YEMEN’DE BÖLGESEL REKABET VE VEKALET SAVAŞLARI

YEMEN’DE BÖLGESEL REKABET VE VEKALET SAVAŞLARI

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 5
Yemen’deki savaş artık yalnızca ülke içindeki iktidar mücadelesinden ibaret değil. Husilerin toplumsal ve askerî gücü, İran’ın bölgesel stratejisi, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygıları, ABD ve İsrail’in Kızıldeniz çıkarları ile Babülmendep üzerindeki küresel ticaret baskısı aynı denklemde birleşiyor. Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın devreye girmesi ise Yemen krizini daha geniş bir bölgesel güvenlik tartışmasının parçası hâline getiriyor.

HUSİLER, SUUDİ ARABİSTAN, İRAN VE MEKKE İTTİFAKI ARASINDA YENİ GÜVENLİK DENKLEMİ

Arap Baharı sürecinin en derin ve kronikleşen krizlerinden birine sahne olan Yemen, yerel dinamiklerin bölgesel ve küresel güçlerin çıkarlarıyla kesiştiği karmaşık bir jeopolitik denklemi barındırmaktadır. Dış müdahaleler ve iç iktidar mücadeleleri, ülkeyi istikrarsız bir iç savaşa sürüklerken, küresel aktörlerin odağında deniz ticaretinin güvenliği ve bölgesel çıkarları yer almaktadır.

Bu analizde, Yemen’in jeostratejik önemi, demografik yapısı, Husilerin bu yapıdaki yeri, hareketin finansal ve askeri kaynakları, uluslararası aktörlerin stratejileri ve son dönemde tırmanan çatışmalar ekseninde Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın kriz üzerindeki etkileri incelenmektedir.

YEMEN’İN JEOPOLİTİK VE JEOSTRATEJİK ÖNEMİ

Yemen, Asya, Afrika ve Avrupa arasındaki küresel deniz ticaret rotalarının kesişim noktasında yer alması nedeniyle eşsiz bir jeopolitik ve jeostratejik öneme sahiptir. Ülkenin güneybatı ucunda bulunan Babülmendep Boğazı Kızıldeniz'i Aden Körfezi ve Umman Denizi'ne bağlayarak Süveyş Kanalı üzerinden yürütülen dünya ticaretinin can damarını oluşturmaktadır. Günlük milyonlarca varil petrol ve milyarlarca dolarlık ticari malın geçiş yaptığı bu güzergah, küresel enerji hatlarının ve tedarik zincirlerinin kesintisiz işlemesi açısından vazgeçilmezdir. Hürmüz Boğazı'nda yaşanabilecek olası krizlerde Kızıldeniz hattının alternatif bir ihracat rotası olarak öne çıkması, Yemen'in stratejik değerini daha da artırmaktadır. Bu nedenle Yemen'deki istikrarsızlık, küresel ekonomiyi derinden etkileyecek potansiyele sahiptir.

YEMEN’DE DEMOGRAFİK YAPI VE HUSİLERİN KONTROLÜNDEKİ TOPRAKLAR

Yemen’in demografik yapısı, büyük ölçüde homojen bir etnik kökene (Arap) dayanmakla birlikte, mezhepsel açıdan belirgin bir kutuplaşma içermektedir. Ülke nüfusunun yaklaşık %60’ını Şafiî ekolüne mensup Sünniler oluştururken, geri kalan %40’lık kesim Şiiliğin ameli açıdan Sünniliğe en yakın kolu olarak kabul edilen Zeydîlik inancına sahiptir.

Husiler (resmi adıyla Ensarullah), bu demografik yapı içerisinde kuzeydeki Zeydî nüfusa dayanan silahlı bir siyasi harekettir. Husilerin Yemen toplam nüfusu içindeki oranı yaklaşık %40 dolaylarındadır. Buna karşılık Husiler, ülkenin nüfus yoğunluğu en yüksek olan başkent San’a dahil olmak üzere kuzey ve kuzeybatıdaki dağlık iç kesimleri ile stratejik Kızıldeniz kıyı şeridini (Hudeyde) kontrol altında tutmaktadır. Dolayısıyla coğrafi olarak ülkenin yaklaşık üçte birini kontrol etseler de, Yemen nüfusunun yaklaşık %70 ila %80'i Husilerin egemenlik alanında yaşamaktadır.

Tarihsel olarak Yemen’i bin yıla yakın süre yöneten Zeydî imamlığı rejimi, 1962 yılındaki cumhuriyetçi devrimle son bulmuş ve Zeydîliğe dayalı yapı marjinalleşmiştir. Ali Abdullah Salih yönetimi döneminde kuzey bölgelerinin ekonomik ve siyasi olarak dışlanması, Suudi Arabistan destekli Vahhabî/Selefî akımların Zeydî coğrafyasında yayılmasına karşı duyulan reaksiyonla birleşerek Husi hareketinin doğuşuna zemin hazırlamıştır. 2011 Arap Baharı sonrasında geçiş hükümetinin otorite boşluğu yaratması, Husilerin 2014 yılında başkent San’a’yı ele geçirerek ülkenin en baskın askeri gücü haline gelmeleriyle sonuçlanmıştır.

