ATATÜRK OLSAYDI NE YAPARDI?
Bu Makaleyi Dinleyin
1239 SAYILI KANUN’DAN TERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE
“Terörsüz Türkiye” süreci ve bunun hukukî ayağını oluşturan yeni düzenleme tartışılırken en sık başvurulan isimlerden biri yine Mustafa Kemal Atatürk.
Bir tarafta, “Atatürk olsaydı teröristle görüşmez, hepsini imha ederdi” diyenler var. Diğer tarafta ise Atatürk’ün Millî Mücadele sırasında farklı silahlı gruplarla kurduğu ilişkiler hatırlatılarak bugünkü sürece tarihî bir meşruiyet arayanlar.
Elbette Atatürk’ün bugün ne yapacağını tahmin etmek zorunda değiliz. Hatta olur olmaz her konuda Atatürk’ü referans odağına çekmek de doğru değil.
Ama benzer bir mesele karşısında ne yaptığına ilişkin elimizde doğrudan bir kanun var.
Hem de Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasından yalnızca üç yıl sonra çıkarılmış bir kanun:
9 Mayıs 1928 tarihli ve 1239 sayılı “Şark Mıntıkasında Muayyen Vilâyet ve Kazalardaki Ceraim Takibatı ile Cezalarının Tecili Hakkında Kanun.”
Atatürk Cumhurbaşkanıdır. İsmet İnönü Başbakandır. Şeyh Said İsyanı bastırılmış, isyanın lider kadrosu idam edilmiş, bölgede yıllarca süren olağanüstü güvenlik tedbirleri uygulanmıştır.
Ve Cumhuriyet yönetimi tam bu noktada, dağda veya firarda kalanların devlete teslim olmasını kolaylaştırmak amacıyla cezaların ve soruşturmaların ertelenmesini öngören özel bir kanun çıkarmıştır.
Bugünkü tartışma açısından üzerinde durulması gereken tarihî örnek esasen budur.
ŞEYH SAİD’İ BASTIRAN DEVLET; ÜÇ YIL SONRA NEDEN KANUN ÇIKARDI?
1239 sayılı Kanun’un kendisi kadar gerekçesi de dikkat çekicidir.
Hükûmet gerekçesinde, daha önce teslim olan firarilerin kamu davası açılarak hemen yakalanıp tutuklanmasının, hâlâ teslim olmayı düşünen diğer kişiler üzerinde olumsuz etki yaptığı açıkça belirtiliyordu.
Yani çok basit bir güvenlik problemi ortaya çıkmıştı: Devlet, “Teslim ol” diyordu. Fakat teslim olan kişi hemen tutuklanıyorsa dağdaki veya firardaki diğer kişi neden teslim olsun?
1928 Hükûmeti bunun güvenlik politikasının kendi amacını bozduğunu görmüş ve hukuk düzenini buna göre değiştirmişti.
Kanunun gerekçesinde özellikle şu ifade kullanılıyordu: “Kanun herhangi bir cürüm ve kabahatle şaibedar olanları affetmemektedir.”
Ardından amaç açıklanıyordu: olağanüstü hadiseler nedeniyle “doğru yoldan çıkmış”, fakat Cumhuriyet yönetimine itaat edecek kişilere geri dönüş imkânı sağlamak.
Bu nedenle 1239 sayılı Kanun teknik anlamda genel bir af değildi.
Şeyh Said vakasına ve onu takip eden “şekavet hadiselerine” doğrudan veya dolaylı biçimde karışmış olanlar bakımından soruşturma ve cezaların infazı tecil ediliyordu.
Firariler için de açık bir şart konulmuştu:
Kanunun yayımlanmasından itibaren üç ay içerisinde devlete sığınmayanlar bu imkândan yararlanamayacaktı.
Dahası vardı.
Bu imkândan yararlanan kişi belirlenen deneme süresi içerisinde yeniden aynı türden veya daha ağır bir suç işlerse eski dosyası tekrar karşısına çıkacaktı. Buna karşılık süreyi suç işlemeden geçirenlerin eski suçları sonunda “işlenmemiş sayılacaktı.”
Bugünün diliyle söylersek sistem şuna dayanıyordu:
Teslim ol. Devlete yeniden silahlı biçimde meydan okuma. Belirli bir süre hukuk düzeninin içinde kal. Devlet de geçmiş dosyan bakımından sana bir çıkış yolu açsın.
Bu, 1928’in Cumhuriyet yönetiminin tercihidir.
