TBMM NEYİ ONAYLADI?

TBMM NEYİ ONAYLADI?

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 8
Terörsüz Türkiye Yasası gerçekte ne getiriyor? PKK için af var mı, Öcalan serbest kalıyor mu, federalizm yolu açılıyor mu? Kanunun hukuki içeriği ve riskleri.

TERÖRSÜZ TÜRKIYE YASASININ HUKUKİ İÇERİĞİ, SİYASİ RİSKLERİ VE MUHTEMEL SONUÇLARI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 10 Ağustos 2026 tarihinde kamuoyunda “Terörsüz Türkiye” veya “Çerçeve Yasa” olarak anılan Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanunu 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oyla kabul etti. Düzenleme daha yasalaşma sürecinin başından itibaren birbirinden son derece farklı değerlendirmelere konu oldu. Bir kesim bunu kırk yılı aşkın terör sorununun sona erdirilmesi bakımından tarihî bir fırsat olarak görürken, başka bir kesim “PKK affı”, “Öcalan’a özgürlük”, “federalizmin ilk adımı”, “bölünme yasası” ve hatta “yeni Sevr” gibi kavramlarla değerlendirdi. Bunun karşısında, düzenlemeyi Kürt meselesinin siyasi ve toplumsal boyutlarını çözmekte yetersiz bulan görüşler de ortaya çıktı.

 

Bu tartışmada sağlıklı bir sonuca ulaşabilmek için üç farklı düzlemi birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, kanunun bugün açıkça ne düzenlediğidir. İkincisi, mevcut hükümlerden ileride hangi siyasi ve hukuki sonuçların doğabileceğidir. Üçüncüsü ise kanun metninde bulunmamakla birlikte siyasi aktörlerin bu süreci hangi yöne taşımaya çalışabileceğidir. Bu ayrım yapılmadığında ya henüz gerçekleşmemiş ihtimaller olmuş bitmiş gerçekler gibi sunulmakta ya da geleceğe ilişkin bütün riskler “kanunda böyle bir madde yok” denilerek gereğinden fazla küçümsenmektedir.

 

Kanunun gerçek mahiyeti bu iki uç yaklaşım arasında aranmalıdır.

 

Kanunun Temel Mantığı: Önce Tasfiye, Sonra Hukuki Geçiş

 

Düzenlemenin en önemli hükmü birinci maddede yer almaktadır. Kanunda öngörülen özel hukuki mekanizmaların uygulanabilmesi için PKK/KCK’nın ve onunla bağlantılı oluşumların fiilî varlıklarına son verdiklerinin ve kontrollerindeki silah ve mühimmatı teslim ettiklerinin güvenlik kurumları tarafından tespit edilmesi öngörülmektedir. Bu durumun Millî Güvenlik Kurulu tarafından teyit edilmesi ve ilgili kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasıyla özel geçiş rejimi işler hâle gelecektir.

 

Dolayısıyla kanunun sistematiği, “önce hukuki taviz veya af, sonra silah bırakma” biçiminde kurulmamıştır. Metnin açık sıralaması, önce örgütsel tasfiye ve silahların teslim edilmesi, ardından belirli hukuki kolaylıkların uygulanmasıdır.

 

Bu husus, önceki yazılarımızda da üzerinde durduğumuz temel ayrımlardan biriyle örtüşmektedir. “Bu Raporlardan Barış Çıkar mı?” ve “Terörsüz Türkiye Sürecinde İktidarın Yaklaşımı Nedir?” başlıklı değerlendirmelerimizde, geçmiş çözüm süreçlerinden farklı olarak yeni yaklaşımın silahlı örgütle bir statü pazarlığından ziyade örgütün tasfiyesini hedefleyip hedeflemediğinin belirleyici olacağını ifade etmiştik. Mevcut kanunun lafzı, en azından teorik düzeyde, “önce silahsızlanma” modeline daha yakındır.

