş, Boğazlar ve Karadeniz Amerikan gemilerine açılmıştır. Antlaşmanın 4. maddesiyle tanınan hukuki muafiyetler, Osmanlı’nın yargı bağımsızlığını zedelemiş ve Amerikan vatandaşlığına geçen tebaanın Osmanlı hukukundan kaçmasına zemin hazırlamıştır.
II. Milli Mücadele’de Karakter Sınavı: Mandacılık ve Özgüven Eksikliği
Osmanlı’nın çöküş sürecinde, Türk aydını ve bürokrasisi arasında baş gösteren "kurtuluşu bir büyük güce sığınmakta görme" hastalığı, Milli Mücadele yıllarında Amerikan Mandası tartışmalarıyla zirveye ulaşmıştır. Bu dönemde İsmet İnönü, Halide Edip Adıvar gibi isimlerin savunduğu manda fikri, stratejik bir ihtiyatın ötesinde, tam bağımsızlığa duyulan inançsızlığın ve bir tür siyasi korkaklığın yansımasıdır.
İsmet İnönü’nün 27 Ağustos 1919’da Kazım Karabekir’e yazdığı mektup, bu "korkaklık" halinin tarihi itirafıdır. İnönü mektubunda, memleketin parçalanmasını önlemek için ABD denetimini (manda) "yegane ehven çare" olarak sunmuştur. İnönü, "evimden dışarı çıkmadım, hiçbir şeye karışmadım" diyerek pasif bir tutum sergilediği bu süreçte, Amerikan desteği olmadan yaşanılamayacağı kanaatindedir.
Bu karamsar ve özgüvensiz tabloya karşı Mustafa Kemal Atatürk’ün duruşu sert ve nettir. Sivas Kongresi’nde mandacılığın "ölüm fermanı" olduğunu belirterek reddeden Atatürk, İnönü ve diğer mandacıları bağımsızlık savaşına zorlukla ikna edebilmiştir. Meclis kürsüsünde Namık Kemal’in "Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini / Yok mu kurtaracak bahtı kara maderini?" dizelerini okuyan karamsar gruba, Atatürk'ün "Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini / Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!" diyerek verdiği yanıt, Türk bağımsızlık karakterinin mandacı korkaklığa galibiyetidir.
Cumhuriyet ilan edildikten sonra bile ABD, Türkiye’yi tanımak için ağır şartlar öne sürmeye devam etmiştir. 6 Ağustos 1923'te imzalanan "Türk-Amerikan Dostluk ve Ticaret Antlaşması" (Genel Antlaşma), ABD Senatosu tarafından 1927 yılına kadar bekletilmiş ve sonunda reddedilmiştir.
Reddedilme gerekçeleri; kapitülasyonların tamamen kaldırılmasına duyulan tepki ve "Ermeni Soykırımı" iddialarının kabul edilmemesidir. ABD Senatosu, Türkiye’yi bağımsız bir devlet olarak tanımayı 1927 yılına kadar ertelemiş, ilişkiler ancak "Modus Vivendi" denilen geçici ve iğreti düzenlemelerle sürdürülebilmiştir. Bu süreç, ABD’nin Türkiye’yi ancak "kendi şartlarına tam uyum sağladığında" muhatap alacağının tarihi bir kanıtıdır.
III. Yerli Sanayinin Tasfiyesi: Amerikan Yardımıyla Gelen İntihar
1945 sonrası Sovyet tehdidi bahane edilerek girilen "Amerikancı" rota, aslında 1919’da bastırılan mandacı zihniyetin devlet yönetimine geri dönmesidir. 1947 Truman Doktrini ve 1948 Marshall Planı, Türkiye’ye bir güvenlik şemsiyesi vaat ederken karşılığında ulusal sanayinin anahtarını istemiştir.
ABD yardımlarının en ağır faturası, Cumhuriyet'in göz bebeği olan savunma ve havacılık sanayiine kesilmiştir. "Gâvur bedava veriyor, buna can mı dayanır?" diyen bürokratik zihniyet, yerli üretimi bir yük olarak görmeye başlamıştır.
Atatürk’ün teşvikiyle kurulan yerli silah fabrikaları, NATO ve Amerikan yardımları sonrası sistematik olarak tasfiye edilmiştir:
Şakir Zümre Fabrikası: Türk Hava Kuvvetleri'nin tüm bomba ihtiyacını karşılayan ve ihracat yapan bu dev tesis, "ABD’den bedava gelecek" silahlar bahanesiyle siparişsiz bırakılmıştır. Şakir Zümre, ayakta kalabilmek için cephane fabrikasını "soba fabrikasına" dönüştürmek zorunda kalmıştır.
Nuri Killigil Fabrikası: Yüksek kalitede tabanca ve mermi üreten Killigil'in fabrikası, 1949 yılında şüpheli bir patlamayla havaya uçurulmuş, Nuri Killigil'in cesedi dahi bulunamamıştır. Bu olay, Türkiye’nin yerli silah üretim iradesine vurulmuş karanlık bir darbedir.
