Terörsüz Türkiye için 'Millet' Vizyonu

TERÖRSÜZ TÜRKİYE İÇİN 'MİLLET' VİZYONU

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 7

Millet kavramı, belli bir dönemde aynı coğrafyada yaşayan insanlar topluluğu olan “halk”tan, ya da aynı ülkede yaşayan ve ortak çıkarlarını gerçekleştirmek adına işbirliği yapan fertlerden oluşan “toplum”dan, aynı soya sahip insanlar olan “ırk”tan öte bir kavramdır. Tarihin belli safhalarında bu kavramlar ön almışsa da son geldiği merhalede insanlığın geliştirdiği “millet” kavramı, ileri ve güçlü bir sosyolojik bağı, aidiyet yükleyen bir kimliği ifade eden kapsayıcı bir kavramdır.

 

Tarih boyunca millet, bazen bir soy, bazen bir inanç birliği, bazen ortak bir kader, bazen de kültürel bir aidiyet olarak tanımlandı. Bugün ise ülkemizde terörün yarattığı toplumsal yaraların sarılması ve birlikte yaşama kültürünün güçlendirilmesi için bu kavrama yeniden dönmek, Terörsüz bir Türkiye vizyonu için “millet”in anlamını tarihi belgeler, dini ve felsefi öğretiler, sosyolojik teoriler ışığında ele alarak ortaya koymak ve olgusal gerçekliğini açığa çıkarmak daha büyük önem taşır hale gelmiştir.

 

Milletimiz!

 

Ön cumhuriyet dönemi siyasi belgelerini gözden geçirdiğimizde “millet” kavramının ön eksiz kullanıldığını görüyoruz. Bunlardan belki en önemlisi olan 1921 Anayasası, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” der. Devlet ise “Türkiye Devleti” olarak anılır. Osmanlı Meclis-i Mebusân’ı tarafından kabul edilen Misak-ı Millî metninde yine “millet” kavramı tek başına kullanılır. Milli Mücadele döneminden bu yana Cumhuriyetin değişmeden kalan tek kurucu metni olan İstiklâl Marşı’nda da “millet” tek başına geçer. Hiçbir resmi metnin “Türk Milleti” ifadesini kullanmaması Türkleri inkar değil, Türk olmayan unsurların da “millet”e dahil olarak görüldüğünün oldukça kuvvetli bir kanıtı durumundadır.

 

Devlet için kullanılan “Türkiye” tabirinde ise, dönem içinde Türklerle irtibatlı, birlikte olan halklar anlamında “Türkî” şeklinde, genişletilmiş bir anlam yüklenerek “millet” kavramının bahsettiğimiz içeriğini destekler mahiyette kullanıldığı görülmektedir. Eğer “Türkistan” gibi bir ülke adı tercih edilseydi bir soya vurgu yapmış olacak, kuşatıcı olmayacak, “Türkî”ye’den çok daha farklı bir anlam taşıyacaktı. Peki, “Türkî”ye, neyi kapsamaktaydı?

 

“Millet”i Milletin Şairi Anlatır

 

Bu soruya dönemin ruhunu en iyi taşıyan mütefekkirimiz İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy’dan yararlanarak cevap arayabiliriz. Akif, dönem içinde genel kabul gören millet anlayışını Berlin Hatıraları’nda şu harika ifadelerle özetler:

 

Değil mi ki cephemizin sinesinde iman bir

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;

Değil mi ki koşan Çerkez’in, Laz’ın, Türk’ün

Arap’la, Kürt ile bakidir ittihadı bugün.

Değil mi sinede birdir vuran yürek… Yılmaz!

Cihan yıkılsa, emin ol, bu cephe sarsılmaz!”

 

Akif, ilk beyitte millet kavramını adeta tanımlamıştır. Sonraki iki mısra millet dediği varlığın unsurlarını, ardından da tarif ettiği ve unsurlarını saydığı milletin kader birliğini ve birlikte yaşama iradesini veciz biçimde ifade etmiştir.