 

Bununla birlikte asıl sınav uygulamada ortaya çıkacaktır. Kanundaki “PKK/KCK ve bununla bağlantılı her türlü oluşum” ifadesi özellikle önemlidir. Türkiye’deki kadroların silah bırakmasına rağmen Suriye veya Irak’taki bağlantılı silahlı yapıların varlığını koruması hâlinde “örgütün fiilî varlığı sona ermiştir” denilip denilemeyeceği sürecin en kritik meselelerinden biri olacaktır. Önceki yazılarımızda PKK’nın yalnızca Türkiye içerisindeki kadrolardan ibaret olmadığı, bölgesel örgütlenme ve finans altyapısı dikkate alınmadan yapılacak bir tasfiye değerlendirmesinin eksik kalacağı vurgulanmıştı. Kanun bu kaygıyı kelime düzeyinde karşılamaktadır; ancak uygulamanın da aynı genişlikte olup olmayacağını bugünden söylemek mümkün değildir.

 

Af Tartışması: İki Uç Söylem de Eksik

 

Kanunla ilgili tartışmaların merkezindeki kavramlardan biri “af”tır. İktidar çevrelerinden gelen “bu bir af yasası değildir” değerlendirmesi ile bazı muhalif çevrelerin “bütün teröristler affediliyor” iddiası, farklı yönlerden olmak üzere, düzenlemenin gerçek niteliğini tam olarak açıklamamaktadır.

 

Kanun klasik anlamıyla genel ve koşulsuz bir af düzenlememektedir. Bütün suçları tek seferde ortadan kaldıran ve bütün cezaları doğrudan sona erdiren bir sistem bulunmamaktadır. Buna karşılık soruşturma ve kovuşturmaların suçun niteliğine göre beş veya on yıl ertelenmesi, kesinleşmiş bazı cezaların infazının yine beş veya on yıl süreyle ertelenebilmesi ve bu sürenin yeni bir terör suçu işlenmeden tamamlanması hâlinde soruşturmanın veya davanın ortadan kalkmasına, kesinleşmiş cezanın ise infaz edilmiş sayılmasına kadar ulaşan sonuçlar öngörülmektedir.

 

Dolayısıyla kanunda ciddi bir ceza hukuku avantajı bulunduğu tartışmasızdır. Özellikle kesinleşmiş bir cezanın cezaevinde tamamen infaz edilmeden belirli koşullar sonunda infaz edilmiş sayılması, “koşullu özel af” tartışmasını hukuken anlaşılır kılmaktadır. Buna karşılık bu mekanizmanın “bütün terör suçlularının şartsız ve derhal affı” şeklinde sunulması da yanlıştır.

 

Kanunu en doğru biçimde, tam silahsızlanmaya ve yeniden terör suçu işlememeye bağlanmış özel bir geçiş ve infaz rejimi olarak tanımlamak mümkündür.

 

Burada muhalefetin üzerinde durduğu bazı hususlar gerçekten ciddidir. Örgüt faaliyeti kapsamında işlenen kasten öldürme suçlarının ve belirli ağırlaştırılmış müebbet veya müebbet mahkûmiyetlerinin kapsam dışında tutulması önemli olmakla birlikte, terör faaliyetleri sırasında işlenebilecek bütün ağır suçlar kasten öldürmeden ibaret değildir. Öldürmeye teşebbüs, ağır yaralama, adam kaçırma ve benzeri suçların hukuki durumunun nasıl değerlendirileceği somut uygulamada önem kazanacaktır.

 

Ayrıca kanundan yararlanabilmek için açık bir “pişmanlık” şartının aranmaması, toplumsal adalet duygusu bakımından tartışmaya açıktır. Devletin önceliği bireyleri ideolojik itirafa zorlamak yerine örgütün kolektif biçimde silahsızlandırılması olabilir. Bununla birlikte şehit ailelerinin, gazilerin ve doğrudan terör mağdurlarının “pişmanlık göstermeyen bir fail neden bu kadar önemli bir hukuki avantajdan yararlanıyor?” sorusu meşrudur. Toplumsal barış, mağdurların adalet duygusu yok sayılarak sürdürülebilir hâle getirilemez.

 

Öcalana Af veya Özgürlük Getiriliyor mu?

 

Kanunla ilgili en yaygın iddialardan biri Abdullah Öcalan’ın affedileceği veya serbest bırakılacağıdır. Mevcut metinde bunu sağlayan bir hüküm bulunmamaktadır. Kanunda Öcalan’a özgü bir af maddesi olmadığı gibi, “umut hakkı” veya tahliye mekanizması da düzenlenmemiştir. Aksine geçmiş tarihli ağırlaştırılmış müebbet ve müebbet mahkûmiyetlerine ilişkin istisnalar, mevcut düzenlemenin Öcalan’ın mahkûmiyetini doğrudan değiştirmediğini göstermektedir.

