TÜRKİYE'DE YABANCI VE İMTİYAZLI OKULLAR
TEVHİD-İ TEDRİSAT KANUNU, EĞİTİM SÖMÜRGECİLİĞİ ve EGEMENLİK EKSENİNDE BİR İNCELEME
Türkiye’nin en köklü devlet okullarından biri olan İstanbul Erkek Lisesi ile ilgili son dönemde yaşananların arka planını daha önceki yazımızda ele almaya çalışmıştık. İEL’nin, Türk ve Alman eğitim sistemlerinin entegrasyonuyla şekillenen çift müfredatlı ve çift diplomalı yapısından bahsetmiştik. Bu yapının sürdürülebilmesi, okulun "Alman Bölümü" bünyesinde görev yapan ve maaşları doğrudan Federal Almanya Cumhuriyeti tarafından ödenen yabancı öğretmenlerin varlığına dayanmakta. Tarihsel süreçte, 1917 yılında Almanca öğretime geçen okula Almanya'dan 22 öğretmenin gelmesiyle başlayan bu kurumsal gelenek, iki ülke arasında 8 Mayıs 1957 tarihinde imzalanan ikili Kültür Anlaşması ile resmi bir zemine dönüştürülmüş. Bu anlaşmanın ardından, Federal Almanya Eğitim Bakanlığı ve Yurtdışı Eğitim ve Öğretim Merkezi koordinasyonunda lisede görevlendirilen yabancı personel, "ADLK" (Yurt Dışı Hizmet Öğretmeni) statüsünde çalışmaktadır. ADLK statüsündeki öğretmenler, Almanya'daki kadrolu görevlerinden izinli sayılarak Türkiye'ye gönderilmekte, tüm özlük hakları, maaşları ve sosyal güvenlik primleri doğrudan Alman devleti tarafından finanse edilmektedir.
Günümüzde İstanbul Erkek Lisesi bünyesinde görev yapan yaklaşık 34-35 Alman öğretmen bulunmaktadır. Bu öğretmenler; matematik, fizik, kimya, biyoloji, geometri ve İngilizce gibi kritik dersleri Alman eğitim müfredatına uygun olarak Almanca dilinde vermektedir. Çift müfredatlı bu eğitim yapısının finansal ve loisitik koordinasyonunu da İstanbul Erkek Liseliler Eğitim Vakfı (İELEV) yürütmektedir.
Ancak bu kurumsal iş birliği, aynı zamanda arka planda ciddi bir hukuki boşluğu barındırmaktadır. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ‘in de ifade ettiği gibi, ikili kültür anlaşmalarında, bu devlet lisesinde doğrudan bir yabancı ülke müfredatının (Abitur) uygulanacağına dair açık ve net bir hüküm bulunmamaktadır, mevcut uygulama zamanla yerleşik bir teamüle dönüşmüştür. Bu durum, kamuya ait bir devlet okulunun bünyesinde, yabancı bir devletin egemenlik haklarını ve müfredat programını doğrudan uygulaması bakımından hukuki bir istisna ve tartışma alanı yaratmaktadır.
Öte yandan bizler adı ile sanı ile yabancı okullara odaklanırken, diğer tarafta her şeyiyle milli sandığımız okullardaki bu uygulamalar eğitim sistemimizin milliliğini de sorgulatmaktadır.
Türkiye'deki Yabancı Okulların ve Elçilik Okullarının Yapısal Sınıflandırılması
Türkiye'de yabancı devletlerin doğrudan ya da dolaylı olarak müfredat ve öğretmen desteği sağladığı eğitim kurumlarını, hukuki statüleri ve faaliyet rejimleri açısından üç temel grupta sınıflandırmak mümkündür.
İlk grubu, kamu mülkiyetinde olmasına rağmen ikili anlaşmalarla imtiyazlı hale getirilmiş devlet okulları oluşturmaktadır. İstanbul Erkek Lisesi ve Kabataş Erkek Lisesi bu kategorinin en tipik örnekleridir. Bu okullar finansal olarak hem Türkiye Cumhuriyeti devletinden hem de öğretmen maaşlarını karşılayan yabancı devlet fonlarından beslenmektedir. Öğrenci profili tamamen Türk vatandaşlarından, özellikle LGS (Liselere Geçiş Sistemi) sınavında en üst dilime giren öğrencilerden oluşmaktadır. Bu kurumlar yasal olarak MEB mevzuatına tabi görünseler de ikili kültür anlaşmalarının yarattığı gri alanlar ve fiili uygulamalar nedeniyle müfredat düzeyinde ciddi hukuki boşluklar barındırmaktadır.