 

Ne Kürt elifbeyi sökmüş, ne Türk okur, ne Arab,

Ne Çerkez’in, ne Lazı’ın var bakın, elinde kitab,

Hülasa milletin efradı bilgiden mahrum

Unutmayın şunu lakin: Zaman; zaman-ı ulûm

 

Efrad-ı millet(Milletin unsurları)nı Fatih Kürsüsü’nde de tekraren zikreden Akif’in bu yaklaşımı devletin kuruluşundaki kodları bariz biçimde anlatmaktadır. Bugün de Anadolu’da bu tablo değişmiş değildir.

 

Türk Olmak Ne Demek?

 

1928 yılından itibaren resmî siyasi metinlerde Türk Milleti, Türk Yurdu, Türk Vatanı gibi ifadelerin görülmeye başlanması dünyada yükselen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin de bu dalgaya bindiği Milliyetçilik dönemine denk gelmesiyle açıklanabilir. Millet kavramını “Türk”lükle niteleyen bu ifadelerin Anayasa’da yer alması ise 1961 Anayasası ile söz konusu olmuştur. Siyasi söylemler, kültürel metinler ve bilimsel çalışmalar Türklük kavramını soy temelinde vurgularken bu dönemde hukuksal metinler “Türk” adından bir soyun anlaşılmasına müsaade etmez.

 

Atatürk’ün bizzat yazdığı Türk tanımı 1924 Anayasasının 88. Maddesinde yer alır: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın, vatandaşlık itibarı ile Türk ıtlak olunur”(denir). Yani Türklük diğer “efrad-ı milleti” kapsar biçimde ele alınmaktadır. 1961 Anayasası’nın 54., 1982 Anayasası’nın 66. maddesinde, “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ifadesi de aynı şekilde Türk olmayı bir soy bağı ile tanımlamaktan imtina eder, vatandaşlık bağını baz alır. Bu dönemde, her ne kadar ön eksiz “millet” şeklinde kullanımı tevarüs eden anlatım “Türk Milleti” şeklinde ifadeye kavuşmuşsa da ülkede yaşayan bütün farklı etnik kimlikleri kapsayacak bir tanımla içerik oluşturularak, “millet” kavramının kuşatıcı anlamı “Türk Milleti” ifadesinin içinde de yaşatılmaya çalışılmıştır.

 

Elbette Türklük aynı zamanda bir soyu ifade eder. “Türk’üm” diyen birisi soyunu, milliyetini ifade etmiş olur. Ancak “Türk Milletindenim” dendiğinde, bunun sadece Türk’ü değil ülkede yaşayan Kürt, Laz, Çerkes, Roman, Arap gibi farklı kimlikleri de kapsayan şekilde anlaşılması gerektiği ortadadır. Cumhuriyet, Türk Milleti ifadesinde de Osmanlı’dan gelen geleneksel “millet” kavramının çerçevesini korumaya, yaşatmaya çalışmıştır.

 

İki Faktör

 

Geldiğimiz noktadan geriye bakınca bugün içeriğini güncelleme sorunu ile karşı karşıya kaldığımız “Millet” kavramını yakın geçmişte “ulusallaştırmaya” sürükleyen seküler Milliyetçilik yaklaşımının etkisi ile “millet” anlayışının kaynağı olan geleneksel Osmanlı “Millet Sistemi”ni çağdaş liberalizmin çoğulculuğu ile bağdaştırarak güncellemek isteyen muhafazakâr demokrat düşünce akımının millet sistemi yaklaşımını ele almak isabetli olacaktır. 

 

Tanımı üzerinde sosyolojinin uzlaşamadığı bir kavram olan milliyetçilik esası itibarı ile bir entegrasyon ideolojisidir. Tek tip insan modeli, milli birlik ve beraberlik hissi ile ortak düşman, ortak hedef, ortak kader temaları üzerinden işleyen bir “milli bilinç” oluşturma hareketidir. Dünyayı yeniden yapılandıran gücüne Fransız devrimi ile ulaşan milliyetçilik, haritaları değiştirdi, devlet yapılanmalarını şekillendirdi, devlet-birey ilişkisini dönüştürdü, devletlerin referanslarını etnik kökenlere bağlayarak yeni bir sistem ve ilişki biçimi kurdu. Karşı ideoloji olarak gelişen Komünizm de etnik kimlikleri baskılarken merkeziyetçi/kollektivist karakteriyle farklı niteliklere sahip değildi. Milliyetçilik Nazi Almanyası’nda ulaştığı uç noktadan da anlaşılacağı gibi farklı üslup ve tonlarda “ırk üstünlüğü ve diğer ırkları öteki görerek asimile etme” anlayışının çeşitli söylem ve pratik örneklerini geliştirdi. Denebilir ki milliyetçi ideolojinin İslam kardeşliği anlayışının ve köklü bir tarihsel birlikte yaşama tecrübesinin büyük dengeleyici katkısı ile en yumuşak ve insani karakter sergileyebildiği ülke yine Türkiye olmuştur.