 

Bu nedenle “TBMM Öcalan’ı affetti” ifadesi bugünkü kanunun hukuki içeriğine uygun değildir.

 

Bununla birlikte buradan gelecekte Öcalan’ın cezaevi şartları veya hukuki statüsünün hiçbir şekilde tartışılamayacağı sonucu da çıkarılamaz. Türkiye’de gelecekte başka bir kanun çıkarılması veya farklı bir hukuki düzenleme yapılması teorik olarak mümkündür. Fakat henüz yapılmamış bir düzenlemeyi mevcut kanunun içinde varmış gibi değerlendirmek başka, ileride böyle bir siyasi talebin gündeme gelebileceğini söylemek başkadır.

 

Nitekim Rûdaw’a yansıyan son örgüt açıklamaları bu ayrımı göstermektedir. PKK yöneticileri tam silahsızlanmanın ilerlemesini Öcalan’ın çalışma ve yaşam koşullarında değişiklik yapılması ve siyasi katılım alanlarının genişletilmesi gibi yeni taleplerle ilişkilendirmektedir. Dolayısıyla örgüt kanadı, mevcut yasayı nihai bir çözüm olarak görmek yerine yeni düzenlemeler talep etmektedir. Bu durum aynı zamanda kanunun Öcalan’a hâlihazırda af veya özgürlük sağlamadığını da dolaylı biçimde göstermektedir.

 

Buradaki daha önemli mesele, sürecin sıralaması üzerindeki anlaşmazlıktır. Kanun önce silahsızlanma ve örgütsel tasfiye, daha sonra hukuki geçiş öngörürken; örgüt çevrelerinden gelen bazı açıklamalar önce yeni siyasi veya hukuki adımlar, daha sonra tam silahsızlanmanın tamamlanması yönündedir. Eğer bu yaklaşım sürdürülürse Türk devletinin kanuna sadık kalıp kalmayacağı temel sınav olacaktır. Tam tasfiye gerçekleşmeden “tam tasfiye gerçekleşmiştir” kararı verilmesi, kanunun en önemli güvenlik koşulunu anlamsızlaştırır.

 

Federalizm, Sevr ve İlk AdımMeselesi

 

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın “yeni Sevr” değerlendirmesi, Millet Partisi Genel Başkanı Cuma Nacar’ın “bölünme yasası” nitelemesi ve benzeri eleştiriler kamuoyunda geniş yankı buldu. Bu eleştirilerin iki ayrı düzeyde ele alınması gerekir.

 

Birinci düzey kanunun bugünkü hukuki içeriğidir. Mevcut metinde federal devlet düzeni, eyalet sistemi, özerk Kürt bölgesi, ayrı bir egemenlik alanı, Türkiye’nin sınırlarının değiştirilmesi, Türkçenin resmî dil niteliğinin kaldırılması veya bağımsız Kürt devletine ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına ilişkin Anayasa hükümleri de yürürlüktedir.

 

Ancak bununla tartışmanın kapatılması da doğru olmaz. Çünkü “kanunda bugün federalizm var mı?” sorusu ile “bu kanun ileride federalizm veya farklı siyasi statü taleplerinin başlangıç noktalarından birine dönüşebilir mi?” sorusu aynı değildir.

 

Öcalan’ın “Bin kilometrelik yürüyüş bir adımla başlar” yaklaşımı tam olarak ikinci soruya işaret etmektedir.

 

Siyasi süreçler yalnızca hukuki metinlerden oluşmaz. Bir düzenleme emsal yaratabilir, aktörlerin beklentilerini değiştirebilir ve bir sonraki talep için referans noktası hâline gelebilir. PKK veya çevresindeki siyasi yapılar bugünkü kanunu nihai çözüm değil, daha ileri hedeflerin ilk kazanımı olarak yorumlayabilirler. Dış aktörlerden bazılarının da bölgedeki Kürt siyasi yapılanmalarını kendi jeopolitik amaçları doğrultusunda desteklemeye devam edeceği ihtimali tümüyle dışlanamaz.