İkinci grupta, statüleri Lozan Barış Antlaşması ile güvence altına alınan ve Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre faaliyet gösteren "özel yabancı okullar" yer almaktadır. Robert Kolej (Amerikan), Saint Joseph (Fransız), Özel Alman Lisesi, Notre Dame de Sion ve Saint Benoît gibi asırlık kurumlar bu sınıfa dahildir. Bu okullar tamamen öğrenci velilerinin ödediği özel okul ücretleri ve bağlı oldukları yabancı vakıf/devlet destekleriyle finanse edilmektedir. Hem Türk vatandaşlarına hem de yabancı uyruklu öğrencilere eğitim sunan bu kurumlar, Lozan Antlaşması ek protokolleri ile 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu'na tabidir. MEB'in denetimi altında olan bu okullarda sadece Türkçe kültür dersleri Türk öğretmenler tarafından Türkçe verilmektedir.
Üçüncü ve en tartışmalı grubu ise doğrudan yabancı devletlerin diplomatik misyonlarına bağlı olarak de facto (fiili) şekilde çalışan "elçilik okulları" oluşturmaktadır. Almanya Ankara Büyükelçiliği'ne bağlı Ernst-Reuter-Schule ile Fransa Büyükelçiliği himayesindeki Lycée Charles de Gaulle ve Lycée Pierre Loti bu kategoriye girmektedir. Finansmanı doğrudan yabancı devletlerin dışişleri bakanlıkları ve yüksek okul ücretleriyle sağlanan bu okullar, normal şartlarda sadece diplomat çocuklarına eğitim vermek amacıyla tasarlanmıştır. Ancak zamanla öğrenci profili değişerek mevcutlarının yaklaşık yüzde 90'ı Türk vatandaşlarından oluşur hale gelmiştir. Diplomatik dokunulmazlık zırhına sığınarak MEB denetimlerini reddeden bu okullar, anayasal eğitim rejiminin tamamen dışında kalarak egemenlik krizine yol açmışlardır.
Yabancı ve İmtiyazlı Okulların Türkiye Cumhuriyeti Tarihindeki Kronolojik Gelişimi
Yabancı okulların Türkiye coğrafyasındaki serüveni, imparatorluktan cumhuriyete uzanan geniş bir tarihsel kronolojiye sahiptir. Bu kronolojinin başlangıç noktası, Islahat Fermanı’nın ilan edildiği 1856 yılı ile Osmanlı Maârif-i Umûmîye Nizamnamesi’nin yürürlüğe girdiği 1869 yılları arasına denk gelmektedir. Bu dönemde yabancı devletlere tanınan kapitülasyonlar ve himaye hakları, denetimsiz bir okul açma seferberliğine yol açmıştır. Örneğin 1907 yılına gelindiğinde, Anadolu ve civarında eğitim dili Türkçe olmayan 465 yabancı okul faaliyet göstermekteydi; Robert Kolej ve Saint Joseph gibi prestijli kurumların yanı sıra Elazığ'da 83, Beyrut'ta 89, Diyarbakır ve Bitlis'te ise yirmi ikişer yabancı mektep açılmıştı. Bu kuralsız yapı, misyonerlik faaliyetlerinin ve azınlık milliyetçiliğinin kurumsal üssü haline gelmiştir.
Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte bu yapının tasfiyesine başlanmıştır. 1923 yılında imzalanan Lozan Barış Antlaşması ve ekindeki Mektup Teatisi süreci, yabancı okulların kapitülasyon dönemi imtiyazlarını sona erdirerek onları tamamen Türk kanunlarına tabi kılmış ve yeni yabancı okul açılmasını yasaklamıştır. Hemen ardından, 3 Mart 1924'te çıkarılan 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ülkedeki tüm eğitim kurumları Maarif Vekaletine bağlanmıştır. Kanunu takip eden 1924 ve 1925 yıllarında, sınıflarındaki haçları kaldırmayı ve Türk müfettişlerin denetimini kabul etmeyen Fransız ve İtalyan Katolik okulları hükümet kararıyla kapatılmıştır. Fransa ve İtalya'nın Lozan Antlaşması'nı onaylamama yönündeki diplomatik şantajlarına rağmen, Ankara hükümeti geri adım atmayarak egemenlik haklarını korumuştur.