 

Üç Millet Fikri

 

Sosyolog ve antropologlar tarafından Milletin kökeni üç farklı açıklamaya dayandırılır:

 

Bunlardan ilki, milletin “doğal olarak”, başlangıçtan itibaren var olan, yaratılışa dayalı bir etnik olgu olduğunu savunurlar. Bunlara “İlkçi” denir. İlkçi Millet Teorisi, biyolojik, kültürel ve doğalcı olmak üzere birbiriyle pek çok hususta uzlaşamayan üç ayrı kola ayrılırlar. Fakat İlkçi milliyetçilerin ortak fikrî karakteri milletin etnik kökenle aynı şey olduğu ve bir millete ait olmanın bireyin bütün kaderini tayin ettiği kabulleridir. Ancak Endonezya, Hindistan ve Nijerya gibi “millet/ulus” olmayan toplumların ortaya çıkması bu teorinin taraftarlarını son derece azaltmıştır.

 

İkinci yaklaşım Modernistlerdir. Modernistler millet olgusunun köklerinin doğal olmadığını, eski dönemlere gitmediğini söyler. Milletler, modern çağın bir ürünüdür. Sanayileşme, merkezî devletlerin ortaya çıkması, kentleşme, laikleşme gibi etkenler milletleri doğurdu, derler. Modernistlere göre milliyetçilik milletleri oluşturmuştur. Sanıldığı gibi milletler kendi devletlerini kurmamış, aksine modern devletler kendi milletlerini inşa etmişlerdir. Yani “millet” denen olgu yapay ve modern bir kurgudur. Milletler, hayal edilmiş olan siyasî topluluklardır; yani hayalî cemaatlerdir.

 

Millet kavramına üçüncü yaklaşım Etno-sembolcü yaklaşımdır. Bunlar iki görüşün ortasında dururlar. Uzak Asya ve Ortadoğu’da ilk çağlara uzanan köklü etnik kimliklere yaslanan ve temasındaki farklı kimlikleri de gönüllü olarak içinde barındırabilen millet varlıklarının yadsınamaz birer gerçek olduğunu, ancak buna ilaveten sanayi devrimi sonrası dünyanın geri kalanında millet kimliklerinin devletler tarafından kurgulandığını da kabul etmek gerektiğini dile getirirler. İki tür millet vardır derler: Köklü, “doğal milletler” ve kimlikleri tasarlanmış, “yapay milletler”. Bu arada Çin, Arap, Yahudi ve Türk etnik kimliklerini doğal, köklü milletler arasında sayarlar. Doğal milletler bir etnisiteye dayanırlar ve takriben beş bin yıllık geçmişleri bilinir. Dil, din, vatan, akrabalık gibi konularda duyarlı ve duygusal toplumlardır. Devletleri yıkılsa bile gelenekleri onları yaşatır ve ayağa kaldırır. Yapay milletler(Uluslar) ise yasalara dayanır, çıkar dayanışması, kamusal kültür, gelecek korkusu ve refah birlikteliği gibi gayeler etrafında devletlerce birleştirilirler. Özetle, milletler devletlerin sahibidir, uluslar ise devletlerin eseridir.

 

“Millet”ten “Ulus” yapmaya kalkışmak(!)