 

Bununla birlikte burada önemli bir analitik sınır bulunmaktadır. PKK’nın ABD ve Avrupa Birliği gibi aktörler tarafından terör örgütü olarak kabul edilmesi ama zaman zaman da silah yardımına varan ilişkilerde bulunması insanların kafasını karıştırmakta ve tereddüte götürmektedir. Elbette devletlerin bölgesel politikaları çoğu zaman ideolojik amaçlardan çok değişken çıkar hesaplarına dayanır.

 

Ancak en olumsuz varsayımı kabul ederek, bazı örgütsel ve dış aktörlerin uzun vadede özerklik, federatif statü veya bağımsızlık hedeflediğini düşünsek bile, mevcut kanun onların bu hedeflerini hukuken otomatik hâle getirmemektedir.

 

Burada hukuki kaygan zemin ile siyasi kaygan zemin arasında ayrım yapılmalıdır.

 

Mevcut kanun hukuken geri dönüşü olmayan bir federalizm yolu açmamaktadır. TBMM’nin kanun koyma, değiştirme ve kaldırma yetkisi devam etmektedir. Devletin üniter yapısı anayasal güvence altındadır. Yeni bir talebin gündeme gelmesi, o talebin kabul edilmesini zorunlu kılmaz.

 

Buna karşılık siyasi kaygan zemin ihtimali bütünüyle yok değildir. Eğer silahlı bir yapı, tam olarak yükümlülüklerini yerine getirmeden her aşamada yeni bir kazanım elde edebildiğini görürse, sonraki talebi yükseltmek rasyonel bir strateji hâline gelebilir.

 

Dolayısıyla “ilk adım” eleştirisi, mevcut kanunun içinde federalizm bulunduğu iddiasına dönüştüğünde zayıflamakta; fakat “yanlış uygulanırsa yeni talepleri teşvik edebilir” biçiminde kurulduğunda dikkate alınması gereken bir risk analizine dönüşmektedir.

 

Almaya Alışanlarve Talep Enflasyonu Riski

 

Daha önce yayımladığımız “Almaya Alışanlar” yazısında üzerinde durulan mekanizma, sürekli ve karşılıksız kazanımların zaman içerisinde beklentiye, beklentinin de hak edilmişlik algısına dönüşebilmesiydi. Bu yaklaşımı mevcut sürece aktarırken etnik genellemelerden özellikle kaçınmak gerekir. Buradaki mesele “Kürtlerin almaya alışması” değildir. Her toplumda ve her siyasi yapıda benzeri bir teşvik problemi ortaya çıkabilir.

 

Mesele, karşılaşılan teşvik yapısıdır.

 

Bir örgüt veya siyasi hareket, önceki yükümlülüklerini tam olarak yerine getirmeden yeni taleplerinin karşılandığını görürse, elde edilen her kazanım sonraki pazarlığın başlangıç noktası hâline gelebilir. Bugün A elde edilir, yarın A olağan kabul edilerek B talep edilir; B de gerçekleştiğinde A+B yeni normal hâline gelir ve C gündeme gelir. Siyasal alanda buna bir tür “talep enflasyonu” denilebilir.

 

Bu risk özellikle terörle mücadele bağlamında önemlidir. Çünkü silahlı mücadelenin siyasi kazanım üretmesi hâlinde yalnız mevcut örgüt değil, gelecekte ortaya çıkabilecek başka radikal hareketler de benzer bir yöntemden sonuç alınabileceğini düşünebilir.

 

Ancak aynı süreç tam ters yönde bir öğrenme de yaratabilir. Devlet hukuki kolaylıkları gerçek ve doğrulanabilir silahsızlanmaya bağlar, şartlar yerine gelmeden yeni avantaj sağlamaz, yeniden teröre dönenlerin haklarını kaybettirir ve demokratik reformları silahlı örgütle pazarlığın değil bütün vatandaşlara ilişkin genel hukuk politikasının konusu hâline getirirse, ortaya çıkan mesaj farklı olacaktır: Silah siyasi kazanç sağlamamakta, silahsızlanmak ve hukuk düzenine dönmek ise bireye yeni bir hayat imkânı sunmaktadır.

 

Dolayısıyla mevcut kanunun talep enflasyonunu mu yoksa silahlı mücadelenin getirisizleşmesini mi teşvik edeceği büyük ölçüde uygulamanın niteliğine bağlıdır.