Dolayısıyla “Atatürk döneminde isyana karışan kişi için tek yöntem idamdı veya imhaydı” şeklindeki bir tarih anlatısı doğru değildir.
Ama bunun tam tersi de doğru değildir.
Çünkü aynı 1239 sayılı Kanun’un birinci maddesi, Şeyh Said İsyanı ve sonrasındaki olayların bastırılması sırasında askerî kuvvetler ile devlet memurlarının 23 Kasım 1927’ye kadar “isyanın tenkili” amacıyla yaptıkları fiillerin suç veya kabahat sayılmayacağını hükme bağlıyordu.
Yani aynı kanunun içinde Cumhuriyet’in iki yüzünü birden görmek mümkündür:
Aktif silahlı isyan karşısında son derece sert bir devlet; silahlı mücadele bittikten ve devlet otoritesi kurulduktan sonra ise teslimiyeti teşvik etmek için hukukî çıkış yolları açabilen bir devlet.
1928’DEN 2026’YA: ŞAŞIRTICI BENZERLİK
Şimdi 10 Ağustos 2026’da TBMM tarafından kabul edilen 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanuna bakalım.
Bugünkü düzenlemenin dili, kapsamı ve hukuk tekniği elbette 1928’den çok farklıdır.
Fakat temel mantık bakımından 1239 sayılı Kanun’la şaşırtıcı benzerlikler bulunmaktadır.
7595 sayılı Kanun’un uygulanabilmesi için önce PKK/KCK’nın ve bağlantılı oluşumların fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolündeki bütün silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi, bu tespitin Millî Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilmesi ve kararın Resmî Gazete’de yayımlanması gerekiyor.
Başka bir ifadeyle hukukî kolaylık silahsızlanmanın alternatifi olarak değil, silahsızlanmadan sonraki aşama olarak kurgulanıyor.
Bu nokta önemlidir. Çünkü Komisyon raporunda da “kritik eşik” açık biçimde örgütün bütün unsurlarıyla silah bırakması ve kendisini tasfiye etmesi olarak tanımlanmıştı. Ancak bundan sonra “müstakil ve geçici” bir kanunla silahı ve şiddeti reddeden kişilerin topluma yeniden kazandırılması öngörülüyordu.
Yeni kanun da genel af şeklinde düzenlenmedi.
Kapsama giren bazı soruşturma ve kovuşturmalar beş veya on yıl erteleniyor; kesinleşmiş bazı cezaların infazı da yine beş veya on yıllık sürelerle ertelenebiliyor. Kasten öldürme suçları belirli hükümler bakımından kapsam dışında tutuluyor. Ertelemeden yararlanan kişinin süre içerisinde yeniden terör suçu işlemesi hâlinde ise erteleme kaldırılıyor ve eski hukukî süreç devam ediyor. Süre sorunsuz geçirilirse soruşturma veya kovuşturma bakımından dosyanın kapanmasına, kesinleşmiş ceza bakımından da cezanın infaz edilmiş sayılmasına kadar giden sonuçlar doğabiliyor.
Kanundan yararlanmak isteyen örgüt mensuplarının da gerekli güvenlik tespitinin ardından altı ay içerisinde başvurması gerekiyor.
1928’de bu süre üç aydı. 1928’de “dehalet”, yani devlete sığınma vardı.
2026’da silahların teslimi, örgütsel bağın sona ermesi ve bireysel hukukî başvuru var.
1928’de tekrar suç işleyen tecilden yararlanamıyordu. 2026’da yeniden terör suçu işleyen kişinin ertelemesi kaldırılıyor.
1928’de Hükûmet özellikle “Bu bir af değildir” diyordu. 2026’da kanunun hazırlayıcıları ve TBMM Başkanı yine özellikle “Bu bir genel af değildir” diyor.
Elbette iki kanun aynı değildir. Ama devlet mantığındaki akrabalığı görmemek de mümkün değildir.
ASIL FARK: 1928’DE DEVLET ÖNCE İSYANI BİTİRMİŞTİ
Burada tarihî karşılaştırmanın sınırını da koymak gerekir.
1928’deki düzenleme, Şeyh Said İsyanı askerî olarak bastırıldıktan, lider kadrosu tasfiye edildikten ve bölgede devlet otoritesi yeniden kurulduktan sonra çıkarılmıştır. Ve diğer bir detay; sadece teslim olacaklar için uygulanan bir kanundur.