 

Etno-sembolcü yaklaşım, diğer yaklaşımlar gibi millet ve ulus kavramlarını aynı görmezler. Doğal olan, etnisiteye dayananlar millet; yapay olan, sadece politik kültüre dayananlar ise ulustur. Onlara göre, ulusalcı politikalar eğer (doğal kaynaklı) millet karakteri olan toplumlara temas ederse, etnik kimlikler üzerinde toprak eksenli bir siyasal mücadele başlama etkisi doğurur. Bu açıklamayla sanki Türkiye’deki Kürtçü bölücü örgütü ve siyaseti anlatmaktadırlar.  Etno sembolcüler, “ulus” nitelikli toplumsal varlıklar için ulusal nitelikli yapılanmalar, “millet”lere ise gelenekleriyle barışık modern modellemeler önerirler. Bu yaklaşıma göre, (doğal)millet karakterine sahip Türkiye kendi geleneksel modellemeleri yerine “ulus”(yapay millet) oluşturma yoluna giderse farklı etnisiteleri savunmacılığa ve ayrılıkçılığa sevk etmiş olacaktır. Bir bakıma şunu demektedirler: Ulusal politikalarla birlikte ve dayanışma içinde yaşamanın yolu aranmaktadır. Zaten tarihin akışı içinde doğal yollarla gelişmiş (milletin) birlikte yaşama kültürünü, zorlama yöntemlerle “yok siz ancak bu şekilde olursa tehlike olmaktan çıkarsınız” şeklinde (ulusalcı) politikalarla baskılarsanız ortaya durduk yerde kendini haklı hisseden bir tepki çıkartırsınız. Millet’e dokunmaya gerek yoktur. Nitekim Kürtler bütün bölücü silahlı tedhişe rağmen Türklerden ayrılmaya yönelmemiştir. Ne Türk-Kürt geçişkenliği durmuştur, ne şehirlerde cadı avı başlatılabilmiştir, ne de evlilik gibi en temel sosyolojik kurumlarda duraksama olmuştur. Bunda Kürtçü siyasete karşı en sert siyaseti temsil eden ülkücü hareketin liderlerinin bile tavrının kardeşlik yönünde olması anlamlı ve etkili olmuştur. Sayın Türkeş’in “Ben ne kadar Türksem o kadar da Kürd’üm” yaklaşımının ve Sayın Bahçeli’nin “Türk-Kürt kardeşliği yıkılamaz” tutumu gibi Kürt siyasetinin de Kürt halkının bu Müslümanca ve kardeşâne duruşuna uymak durumunda kalması etkili olmuştur. Millet olmak işte böyle bir şeydir, ulusalcı veya bölücü etki altında yaşanan konjonktürleri birgün gelir, aşar.

 

Etno-sembolcüler millet ve ulus anlayışı arasındaki farkı şöyle açıklarlar: Örneğin, Millet “anadil” diye bir sorun yaşamaz. Çünkü özgüvenli ve kendi içinde barışıktır. Resmi dili zaten vardır ve kabul görmüştür.  Ulus ise “tek tip” inşa etmezse parçalanacağı korkusundadır, bu nedenle yapay bir biçimde ana dilleri yok etme politikasını zorlar; “tek dil” dayatır. Tabiri caiz ise etno-sembolcülere göre millet, aşure gibi çeşitli ama tatlı bir birlikteliktir; ulus ise turşu küpü gibi tuzlu ve ekşi, küpünün içine giren her ayrı cins ürünü aynı turşuya çeviren niteliktedir. Demek oluyor ki halk veya toplum olanları devletler eliyle uluslaştırma, milliyetçilik bakımından olumlu ve anlamlıydı. Fakat zaten kökten sürme millet olanları ulus yapmaya zorlamak gerçekte milli kimlikleriyle oynamak, bozmak demektir; onu ileri bir seviyeden geri düşmeye zorlama, binlerce yıllık binayı yıkma girişimidir.