 

Kanunun kurduğu Kurulun ileride gerekli gördüğü adlî, idarî ve yasal düzenlemeleri talep edebilmesine ilişkin hüküm bu açıdan ayrıca izlenmelidir. Bu yetki federalizm anlamına gelmediği gibi Kurula anayasa veya kanun yapma yetkisi de vermemektedir. Bununla birlikte süreç içerisinde yeni düzenlemelerin gündeme gelebileceğini hukuken kabul eden açık uçlu bir mekanizma oluşturmaktadır. “İlk adım” yaklaşımının kanun metnindeki en anlamlı dayanaklarından biri aranacaksa, sembolik Sevr benzetmelerinden çok bu takip mekanizmasına bakmak gerekir.

 

Sosyal Psikoloji ve Yanlış Normların Yerleşmesi

 

Kanunun sonuçları yalnızca hukuk ve güvenlik alanıyla sınırlı olmayacaktır. Toplumun kanunun ne yaptığına ilişkin algısı da sürecin geleceğini etkileyebilir.

 

Sosyal psikoloji literatüründe aynı iddianın sürekli tekrarlanmasının zaman içerisinde daha doğruymuş gibi algılanabildiğini gösteren “yanıltıcı doğruluk etkisi” uzun süredir bilinmektedir. Benzer biçimde insanlar toplumun geri kalanının ne düşündüğünü hatalı değerlendirebilir ve gerçekte çoğunlukta olmayan bir görüşü hâkim norm zannedebilirler.

 

Terörsüz Türkiye tartışmasında bu mekanizma iki yönde çalışabilir.

 

Örgüt çevrelerinin sürekli olarak “devleti geri adım attırdık”, “ilk kazanımı aldık, sıra özerklikte” veya “Türkiye taleplerimizi kabul etmeye başladı” propagandası yapması, gerçekte kanunda bulunmayan sonuçların örgüt tabanında kazanılmış haklar olarak algılanmasına yol açabilir. Böyle bir algı yeni talepleri teşvik edebilir.

 

Buna karşılık muhalif çevrelerde sürekli “Türkiye bölündü”, “Sevr uygulandı”, “federalizm kabul edildi” veya “Öcalan serbest bırakıldı” ifadelerinin kullanılması da toplumun başka bir kesiminde yine kanunda bulunmayan sonuçların gerçekleşmiş olduğu kanaatini oluşturabilir.

 

Daha tehlikelisi, iki anlatının birbirini beslemesidir. Bir taraf “kazandık” dedikçe diğer taraf “öyleyse biz kaybettik” diye düşünebilir. İkinci taraf “devlet bölünüyor” dedikçe birinci taraf gerçekten beklediğinden daha büyük bir siyasi kazanım elde ettiğine inanabilir. Böylece hukuken var olmayan bir durum, karşılıklı propaganda yoluyla sosyal gerçeklik algısına dönüşebilir.

 

Bu nedenle devletin süreç boyunca açıklık sağlaması yalnızca demokratik bir gereklilik değil, güvenlik politikası bakımından da önemlidir. Kaç örgüt mensubunun silah bıraktığı, kaç silah ve mühimmatın teslim edildiği, bunların nasıl doğrulandığı, hangi bağlantılı yapıların tasfiye edilmiş kabul edildiği, kanundan kaç kişinin ve hangi suç kategorilerinden yararlandığı mümkün olan en yüksek ölçüde açıklanmalıdır.

 

Belirsizlik arttıkça söylenti ve propaganda güçlenir. Şeffaflık bu nedenle yalnızca hesap verebilirliğin değil, yanlış toplumsal norm oluşmasının da panzehiridir.

 

Siyasi Partilerin Yaklaşımları ve Eleştirilerin Dayanakları

 

Kanun TBMM’de oldukça geniş bir çoğunlukla kabul edilmiştir. AK Parti ve MHP’nin yanı sıra DEM Parti ve çeşitli muhalefet partilerinden de kabul oyları gelmiş, İYİ Parti ret yönünde tutum almış, Yeniden Refah Partisinin dört milletvekili çekimser kalmış, Saadet Partisinin tek milletvekili kabul oyu kullanmıştır.