Uçak Fabrikaları: Nuri Demirağ tarafından üretilen ve İstanbul-Ankara seferini başarıyla yapan Nu.D.36 eğitim ve Nu.D.38 yolcu uçakları, Marshall Yardımı’nın başlamasıyla birlikte sistemli bir engellemeye maruz kalmıştır. ABD’nin elindeki İkinci Dünya Savaşı artığı uçakları hibe etmesi karşılığında Türkiye’nin kendi üretiminden vazgeçmesi şart koşulmuştur. Sonuç olarak Nuri Demirağ’ın fabrikası sipariş iptalleriyle iflasa sürüklenmiş, THK Etimesgut Uçak Fabrikası ise 1950’de bakım merkezine dönüştürülerek üretim durdurulmuştur. 1954’te MKEK’e devredilen kalan tesisler ise devlet desteğinin tamamen çekilmesiyle 1964’te tarihe karışmıştır. Bu süreç, Türkiye’nin havacılık teknolojisinde 50 yıllık bir birikiminin çöpe atıldığı bir sanayi katliamıdır.
Fulbright ve Kültürel Teslimiyet
Bağımlılık sadece askeri değil, zihinsel düzeyde de kurgulanmıştır. 1949 Fulbright Anlaşması ile Türk Milli Eğitim sistemi Amerikan denetimine açılmıştır. Komisyonun başında ABD Büyükelçisi’nin bulunması ve kararların ABD lehine olması, eğitim müfredatının Amerikan çıkarları doğrultusunda şekillenmesine yol açmıştır. Bu anlaşma, "Amerikan kültürünü yayma" gayesiyle Köy Enstitüleri gibi yerli eğitim modellerinin tasfiyesine ve Batı güdümlü bir kadro yetiştirilmesine hizmet etmiştir.
IV. NATO ve "Emir-Komuta" Altındaki Amerikancılık
Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girişi, Amerikancılığın kurumsal bir devlet ideolojisi haline gelmesinin nihai aşamasıdır. NATO üyeliği bir "prestij" ve "güvenlik" meselesi olarak sunulsa da, gerçekte başlangıcı iti bari ile Türk ordusunun ve stratejik aklının ABD çıkarlarına tahsis edilmesidir.
NATO’nun kuruluş amacı Sovyet genişlemesini durdurmak olsa da, Türkiye özelinde bu yapı "ABD’nin ucuz ve güvenli bir ileri üssü" olma işlevine indirgenmiştir. 1947 ve 1951 yıllarında imzalanan ikili anlaşmalarla Türkiye, henüz NATO’ya girmeden ABD’nin askeri girişimlerini destekleme ve yardımları sadece ABD’nin onayladığı alanlarda kullanma yükümlülüğü altına girmiştir. Bu durum, Türk ordusunun büyük bir bölümünün fiilen Amerikan (NATO) emir-komutasına verilmesiyle sonuçlanmıştır.
NATO üyeliğiyle birlikte gelişen Amerikancılık algısı şu yapısal sorunları doğurmuştur:
Stratejik Yönetim Kaybı: Türkiye, kendi milli güvenlik tehditlerine karşı (örneğin Kıbrıs meselesinde görüldüğü üzere) Amerikan silahlarını ve NATO altyapısını kullanmak istediğinde "yardım dışı kullanım" engeliyle karşılaşmıştır.
Küçük Amerika İdeali: İnönü dönemiyle kurumsallaşan ve Menderes dönemiyle zirveye çıkan bu vizyon, yerli üretim yerine Amerikan hibesine ve borca dayalı suni bir refah modeli inşa etmiş; ordunun tüm lojistik ve doktrinel yapısı Amerikan standartlarına hapsedilmiştir.
Üsler ve Egemenlik: 1954 Askeri Tesisler Antlaşması ile Türkiye’deki Amerikan askerlerine geniş hukuki muafiyetler tanınmış, Türk toprakları üzerinde adeta "Amerikan adacıkları" oluşturulmuştur.
Sonuç
"Nasıl Amerikancı Olduk?" sorusunun yanıtı, Milli Mücadele’de Atatürk’ün temsil ettiği "tam bağımsızlık" karakterine karşı, İnönü ile başlayıp Menderes ile kurumsallaşan "bağımlılıkçı ve korkak" bürokratik geleneğin zaferidir. Sovyet korkusu, yerli sanayinin bitirilmesi ve ordunun Amerikan menfaatleri doğrultusunda NATO’ya eklemlenmesi için bir manivela olarak kullanılmıştır. Bugünün yerli sanayi arayışları, aslında 1940’larda korkaklık ve hibe hırsı nedeniyle kurban edilen bağımsızlık ruhunun on yıllar sonra yeniden ihyası çabasıdır.
Toplam Okunma Sayısı : 102