 

Ters dalga: Küreselleşme

 

Öte yandan küreselleşme, milliyetçilik ideolojisine ters bir dalga olarak dünya siyaset ve kültürüne girmiş, hayatı istila etmektedir. Küreselleşme beraberinde yerelleşmeyi getirmekte, farklı kimliklerin kendilerine kamusal alanda yer bulma mücadelesini yükseltmektedir. Bu dalgayı görmek ve kapıları açmak, aşınan klasik milliyetçi millet anlayışını aşarak millet kavramını güçlendirici tavır olacaktır. Bu milliyetçiliğe de ters algılanmamalıdır, yeni doğal milliyetçilik olarak da yorumlanabilir. Zira küresel dalga, millet kavramında da artık klasik milliyetçiliğin “homojen kimlik” inşası hayaline imkan vermemektedir. Modern devletlerin ve milletlerin inşasının olmazsa olmazı olmasa da etnik olarak ortak bir geçmişe sahip olan farklı topluluklardan millet inşa etme girişimleri çok daha kısa sürede ve başarı ile sonuçlanacaktır. Ülke olarak bu açıdan da bütün aşınmalara rağmen şanslı olduğumuzu söyleyebiliriz.

 

Milliyetçilik akımının gözde ve temel değeri olan millet kavramı üzerindeki etkisini değerlendirdikten sonra ikinci olarak, geleneksel Millet sisteminin muhafazakâr demokrasinin modern çoğulculuk önerisine referans olmaya ne kadar müsait olduğu üzerinde durmayı gerekli görüyoruz.

 

İmparatorlukların özellikle etnik çizgilerinden kırılmasından sonra ortaya çıkan ulus devletler homojen bir kimlik oluşturma projesi takip ettiler. Günümüzde artık siyaseten uygulanamaz hale gelen bu tek tipçi yaklaşım ulus devleti ahlaken de tartışma konusu yapmış durumdadır. Dünyada birçok ülke dini, etnik yahut hayat tarzı bakımından tanınma talepleri ile muhatap olmaktadır ve bunlar, “bireysel haklar” seviyesinden yükselerek “grup hakkı” tanımlaması ile ifadeye kavuşan taleplere dönüşüp farklı çözüm yollarını geliştirmektedir.

 

Millet Sistemi ve Çokkültürcülük Uyumlu Mu?

 

Bu çözüm arayışı çerçevesinde, Osmanlı’da başarılı biçimde uygulanan “Millet Sistemi” farklılıkların bir arada yaşamasının tarihsel bir örneği olarak dikkat çekmektedir. Liberal yaklaşımın yerleştirdiği “çoğulculuk” anlayışı da özellikle ülkemizde Osmanlıcı bir yaklaşımla millet sisteminden referans alınarak muhafazakâr demokrasi görüşüne sahip olanlar tarafından savunulmaktadır.

 

Öncelikle ulus devletle didişerek eş zamanlı gelişen liberalizmin istediği çoğulculuk, ulus devletler için her zaman bir gerilim konusu olmuştur ve ulusal devletler siyasal çoğulculuk dışında etnik, kültürel, dini, hiçbir çoğulculuğa sıcak bakmamıştır. Liberalizmin istediği çoğulculuğun “mücadelesini” ise sosyolojik karşılığı bulunan dini ve solcu gruplar vermiştir. Liberal büyük devletlerin politikalarının ideolojik olarak kendisine ters dini ve solcu gruplarla buluşması elbette “emperyalizm” diye nitelenebilir ancak bunun faydacı ironik realiteden kaynaklandığını da anlamak gerekir.

 

Farklılıklar bir kez meşruiyet kazanınca, ulus devletler anadilde eğitim, dini ve kültürel uygulamalara izin verme gibi kültürel hakların tanınmasından, pozitif ayrımcılık ve özerk idarelere kadar geniş bir yelpazede birlikte yaşamayı mümkün kılacak politikalar geliştirmiştir. Bu tür düzenlemeler, çokkültürlülük ve Millet Sistemi gibi farklılıkların tanındığı çokkültürlükçü yeni bir aşamaya geçildiğini işaret eder.

 

İslam hukukunun zımmî(gayrı müslim)lere “dinde zorlama yoktur” emrinin doğal sonucu olarak sunduğu koruyucu haklar Fatih Sultan Mehmet tarafından sistemleştirilen “Millet Sistemi” ile Osmanlı’da asırlarca süren mükemmel bir uygulama örneği olmuştur. Zımmîlerin egemenlikle ilgili üst düzey görevler(devlet başkanlığı, kadılık, komutanlık…) dışında her türlü kamu görevini alabildiği bu sistemin çoğulcu liberal demokratik yaklaşımın çokkültürcülük tavrıyla örtüşmeyen yönleri de vardır. Bize göre bunları konuşmanın artık zamanıdır.