 

Bu tablo kanunun mutlaka doğru olduğunu göstermez. Parlamento çoğunluğu bir düzenlemenin hatasız olduğunun kanıtı değildir. Bununla birlikte 467 milletvekilinin tamamının aynı gizli siyasi hedef doğrultusunda hareket ettiğini varsaymak da gerçekçi değildir. Farklı partiler aynı düzenlemeye farklı gerekçelerle destek verebilir.

Zafer Partisi ve Millet Partisinin eleştirileri açısından da benzer bir ayrım yapılmalıdır. Bu partilerin, geçmiş çözüm sürecinde yaşananların tekrar edilebileceği, devletin taviz verdikçe yeni taleplerle karşılaşabileceği ve sürecin zaman içerisinde siyasi statü tartışmalarına kayabileceği yönündeki kaygıları tamamen anlamsız değildir. Türkiye’nin 2013-2015 dönemindeki tecrübesi, örgütün silahlı kapasitesini koruduğu bir sürecin ağır sonuçlarını göstermiştir.

 

Buna karşılık “mevcut kanun federalizmdir”, “Sevr yasalaşmıştır” veya “Türkiye bölünmüştür” gibi ifadeler bugünkü metinle doğrudan doğrulanamayacağı gibi, biraz önce ifade edildiği gibi, düşmanın ekmeğine bal sürmeye de yarayabilir. Bu söylemler, mevcut düzenlemenin hukuki içeriğini tarif etmekten çok gelecekte yaşanmasından endişe edilen bir zincirleme süreci ifade etmektedir.

 

Kanunun referanduma götürülmesi gerektiği yönündeki yaklaşım ise siyasi bakımdan anlaşılabilir olmakla birlikte teknik açıdan sorunludur. Türkiye’nin mevcut anayasal düzeninde ulusal referandum esas olarak anayasa değişiklikleri bakımından düzenlenmiştir. Sıradan bir kanunun TBMM tarafından kabul edilmesinin ardından doğrudan halkoyuna sunulmasını sağlayan genel bir referandum kurumu bulunmamaktadır.

 

Ayrıca kanun son derece teknik ve çok boyutludur. Referandumda halka “Terör bitsin mi?”, “Silah bırakanlara infaz kolaylığı verilsin mi?” veya “Kasten öldürme dışındaki bazı suçlar da geçiş sisteminden yararlansın mı?” sorularından hangisinin yöneltileceği ayrı bir problemdir. Birbiriyle bağlantılı fakat farklı hukuki meseleleri tek bir “evet-hayır” sorusuna indirmek, demokratik meşruiyeti artırırken içeriğin anlaşılmasını zorlaştırabilir.

 

Terörün sona ermesini desteklemekle birlikte uygulamanın, hukuk devletinin ve toplumsal barışın sürekli denetlenmesi gerektiğini savunan yaklaşım ise makul kabul edilebilir.

 

Dolayısıyla muhalif partilerin bütün eleştirilerini yalnız “siyasi düşmanlık” veya “kendileri dışındaki herkesi hain görme eğilimi” ile açıklamak isabetli değildir. Gerçek güvenlik kaygıları, geçmiş tecrübeler ve mağdur adaleti hassasiyeti bulunmaktadır. Bunun yanında siyasi rekabetin ve seçmen mobilizasyonunun söylemleri sertleştirdiği de açıktır. Teknik itirazlarla sembolik siyasi söylemleri birbirinden ayırmak gerekir.

 

Önceki Yazılarımız Açısından Yasanın Yeri

 

Daha önce yayımladığımız değerlendirmelerin temel çizgisi, terör sorunuyla Kürt vatandaşların demokratik haklarının birbirinden ayrılması gerektiği yönündeydi. “Kürt Sorunu mu, Sorunlu Kürtler mi?”, “Kürtler Tuzağa Düşmemeli”, “Yanlış Teşhisle Doğru Tedavi Olmaz” ve ilgili diğer yazılarda, Türkiye’deki Kürt vatandaşların bir terör örgütünün siyasi temsil alanına hapsedilmesinin hem Türkiye hem de Kürtler açısından büyük hata olacağı savunulmuştu.

 

Mevcut kanun bu yaklaşımı tamamen karşılamamakla birlikte, örgütsel tasfiyeyi doğrudan etnik veya anayasal statü pazarlığına bağlamaması bakımından önemli ölçüde örtüşmektedir.