Soğuk Savaş döneminde ise batı ittifakına entegrasyon süreçleriyle birlikte yabancı eğitim unsurlarına yönelik yeni esneklikler tanınmıştır. Bu dönemin en somut adımı, 8 Mayıs 1957 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti ile Federal Almanya arasında imzalanan İkili Kültür Anlaşması olmuştur. Bu anlaşmayla birlikte, İstanbul Erkek Lisesi gibi devlet okullarında yabancı dilde fen eğitimi verilmesinin ve doğrudan Alman hükümetince fonlanan öğretmenlerin istihdam edilmesinin önü açılmıştır. 30 Mayıs 1986 tarihinde yayımlanan "Bir Kısım Derslerin Öğretimini Yabancı Dille Yapan Resmi Okullar Yönetmeliği" ise İstanbul Erkek Lisesi ve Galatasaray Lisesi gibi devlet okullarına özel, hazırlık sınıfı muafiyeti de içeren ayrıcalıklı bir yasal statü kazandırmıştır.
Ayrıca elçilik okullarına giden Türk çocuklarının MEB sisteminde "okullaşmamış" (kayıtsız) görünmesi, zorunlu 12 yıllık eğitim takibini imkansız kılmaktadır. Ayrıca, bu okullardan mezun olan Türk vatandaşı öğrencilerin, ulusal Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) yerine, yabancı uyruklu öğrenciler için düzenlenen YÖS (Yabancı Uyruklu Öğrenci Sınavı) statüsünden faydalanarak Türkiye’deki üniversitelere ayrıcalıklı geçiş yapmaları, eğitimde fırsat eşitliği ve kanun önünde eşitlik ilkelerini zedelemektedir. Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin bu durumu, ülke içindeki diğer çocuklara karşı yapılmış açık bir "adaletsizlik" olarak nitelemiştir.
Tarihsel kronolojinin en güncel kırılma noktası ise tam da bu noktada, 2024 yılında yaşanan diplomatik yaptırımlar ve nota krizleridir. Millî Eğitim Bakanlığı, Temmuz 2024'te yasal statüsü bulunmayan elçilik okullarına (Lycée Charles de Gaulle ve Lycée Pierre Loti) bir nota vererek, uluslararası bir iş birliği anlaşması imzalanmadığı takdirde bu okullara yeni Türk öğrenci kaydı yapılmayacağını ilan etmiştir. Hemen ardından Almanya Büyükelçiliği'ne bağlı Ernst-Reuter-Schule için de benzer bir yasaklama kararı bildirilmiştir.
Ağustos 2024'te varılan geçici uzlaşı sonucunda, Fransa ve Almanya geri adım atmak zorunda kalmış ve Türkiye'nin egemenlik haklarına uyum sağlayacaklarını taahhüt etmişlerdir. Bu kapsamda Fransız ve Alman elçilik okullarına yeni Türk öğrenci kaydı ve ara sınıflardan nakil işlemleri tamamen durdurulmuştur. Mevcut Türk öğrencilerin ise eğitimlerine devam edebilmeleri için, müfredattaki Türk dili, Türk kültürü, edebiyatı, Türk tarihi ve coğrafya gibi kritik kültür derslerinin bizzat MEB tarafından görevlendirilecek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı öğretmenlerce okutulması zorunlu kılınmıştır.
Eğitim Sömürgeciliği, "Müstakbel Nitelikli Göçmen" Teorisi ve Çift Diploma
Eğitim sömürgeciliği (eğitim emperyalizmi), sömürgeci güçlerin hedef ülkelerdeki genç dimağları kendi kültürel, dilsel ve ideolojik kalıplarına göre şekillendirerek, onları kendi ülkelerinin çıkarlarına hizmet eden birer "yerli iş birlikçi" veya "nitelikli iş gücü" haline getirme stratejisidir. Klasik sömürgecilikte toprağın fiziki işgali esasken, modern eğitim sömürgeciliğinde zihinlerin işgali ve "beşerî sermayenin" kaynağında devşirilmesi esastır.