 

1-Herşeyden önce millet sisteminde “haklar” sadece dini gruplara verilir. Yani çoğulculuk sadece “dini çoğulculuk”tur. Millet kavramı da böylece din temelli bir anlama bürünür. Bu, pek çok farklılık türünü(etnisite, dil, kültür) kasteden liberal düşüncenin çokkültürcü çoğulculuk yaklaşımıyla ilgisizdir. Bizim bir düşüncemiz olmakla birlikte İslam mütefekkirlerinin bugün bu hususta güncelleyici bir söz söylemesi gerekmektedir.

 

2- Millet sisteminde egemenlik Müslümanlarındır. Zımmîler egemenliğe paydaş değildir. Onlar vergi verir ve himaye alırlar. Müslümanlarla eşitlikleri söz konusu değildir. Açıktır ki bu yönden de demokratik eşitlik ilkesiyle örtüşmeyen siyasal haklar konusunda Müslümanlar ve gayrimüslimler arasında bir ayrışma söz konusudur. Bu güncel talebe İslam hukukunun ne diyeceği önemli bir konudur. 

 

3- Millet sistemi azınlık-çoğunluk anlayışına dayanmaz. Daha doğrusu azınlık sayısal bir anlam taşımaz. Osmanlı Devleti’nde asırlar boyu gayrimüslimler çoğunluktu. Fakat Müslümanlara değil, onlara “azınlık” denirdi. Demokrasinin oy çokluğuna hükmetme yetkisi veren düzeni millet sisteminin hazmedeceği bir durum gibi gözükmemektedir. Ancak paradoksa bakınız ki, millet sisteminin demokrasiyi reddeden bu karakteri çoğunluğun diktası karşısında büyük korku yaşayan azınlıklar için bir güvence de oluşturmaktadır. Bu konuda millet sisteminin antidemokratikliği korumak istediğimiz azınlıklar için yarayışlı durmaktadır.

 

4- Millet sistemi “milli birlik ve beraberlik, ortak gayeler” gibi reflekslere sahip değildir. Merkez, coğrafi olarak entegrasyon talep etmez. İtaat edip vergi versinler yeter. Oysa çokkültürcü yaklaşımın siyasal düzeninde ortak gelecek, coğrafi entegrasyon(bağlanma) talepleri vaz geçilmezdir. Bu da azınlıkları daha yumuşak bir bağla tuttuğu için millet sistemini özgürlükçülük bakımından avantajlı kılan bir farklılıktır.

 

5- Çok hukukluluk da millet sisteminin bir başka çokkültürcülükten farklı yönüdür. Hukuki çoğulculuk Millet sisteminde aile, miras, ceza, ticaret gibi çok geniş bir alanda kendi hukuklarını uygulama imkânı sunar. Çokkültürcü yaklaşımda bu söz konusu değildir. İslam hukukçularının tartışması gereken güncel bir sorun da bu noktada düğümlenmektedir.

 

6- Çokkültürcü çağdaş yaklaşım hakları birey ve gruplara çoğunluğun kararı ile verir. Millet sisteminde ise haklar “doğal haklar”dır, doğuştan kazanılır. Bu yönüyle de Millet sistemi öne çıkmaktadır.

 

Bu değerlendirmeler ışığında Osmanlı millet sisteminin güncel değerini yorumlamak gerekirse, diyebiliriz ki, uygulama imkanı olmayan “hakim millet-tabi millet” ayrımı, “çoğunluğun sınırlarının çizilmesi” gibi sorunları aşıldığı takdirde ulus devletin mirasındaki olumsuz yönleri onarabileceği ve başarılı sonuçlar vereceği, böylece, Osmanlı millet sistemi modelini geliştiren Türk-İslam Medeniyetinin, Batı tarafından geliştirilen çokkültürcü medeniyet modelini kendince yorumlayarak çağımızda “Millet” kavramının içini doldurmak üzere uygulama imkanı verebileceğini söyleyebiliriz. Hakiki bir milletin yaşadığı bu coğrafya, birikiminin hakkını vermeli, bu katkıyı sunmayı başarabilmelidir.