 

Buna karşılık kanun bazı bakımlardan önceki uyarılarımızın gerisinde kalmaktadır. Açık pişmanlık şartının bulunmaması, ağır suçların kapsamının yeterince dar olup olmadığı, beş ve on yıllık infaz sonuçlarının genişliği, Kurulun gelecekte yeni düzenlemeler talep edebilmesi ve terörün uyuşturucu, finans, kaçakçılık ve uluslararası propaganda ağlarının tasfiyesinin kanunun merkezinde yer almaması dikkatle izlenmesi gereken konulardır.

 

“Narko-Terör ve PKK” yazısında vurguladığımız üzere, örgütün yalnız silahlı kadrolarının değil ekonomik ve suç altyapısının da çözülmesi gerekir. Silahlarını teslim eden fakat finans, propaganda, haraç veya uyuşturucu ağlarını koruyan bir yapılanmanın gerçek anlamda tasfiye edildiğinden söz edilemez.

 

Türkiye Açısından Fırsat ve Risk

 

Bütün bu çekincelere rağmen mevcut süreç Türkiye açısından önemli bir fırsat da yaratabilir.

 

PKK’nın kurucusu yani terörist başı silahlı mücadelenin sona ermesine yönelik çağrı yapmış, TBMM ise silah bırakan ve hukuk düzenine dönmek isteyen kişiler için önemli bir geçiş yolu oluşturmuştur. Buna rağmen örgütün tamamı veya bağlantılı yapılar şiddeti sürdürürse, terörün meşruiyet iddiası önceki dönemlere göre daha da zayıflayacaktır.

 

Bu noktada “bundan sonra hiçbir devlet veya uluslararası aktör örgüte destek veremez” demek gerçekçi olmaz. Uluslararası siyaset yalnız hukuk ve ahlak ilkeleriyle değil, jeopolitik çıkarlarla yürütülmektedir. Özellikle Suriye sahasındaki tecrübeler bunu açık biçimde göstermiştir.

 

Ancak Türkiye’nin gerçekten barışçıl ve hukuka dayalı bir çıkış yolu sunduğunu gösterebilmesi, buna rağmen şiddeti sürdüren yapılar karşısında diplomatik meşruiyetini ciddi biçimde güçlendirecektir. Örgütün “başka seçeneğimiz yoktu” iddiası zayıflarken Türkiye’nin terör finansmanı, diplomatik baskı, güvenlik operasyonları ve uluslararası iş birliği bakımından eli güçlenebilir.

 

Kanundan yararlanıp yeniden teröre dönen kişiler bakımından da düzenlemede önemli bir güvenlik mekanizması bulunmaktadır. Erteleme süresinde yeni bir terör suçunun işlenmesi hâlinde hukuki avantajların ortadan kaldırılması ve eski dosyanın yeniden devreye girmesi söz konusudur. Devletin verdiği mesaj, “silahı bırak ve hukuk içerisinde kal; yeniden teröre dönersen hem yeni suçunun hem de eski dosyanın sonuçlarıyla karşılaşırsın” şeklindedir.

 

Ancak kalıcı güvenlik yalnız ceza tehdidiyle sağlanamaz. Örgütün finans, propaganda, uyuşturucu, haraç, insan kaynağı ve bölgesel lojistik altyapısı gerçek anlamda tasfiye edilmeden birkaç bin kişinin bireysel durumunu düzenlemek terör sorununu ortadan kaldırmaya yetmez.

 

Sonuç

 

TBMM’nin kabul ettiği kanunun ne olduğunu anlamak için hem abartılı iyimserlikten hem de gerçekleşmemiş ihtimalleri bugünün gerçeği gibi sunan karamsarlıktan uzak durmak gerekir.

 

Mevcut kanun federalizm değildir. Türkiye’nin üniter yapısını değiştirmemekte, özerk veya bağımsız bir Kürt devleti kurmamakta, Abdullah Öcalan’ı affetmemekte ve Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini herhangi bir örgütle paylaşmamaktadır.

 

Buna karşılık kanun önemsiz bir düzenleme de değildir. PKK/KCK ve bağlantılı oluşumların tasfiyesine bağlı olarak ciddi soruşturma, kovuşturma ve infaz sonuçları yaratan istisnai bir geçiş rejimi getirmektedir. Bu yönüyle “hiç af yoktur” söylemi de “herkes koşulsuz affedildi” söylemi kadar eksiktir.