Bugünkü PKK meselesi ise çok daha uzun süreli, sınır ötesine yayılmış, Irak ve Suriye başta olmak üzere farklı ülkelerde bağlantıları bulunan ve klasik bir yerel isyandan çok daha karmaşık bir güvenlik meselesidir.
Bu nedenle 1239 sayılı Kanun’u bugünkü düzenlemeye birebir şablon yapmak mümkün değildir.
Fakat buradan çıkarılabilecek çok önemli bir ölçü vardır:
Atatürk dönemindeki yumuşama, silahlı otoritenin devamını kabul etmek için değil; silahlı tehdidi tamamen sona erdirmek için kullanılmıştır.
Bugünkü düzenlemenin tarihî açıdan başarısını da sonunda aynı ölçü belirleyecektir.
PKK gerçekten ortadan kalkıyor mu?
Silahlar gerçekten teslim ediliyor mu?
Bağlantılı silahlı yapılar başka isimlerle yaşamaya devam ediyor mu?
Bireyler hukuk düzenine mi dönüyor, yoksa örgüt siyasî ve kurumsal bir aktör olarak mı korunuyor?
Tarihî karşılaştırmanın asıl sorusu budur.
TOPAL OSMAN: DEVLETİN DIŞINDAKİ GÜCÜ DEVLETİN İÇİNE ALMAK
Atatürk’ün silahlı gruplara yaklaşımının başka bir yüzünü Topal Osman örneğinde görmek mümkündür.
Burada başlangıçta bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekir.
Topal Osman, düzenli devlet hiyerarşisinin dışında oluşmuş, kendi adamları ve kendi yerel nüfuzu bulunan güçlü bir milis lideridir. Tartışmalı iş ve işlemleri sebebi ile ‘kanunsuz yapı’ sayılmaları ve akabinde affa uğramaları Osmanlı Hükümeti zamanına denk gelir.
Dolayısıyla bugünkü hukuk kavramlarıyla doğrudan “terör örgütü lideri” veya “isyancı” diye adlandırmak tarihî açıdan zorlama olur. Buna karşılık merkezî devletin dışında fiilî silahlı güç sahibi bir aktör olduğu açıktır.
Mustafa Kemal bu gücü başlangıçta karşısına almak yerine kendi tarafına çekti. Topal Osman Millî Mücadele’ye katıldı; Giresun gönüllülerinden oluşan birlikleriyle görev yaptı, Koçgiri İsyanı’nın bastırılmasına ve Yunan ordusuna karşı savaşlara katıldı. Daha sonra yarbaylığa kadar yükseltildi. Topal Osman ve adamları Mustafa Kemal’in, ardından da Meclis’in korunmasında kullanıldı.
Fakat Topal Osman vakasının ikinci yarısı, birinci yarısından daha öğreticidir.
Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in 1923’te öldürülmesinden Topal Osman ve çevresi sorumlu tutulunca, geçmiş hizmetleri onun için mutlak bir dokunulmazlık oluşturmadı.
Tutuklanmak istendi. Osman Ağa ve adamlarının direnmesi üzerine çatışma çıktı ve Topal Osman öldürüldü. Ardından TBMM onun cesedinin Meclis önünde teşhir edilmesine dahi karar verdi.
Burada Ali Şükrü Bey cinayetinin bütün ayrıntıları ve Topal Osman’ın sorumluluğunun derecesi tarihçiler arasında ayrıca tartışılabilir.
Fakat devlet davranışı bakımından sonuç nettir: Dün kullanılan silahlı güç, bugün devletin üzerinde bir güce dönüşemez.
Başıbozuk Paşaları yazısında ulaştığımız ilke burada bir kez daha karşımıza çıkar:
Liderden yararlanılabilir; fakat devletin yanında ikinci bir silahlı egemenlik oluşturulamaz.
DEİRCİ MEHMET EFE: ÖNCE SİLAHLI GÜCÜ DAĞIT; SONRA AFFET
Bu yaklaşımın Topal Osman’dan daha öte örneği Demirci Mehmet Efe’dir.
Millî Mücadele’nin ilk döneminde Demirci Mehmet Efe’nin silahlı gücünden yararlanıldı. Fakat düzenli ordu kurulunca kendi bağımsız kuvvetini sürdürmesine izin verilmedi.
Mustafa Kemal’in Nutuk’ta anlattığı şekliyle, Refet Bey’in kuvvetleri Demirci Efe’nin üzerine gönderildi; kuvvetleri dağıtıldı ve kendisi kaçtı.