 

Millet Sistemi Bölünme Demek Mi?

 

Elbette “ulus” anlayışının üniter devleti şart koştuğu, “millet sistemi”nin ise eyalet sistemini aralayan bir karakteri olduğu söylenir. Doğrudur. Muhafazakar milliyetçilerin kabullendiği Millet sisteminin söylem olarak da olsa benimsenmesinin yarın Anayasa’ya yansıyarak ülkeyi bölünmeye götüren bir tehlikeye kapı araladığını söyleyen ulusalcı milliyetçilerin eleştirisi görece doğru olabilir. Ancak onların şu soruyu kendilerine sorması gerekir: Federasyon gibi bir uygulamanın neden Türkiye’yi böleceğini düşünüyoruz da yeni coğrafyalar  eklemlenmesine imkan veren yönüyle yeni eyaletler ekleyerek Türkiye’yi büyütebileceğini düşünmüyoruz?

 

Düşünmüyorlar, çünkü ulusalcılar Türkiye’nin Türkiye’den ibaret olduğunu düşünüyor. Güçsüz ve yalnız… Muhafazakarlar ise Türkiye’nin Türkiye’den büyük olduğuna inanıyorlar. Güçlü ve bekleyenleri olan.

 

Düşünmüyorlar çünkü ulusalcı milliyetçiler sahillerden görüntü veren “ulus” kadar olduklarını düşünüyorlar. Muhafazakar milliyetçiler ise Adriyatik’ten Çin Seddine, Tanrı Dağı’ndan Hira Dağı’na kadar bir “millet” olduklarına inanıyorlar.

 

İkisi de duygusal, ikisi de tam olarak doğru değil. Gerçekçi olmak gerekirse Türkiye gücü kadar büyük bir ülkedir. Tarihsel bağları, gönül coğrafyasındaki sempati ve İslam kardeşliği sadece bir kolaylaştırıcı olabilir. Eğer Türkiye eyaletler toplayacaksa ancak güçlü olduğu takdirde bunu yapabilir. Eğer gücü yoksa kuşkusuz bölünebilir de.

 

İki Örnek

 

Bunun çok bariz örnekleri vardır. En yakın iki örnekle yetinelim:

 

Anadolu’da varlıklarını koruyamayacaklarını düşündükleri sıkışmışlık anında VIII. Taşnaksutyun Kongresinde “Osmanlı’ya sadakat ve silah bırakma” kararı veren Ermeni Terör Örgütü, 1915 yılında, tehcire sebep olacak çapta büyük ayaklanma ile katliamlara imza attı. Eğer Osmanlı yedi cephede savaşlara girip, perişan olmasa Ermeni Terör Örgütü bu fırsatı bulamaz, Anadolu’daki unsurlar dağıtılabilirdi. Terörsüz Türkiye adımı da sonucunu alıncaya kadar Türkiye güçlü kalırsa başarıya ulaşacak, güçsüz düşerse başına daha büyük sıkıntı doğuracak bir hamledir.

 

Osmanlı Devleti, anâsır-ı Osmanî’yi yekvücut tutamayacağını anlayınca eyaletlerinde kendi kontrolünde bağımsız devletler kurmak istemişti. Misak-ı Millî de bu bağlamda Türklerin projesiydi. Hatta Almanya’da esir tutulan İslam/Osmanlı coğrafyasının lider isimleri ile, memleketlerine dönüp Osmanlı’ya bağlı kalacak bağımsız devletler oluşturmak için kurtuluş savaşları vermeleri fikrini konuşmak üzere Mehmet Âkif Bey devlet tarafından Almanya’ya gönderilmişti. Âkif Bey başarılı bir çalışma yaptı. Lider kadroları ülkelerine saldılar. Bağımsızlık hareketleri de başladı. Buraya kadar her şey güzeldi. Lakin Osmanlı öyle bir topyekûn saldırı altına alındı ki güçsüz düştü. Ermeni örgütçüleri izleyemediği gibi bu hareketleri de yalnız bıraktı, destekleyemedi. Bir kısmı mağlup oldu, bir kısmı da düşman kontrolüne girdi. Geriye bir Mîsâk-ı Millî hayali kaldı. O bile eritilmesi gereken demir dağların arkasında kalmıştı. İşte güçten düşmek böyle bir şeydir; toparlanma projeniz batış nedeninize dönüşüverir. O nedenle büyüklerimizin duasını dilimizden düşürmemeliyiz: Allah devletimize zevâl vermesin!