Sosyolojik açıdan bu durum, göç literatüründe "müstakbel nitelikli göçmen" üretimi olarak tanımlanmaktadır. Gelişmiş batılı ülkeler, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin en yetenekli, yüksek akademik potansiyele sahip öğrencilerini daha lise yıllarında kendi kültür, dil ve eğitim sistemleri doğrultusunda eğitmektedir. Bu süreç, öğrencilerin kendi ülkelerinde, Türk devletinin fiziki altyapı ve okul imkanlarını kullanarak, ancak yabancı devletin finanse ettiği öğretmenler ve müfredat eşliğinde kaynağında hazırlanmasıyla başlar. Lise yılları boyunca süren yoğun dil ve kültür entegrasyonunun ardından, mezuniyet aşamasında devreye giren çift diploma veya uluslararası denklik programları (Abitur, Fransız Bakaloryası, AP veya IB gibi) vasıtasıyla bu paha biçilemez beyinler doğrudan batı üniversitelerine transfer edilir.
Bu döngü, son derece başarılı bir "beyin göçü" mekanizması olarak çalışmaktadır. İstanbul Erkek Lisesi örneğinde, 2024 yılında mezun olan 155 Abitur öğrencisinden 146'sının (%94'ünün) yükseköğrenim için doğrudan yurt dışındaki (Almanya, İsviçre, Avusturya) üniversiteleri tercih etmesi ve bu öğrencilerin büyük kısmının bir daha geri dönmemesi bu durumun en somut ve çarpıcı kanıtıdır. Benzer şekilde Robert Kolej ve Saint Joseph mezunlarının da ezici bir çoğunluğu, sahip oldukları uluslararası diplomalar ve dil yetkinlikleri sayesinde lisans eğitimleri için ABD, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerindeki elit üniversiteleri tercih etmektedir. Türkiye bu süreçte okulların fiziki binalarını inşa eden, idari masraflarını karşılayan bir "altyapı sağlayıcı" konumuna indirgenirken; batılı devletler sadece birkaç öğretmenin maaşını ödeyerek paha biçilemez bir entelektüel sermayeyi bedelsiz olarak ele geçirmektedir.
Mütekabiliyet İlkesi: Yabancı Devletlerin Yapıları ile Maarif ve YEE Okullarının Karşılaştırılması
Uluslararası hukukta devletler arası ilişkiler "mütekabiliyet" (karşılıklılık) ilkesine dayanır. Ancak Türkiye'de faaliyet gösteren imtiyazlı yabancı okulların durumu ile Türkiye Cumhuriyeti'nin yurt dışında açtığı eğitim kurumlarının (Türkiye Maarif Vakfı ve Yunus Emre Enstitüsü - YEE) statüsü karşılaştırıldığında, son derece asimetrik ve eşitsiz bir tablonun varlığı ortaya çıkmaktadır.
Fransa ve Almanya gibi devletler, Türkiye'de kendi elçilikleri vasıtasıyla hiçbir yasal izne tabi olmayan, MEB denetimini reddeden ve %90'ı Türk olan çocuklara eğitim veren devasa eğitim kurumları işletmektedir. Buna mukabil, aynı devletler kendi ülkelerinde yaşayan milyonlarca Türk vatandaşının anadil eğitimi almasını, Türkçe dersleri görmesini engellemekte; Türkiye'nin buralarda benzer statüde Türk okulları açmasına izin vermemekte veya bu girişimleri aşırı bürokratik engellerle sabote etmektedir.
Hukuki temel ve mevzuat açısından bakıldığında, Türkiye'deki imtiyazlı elçilik okulları uzun yıllar boyunca yasal statüden yoksun, de facto (fiili) ve denetimsiz olarak faaliyet göstermişken; Türkiye’nin yurt dışındaki eğitim organları (Maarif Vakfı ve YEE okulları) bulundukları yabancı devletin iç hukukuna, özel okul mevzuatına ve yerel denetim kurallarına tamamen tabidir. Öğrenci profili açısından elçilik okulları, kuruluş amaçları diplomat çocukları olmasına rağmen mevcudun %90’ını ev sahibi ülkenin (Türk) vatandaşlarıyla doldurmuştur; Maarif ve YEE okulları ise ağırlıklı olarak Türk diasporasına ve yerel yabancı öğrencilere hitap etmekte, ev sahibi ülkenin eğitim sistemini bypass etmemektedir. Müfredat noktasında elçilik okulları kendi devletlerinin müfredatını birebir uygulayıp Türk dili, tarihi ve coğrafya derslerini vermekten veya denetletmekten kaçınırken; Türkiye'nin yurt dışındaki okulları faaliyet gösterdikleri ülkenin zorunlu müfredat kurallarına ve dil yasalarına tam uyum sağlamak zorundadır. En önemlisi, elçilik okulları egemen devletin (MEB) müfettişlerini okula sokmayarak diplomatik dokunulmazlık iddia edebilirken, Türkiye’nin dışarıdaki okulları yerel müfettişler tarafından her an sıkı bir şekilde denetlenebilmektedir.