 

Federalizm ve “yeni Sevr” kaygıları bugün kanun metninin doğrudan sonucu değildir. Ancak “bin kilometrelik yürüyüş bir adımla başlar” düşüncesinin işaret ettiği siyasi risk tamamen göz ardı edilemez. Bu kanun, örgütün veya başka aktörlerin daha ileri talepleri için bir referans noktası hâline getirilmeye çalışılabilir. Bunun gerçekleşmesi ise otomatik veya geri dönüşü olmayan bir süreç değildir.

 

Türk devleti yeni talepleri kabul etmek zorunda değildir. Kanunlar değiştirilebilir, yeni talepler reddedilebilir ve anayasal sınırlar korunabilir. Asıl risk hukuki zorunluluktan çok siyasi teşvik mekanizmasındadır. Devlet, örgütün yükümlülükleri gerçekleşmeden sürekli yeni kazanımlar sağlarsa talep enflasyonu doğabilir. Buna karşılık tam silahsızlanmayı ödüllendirip silahlı tehdidin siyasi sonuç üretmesine izin vermezse tam tersi bir sonuç, yani silahlı mücadelenin getirisizleşmesi ortaya çıkabilir.

Bu nedenle gelecekte yapılabilecek demokratik reformlarda da temel ölçü korunmalıdır. Türk, Kürt veya başka herhangi bir vatandaşın hakkı bir terör örgütünün pazarlık başarısının sonucu olarak verilmemelidir. Türkiye’de yapılması gereken bir demokratik reform varsa, Türkiye Cumhuriyeti bunu bütün vatandaşlarının hakkı olduğu için yapmalıdır. Bir düzenleme yanlışsa da örgüt talep ettiği veya silah tehdidinde bulunduğu için kabul edilmemelidir.

 

Sosyal psikoloji boyutu da en az hukuk kadar önemlidir. Örgüt çevrelerinin “kazandık”, muhalif çevrelerin ise “Türkiye bölündü” söylemlerini sürekli tekrarlaması, hukuken var olmayan sonuçların iki tarafta da gerçekmiş gibi algılanmasına ve zamanla yeni toplumsal normların oluşmasına yol açabilir. Bu nedenle sürecin en önemli güvencelerinden biri şeffaflıktır.

 

Son tahlilde bu kanunun anlamını yalnız 10 Ağustos 2026 tarihinde TBMM’de yapılan oylama belirlemeyecektir. Güvenlik kurumlarının neyi gerçek tasfiye olarak kabul edeceği, MGK’nın hangi şartlarda süreci teyit edeceği, Suriye ve Irak’taki bağlantılı yapıların nasıl değerlendirileceği, örgütün yeni talepleri karşısında devletin hangi noktada duracağı, mağdur haklarının nasıl korunacağı ve devletin kendi koyduğu şartlara ne ölçüde sadık kalacağı belirleyici olacaktır.

 

Bu nedenle mevcut aşamada verilebilecek en dengeli hüküm şudur:

 

Terörsüz Türkiye Yasası, hukuken geri dönüşü olmayan bir federalizm veya bölünme adımı değildir. Bununla birlikte yanlış uygulanması hâlinde yeni taleplerin ve yanlış siyasi beklentilerin başlangıç referanslarından birine dönüşme riski vardır. Aynı yasa, şartları titizlikle uygulanır ve silahlı tehdidin siyasi kazanç üretmesine izin verilmezse, kırk yılı aşan terör sorununda silahın hem içeride hem de uluslararası alanda meşruiyetini ve getirisini önemli ölçüde azaltan tarihî bir çıkış imkânı da sağlayabilir.

 

Hangisinin gerçekleşeceğine kanunun adı değil, uygulaması karar verecektir.

 

Kaynakça

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun görüşmeleri, komisyon raporları ve Genel Kurul tutanakları, 2026.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 10 Ağustos 2026 tarihli açık oylama sonucu.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, özellikle m. 3, m. 4, m. 38, m. 87 ve m. 175.

Fazio, L. K. ve diğerleri, tekrarlanan bilgilerin doğruluk algısına etkisi ve “illusory truth effect” üzerine çalışmalar.

Pluralistic ignorance, yanlış algılanan sosyal normlar ve grup davranışı üzerine güncel sosyal psikoloji literatürü.

Toplam Okunma Sayısı : 193