 

Açıktır ki iki görüşün sahipleri de elbette vatanseverdir, milliyetperverdir. Ancak her zamanki gibi ulusalcılar savunmacı ve reaksiyoner, muhafazakarlar hamleci ve aksiyoner pozisyon almış durumdalar. Ulusalcılar kötümser, muhafazakarlar iyimser bakmaktadır.  Ulusalcılar korkularla, muhafazakarlar özgüvenle yaklaşmaktadır. Biz hamleci ve aksiyoner olmaktan yanayız. Zira, mevcut durumu değiştiren bir adım olmadıkça mevcut sorunlarda da hiçbir değişiklik olmayacaktır. Terörsüz Türkiye adımını atmayı hak edecek kadar “emperyalizmin piyonlarına karşı” güç göstermiş bir devlet, kucaklaşmanın önünü açtığında terörizmin psikolojik mağlubiyeti bile “millet”i çabucak kenetleyecektir.

 

Sonuç: Terörsüz Türkiye İçin Millet Vizyonu

 

Millet kavramının Âkif’in mısralarında bulduğu anlam halen değişmiş değildir. Hatta “Türk Milleti” derken bile bu anlamı taşıma gayreti gösterilmiştir. Sosyoloji bilimi de bu gerçeği ortaya koymaktadır. Millet, gerçekte bir coğrafyadaki tarih, din, dil, gelenek ve kültürel birikimi paylaşarak geliştiğinde çeşitli etnik kimlikleri doğal bir bütünsel zenginliğe dönüştüren alaşımla belirmektedir. Böylesi toplumlar milletleşmiş, bu karakterini zor zamanlarda gösterme kabiliyetine sahip toplumlardır. Anadolu da böylesi bir milleti taşımaktadır. Teorisyenler de doğal milletler ve yapay milletler ayrımına ulaşmıştır. Yapay milletlerin/ulusların tasarlanmış tek tipçi kimlikleri doğal milletlere dar gelmektedir. Doğal milletlere uygun bir model olan Osmanlı millet sistemi giderilmesi gereken bazı sorunları olmasına rağmen çokkültürcü Batı modeline katkı sunma kapasitesine sahip görünmektedir. Bu bağlamda ifade etmek gerekirse, bu satırların sahibi “millet” gibi değerli ve kökleşmiş kavramlara sahip bir ülkede “Türkiyelilik” şeklinde sergilenecek yapay, zorlama ve inşacı yaklaşımlara yönelmeyi baskıcılığın bir türü, millet olgusundan bir kaçış, milli kimliğe olumsuz bir müdahale olarak görmektedir. Kendisini Türk şeklinde ifade eden ile Kürt, Laz, Çerkez, Arap olarak tanımlayanlar aynı milletten olduğunun şuurunda olduktan sonra bu bir sorun değil, ancak kuvvet kaynağı olabilir. Bu “millet” elbette Türklerin medeniyet tarihinde olgunlaşmış bir kimliği ifade eder ve hiçbir diğer unsurun değerini azaltmaz. Terörsüz Türkiye’nin millet vizyonunun bu parametrelerle oluşması gerektiğini belirtirken, millet kavramının karşılığını halkta bulmamız için bu bilinci taşıyan çalışmalara ihtiyaç olduğunu vurgulamak isteriz. “Millet” şuurunu uyandırmadan Terörsüz Türkiye’yi kalıcı hale getiremeyiz. Millet şuuru Türkiye’yi büyütecek bir dinamiktir. Terörsüz Türkiye adımını atmayı hak edecek kadar “emperyalizmin piyonlarına karşı” güç göstermiş bir devlet, kucaklaşmanın önünü açtığında terörizmin psikolojik mağlubiyeti bile “millet”i çabucak kenetleyecektir. 

Toplam Okunma Sayısı : 1587