Hikâyenin sonunu ise Mustafa Kemal son derece kısa anlatır: “Efe, çok sonra bize sığınarak affedilmiştir.”
Formül yine aynıdır. Önce bağımsız silahlı yapı ortadan kaldırılmıştır. Ardından teslim olan kişiye geri dönüş yolu açılmıştır. Affedilen şey silahlı egemenlik değildir. Affedilen kişidir.
ATATÜRK’Ü YALNIZCA ‘TENKİL’ ÜZERİNDEN OKUMAK
Elbette Atatürk döneminin yalnızca aflardan ve yeniden kazanma siyasetinden oluştuğunu söylemek de tarihî gerçekliği tersyüz etmek olur.
Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasındaki sertlik ortadadır. Menemen Olayı sonrasında uygulanan sıkıyönetim ve ağır cezalar ortadadır. Dersim’de 1937-1938 döneminde uygulanan son derece ağır askerî politika da ortadadır.
Fakat tam da bu nedenle 1239 sayılı Kanun önemlidir.
Devlet aktif silahlı meydan okumayı bastırabiliyor; fakat meydan okuma kırıldıktan sonra geri kalan kişileri sonsuza kadar dağda tutmayı devlet politikası saymıyordu. Silahı bıraktırmak için hukukî teşvik kullanılabiliyordu. Teslim olana şartlı bir yol açılabiliyordu. Devlete yeniden meydan okumayan kişi topluma döndürülebiliyordu.
O HALDE ‘ATATÜRK OLSAYDI’ NE YAPARDI?
Araştırmacıların cevap vermemesi gereken soru aslında budur.
Çünkü 1938’de ölen bir devlet adamının 2026’daki PKK, Suriye, Irak, ABD, YPG, modern terör hukuku ve bugünkü Türkiye şartlarında tam olarak hangi kanun maddesini destekleyeceğini söylemek mümkün değildir.
Fakat neyi asla yapmayacağını veya kesinlikle yapacağını söylediğini iddia edenlerin önünde artık tarihî bir problem vardır.
“Atatürk teröriste veya isyancıya hiçbir şart altında hukukî kolaylık sağlamazdı” deniliyorsa, 1239 sayılı Kanun ortadadır.
“Atatürk silahlı bir grubun liderinden hiçbir şekilde yararlanmazdı” deniliyorsa, Topal Osman ve Millî Mücadele’nin diğer yerel silahlı aktörleri ortadadır.
“Atatürk teslim olanı asla affetmezdi” deniliyorsa, Demirci Mehmet Efe için kendi kaleminden çıkan cümle ortadadır: “Bize sığınarak affedilmiştir.”
Buna karşılık Atatürk’ü bugünkü her türlü açılımın otomatik destekçisi gibi göstermek de aynı ölçüde yanlıştır.
Çünkü tarihî örneklerin diğer yarısı da ortadadır: Merkezî devletin dışında kalıcı silahlı yapı kabul edilmemiştir. Dünün faydalı silahlı aktörüne sınırsız dokunulmazlık verilmemiştir. Liderin etkisinden yararlanmak, o lidere devlet üzerinde kalıcı siyasî veya askerî egemenlik vermek anlamına gelmemiştir.
Bu nedenle 7595 sayılı Kanun’un Atatürk dönemindeki devlet anlayışıyla mukayesesi yapılacaksa soru “Teröriste kolaylık sağlanıyor mu?” kadar basit kurulamaz.
Daha doğru soru şudur:
Bu hukukî kolaylığın karşılığında devlet ne elde ediyor?
Eğer sonuç bütün silahların teslimi, örgütsel yapının gerçek anlamda ortadan kalkması, mensupların bireyselleştirilerek hukuk düzenine dönmesi ve devletten bağımsız silahlı otoritenin sona ermesi ise bunun Atatürk döneminde tarihî karşılıkları vardır.
Ama örgüt başka isimlerle yaşamaya devam ediyor, silahlı veya siyasî hiyerarşisini koruyor, lideri toplumun veya bir etnik grubun resmî olmayan temsilcisine dönüşüyor ve devlet dışında ayrı bir güç merkezi devam ediyorsa o zaman tarihî benzerlik ortadan kalkar.
Çünkü Mustafa Kemal’in Millî Mücadele’den Cumhuriyet’e uzanan pratiğinde değişmeyen çizgi, herkesi mutlaka cezalandırmak değildir.
Değişmeyen çizgi şudur: Devlet silahlı egemenliğini paylaşmaz.
Toplam Okunma Sayısı : 170