Yabancı Dille Eğitim ile Yabancı Dil Eğitimi Arasındaki Semantik ve Kültürel Uçurum
İmtiyazlı yabancı okullar ve çift müfredat uygulayan kurumlar bağlamında ele alınması gereken en hayati kavramsal ayrım, "yabancı dille eğitim" (education in a foreign language) ile "yabancı dil eğitimi" (foreign language teaching) arasındaki farktır.
Yabancı Dil Eğitimi: Bireyin kendi anadilinde eğitim alırken, dünya ile entegre olabilmesi amacıyla bir veya birkaç yabancı dili modern yöntemlerle, etkin bir biçimde öğrenmesidir. Bu modelde matematik, fen bilgisi, tarih ve coğrafya gibi zihinsel gelişimi ve milli kimliği şekillendiren dersler anadilde işlenir. Yabancı dil ise sadece bir araç olarak güçlü bir şekilde öğretilir.
Yabancı Dille Eğitim: Eğitimin tüm süreçlerinin, özellikle fen ve matematik gibi soyut ve bilimsel düşünce becerilerini geliştiren derslerin doğrudan yabancı bir dilde verilmesidir. Bu modelde öğrenci, kavramları kendi anadilinin semantik dünyasıyla değil, yabancı bir dilin kavramsal şablonlarıyla öğrenir.
İmtiyazlı yabancı okullar, eğitim yapılarında bilinçli olarak "yabancı dille eğitim" modelini uygulamaktadır. Bu modelin bilişsel ve ideolojik sonuçları incelendiğinde şu hususlar öne çıkmaktadır:
Eğitim dili, düşünce dilini belirler. Soyut kavramları, felsefeyi ve fen bilimlerini Türkçe dışında bir dille öğrenen öğrenciler, bilimsel düşünme pratiğini Türkçe ile yapamaz hale gelmektedir. Bu durum, Türkçenin bir bilim dili olarak gelişmesini engellediği gibi, bireyin kendi toplumuna yabancılaşmasına yol açmaktadır. Yabancı dille eğitim, öğrenciyi o dilin ait olduğu ülkenin akademik ve endüstriyel dünyasına göbekten bağlamaktadır. Almanca veya Fransızca fizik, kimya öğrenen bir öğrenci için en doğal akademik devam yolu o ülkelerdeki bir üniversitedir; çünkü Türkiye'deki üniversite sınavı ve bilim dili terminolojisi ona yabancı kalmaktadır. Böylece "yabancı dille eğitim", "müstakbel nitelikli göçmenleri" doğrudan batı sistemine entegre eden yapay bir köprü vazifesi görmektedir.
Dünyanın gelişmiş hiçbir ülkesinde (Almanya, Fransa, Japonya vb.) kendi vatandaşlarına yönelik temel ilk ve ortaöğretim devlet okullarında yabancı dille eğitim yapılmamaktadır. Bu ülkeler yabancı dilleri en üst düzeyde öğretmekte (yabancı dil eğitimi), ancak fen ve matematik de dahil tüm eğitimi kendi ulusal dillerinde vermektedir. Türkiye'deki imtiyazlı yabancı okulların "yabancı dille eğitim" ısrarı, bilimsel bir zorunluluktan ziyade, kültürel hegemonya kurma ve insan kaynağını devşirme stratejisinin bir parçasıdır.
Kaldı ki, veliler yabancı dilde eğitimi bir modernlik ve bilimsellik ölçüsü olarak kabul etme aşamasına kadar getirilmişlerdir.
Yabancı devletlerce finanse edilen eğitimin yol açtığı kültürel gerilimler, zaman zaman doğrudan kurum içi krizlere de yansımaktadır. Bunun en somut örneği, 2016 yılında İstanbul Erkek Lisesi'nde yaşanan "Noel krizi"dir. Okulun Alman Bölümü idaresinin derslerde Hristiyanlık propagandası sayılabilecek dini ve kültürel ögeleri müfredat dışı bir biçimde yoğunlaştırdığı iddiası üzerine, okulun Türk yönetimi Noel dersleri ve etkinliklerine kısıtlama getirmiş, okul korosunun Alman Başkonsolosluğu'ndaki geleneksel Noel konserine katılmasına izin vermemiştir. Bu durum Almanya'da diplomatik ve siyasi bir tepki dalgasına yol açmış, iki ülke arasındaki 1957 Kültür Anlaşması'nın ihlal edildiği savunulmuştur. Bu kriz, yabancı dille eğitim veren ve yabancı öğretmenlerin egemen olduğu kurumların, pedagojik birer eğitim yuvası olmanın ötesinde, yabancı devletlerin kültürel nüfuz alanlarını koruma ve genişletme mevzileri olarak görüldüğünü açıkça gözler önüne sermektedir.
Sonuç ve Politika Önerileri
Türkiye Cumhuriyeti'nde son dönemde gündeme gelen yabancı ve elçilik okulları krizi, sıradan bir bürokratik denetim meselesi değil, doğrudan bir ulusal egemenlik, anayasal düzen ve eğitim güvenliği davasıdır. 1924 yılında yürürlüğe giren Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun temel felsefesi, Türkiye sınırları içinde eğitim gören her bir Türk vatandaşının devletin milli gözetimi altında ve eşit şartlarda eğitilmesini öngörmektedir. Diplomatik dokunulmazlıkların arkasına sığınarak denetimden kaçan, müfettiş kabul etmeyen ve Türk çocuklarını tamamen yabancı bir kültürel potada eriten elçilik okullarının varlığı kabul edilemez bir imtiyaz ve anayasal ihlal teşkil etmiştir.
Millî Eğitim Bakanlığı'nın 2024 yılında başlattığı kararlı duruş ve uygulamaya koyduğu tedbirler, bu kuralsız ve sömürge tipi eğitim anlayışına karşı atılmış tarihi bir adımdır. Fransa ve Almanya gibi devletlerin, Türkiye'nin egemenlik haklarına saygı duyarak MEB denetimini kabul etmek ve yasal sınırlara çekilmek zorunda kalması, milli devlet duruşunun uluslararası arenadaki başarısını göstermektedir.
Türkiye’nin gelecekte bu tür krizlerle tekrar karşılaşmaması ve parlak beyinlerini "müstakbel nitelikli göçmen" olarak batılı ülkelere kaptırmaması için şu stratejik adımların atılması elzemdir:
Hukuki Boşlukların Giderilmesi: İstanbul Erkek Lisesi gibi devlet okullarında uygulanan yabancı programların de facto (fiili) durumdan çıkarılarak, ulusal egemenliği ve Tevhid-i Tedrisat'ı zedelemeyecek net, şeffaf ve sınırları belirlenmiş yasal düzenlemelere kavuşturulması gerekmektedir.
Mütekabiliyetin Tavizsiz Uygulanması: Yabancı devletlerin Türkiye’de okul açma veya müfredat yürütme taleplerine, ancak ve ancak aynı hakların o ülkelerde yaşayan Türk vatandaşlarına da (Türk okulları açılması ve Türkçe müfredat hakkı olarak) tanınması şartıyla izin verilmelidir.
"Yabancı Dil Eğitimi"ne Geçiş: Devlet okullarında "yabancı dille eğitim" modelinden vazgeçilmeli; bunun yerine öğrencilere yabancı dilleri en üst düzeyde öğreten "yabancı dil eğitimi" modelleri ikame edilmelidir.
Beyin Göçünün Önlenmesi ve Teşvik Mekanizmaları: Çift diploma veren okullardan mezun olan üstün yetenekli gençlerin yurt dışına gitmelerini engellemek veya geri dönüşlerini sağlamak amacıyla yurt içinde cazip akademik ve endüstriyel araştırma merkezleri (TÜBİTAK, ASELSAN, TEKNOKENT'ler bünyesinde özel statüler) kurulmalı, beşerî sermayenin sömürülmesinin önüne geçilmelidir.
Toplam Okunma Sayısı : 198