FİNANSAL-ASKERİ DESTEK VE BOZULAN ATEŞKES SÜRECİ

Husilerin uzun yıllar süren ambargolara rağmen askeri güçlerini koruması ve geliştirmesi, finansman ve lojistik tedarik mekanizmalarıyla yakından ilişkilidir. Hareketin iç finansman kaynakları arasında kontrol altındaki limanlardan toplanan gümrük vergileri, akaryakıt karaborsasından elde edilen gelirler, el koyulan devlet fonları ve "humus" adı verilen dini/yerel vergiler yer almaktadır. Bununla birlikte, Husilerin kullandığı sofistike silahlara erişimi, uluslararası raporlarda dış destekle açıklanmaktadır. Birleşmiş Milletler (BM) Yemen Uzmanlar Paneli raporları ve uluslararası bağımsız kuruluşlar, Husilerin kullandığı silah sistemlerinin büyük ölçüde İran menşeli olduğunu veya İran teknolojisinin transferiyle elde edildiğini belirtmektedir. Umman Denizi ve Kızıldeniz’de durdurulan teknelerde İran üretimi füze bileşenleri ve İHA parçaları ele geçirilmiştir.

Yemen'de 2022 yılından bu yana büyük ölçüde korunan gerilimi azaltma dönemi ve resmi olmayan ateşkes süreci son aylarda tamamen çökmüştür. Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun ve Suudi destekli hükümet güçlerinin, Husilerin kontrolündeki Sana Uluslararası Havalimanı'nın pistini bombalaması, kırılgan ateşkes sürecini resmen sona erdirmiştir. Husiler, saldırının havalimanının sivil ve insani amaçlarla kullanımını engellediğini, 2022 taahhütlerinin açıkça çiğnendiğini belirterek gerilimi azaltma sürecinin bittiğini ilan etmiş ve misilleme olarak Riyad Kral Halid Havalimanı ve Aramco tesisleri dahil Suudi Arabistan'ın iç bölgelerindeki  stratejik altyapıları balistik füzeler ve kamikaze İHA'lar ile yoğun ateş altına almıştır.

KÜRESEL VE BÖLGESEL AKTÖRLERİN YEMEN STRATEJİLERİ

Yemen krizi, yerel bir çatışmanın ötesine geçerek bölgesel ve küresel güçlerin nüfuz mücadelelerinin yürütüldüğü bir arena haline gelmiştir. Bu bağlamda temel aktörlerin hedefleri şu şekilde özetlenebilir.

Amerika Birleşik Devletleri: Washington’ın temel önceliği, Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz’deki seyrüsefer güvenliğinin kesintisiz sürdürülmesidir. ABD, Husilerin deniz ticaret yollarına yönelik drone ve füze saldırılarını doğrudan küresel ekonomiye ve enerji hatlarına tehdit olarak görmekte ve Husi mevzilerine hava saldırıları düzenlemektedir. Aynı zamanda bölgedeki stratejik müttefiklerinin güvenliğini sağlamayı ve İran’ın bölgedeki asimetrik vekalet ağını sınırlandırmayı hedeflemektedir.

Suudi Arabistan: Riyad, Yemen’i kendi arka bahçesi ve ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmektedir. Sınır komşusunda İran etkisinde bir gücün kurumsallaşması Suudi Arabistan için bir "kırmızı çizgi" kabul edilmiş ve 2015 yılında bu tehdidi bertaraf etmek amacıyla askeri koalisyon kurulmuştur. Ancak askeri çözümün maliyeti ve Husi füzelerinin Suudi enerji altyapısını hedef alması, Riyad’ı zamanla daha pragmatik bir çizgiye çekmiş olsa da, son dönemde Riyad askeri baskıyı yeniden artırma kararı almıştır.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE): İlk aşamada Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun parçası olan BAE, Yemen’in kuzeyindeki Husi egemenliğinden ziyade, Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki limanların kontrolü ile stratejik adaların jeopolitik hakimiyetine odaklanmıştır. Müslüman Kardeşler’in Yemen kolu olan Islah Partisi’nin geçiş hükümetindeki nüfuzuna karşı çıkan Abu Dabi, güneyde ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyi’ni (STC) ve yerel milisleri destekleyerek sahada kendi nüfuz alanını inşa etmiştir.

İran: Tahran açısından Yemen krizi, bölgesel rakibi Suudi Arabistan’ı stratejik olarak yıpratmak ve ABD-İsrail eksenini baskılamak adına düşük maliyetli, yüksek getirili bir asimetrik kaldıraçtır. İran, Husileri "Direniş Ekseni" stratejisinin vazgeçilmez bir parçası olarak tahkim etmektedir.

İsrail: Tel Aviv’in Yemen politikası, doğrudan "çevreleme ve tehdit algısı" üzerine kuruludur. Husilerin İsrail topraklarına yönelik uzun menzilli füze ve İHA saldırıları ile İsrail bağlantılı ticari gemilere el koyma girişimleriyle, İsrail Yemen’i doğrudan bir ulusal güvenlik tehdidi olarak konumlandırmıştır. İsrail, istihbarat paylaşımı, hava savunma entegrasyonu ve gerektiğinde doğrudan misilleme saldırılarıyla Husileri caydırmaya çalışmaktadır.

MEKKE ORTAK SAVUNMA ANLAŞMASI VE TÜRKİYE’NİN KONUMU

Yemen krizinin tırmandığı dönemde, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke Ortak Savunma Anlaşması resmen imzalanmıştır. NATO’nun 5. maddesine benzer şekilde, üye ülkelerden birine yapılan silahlı saldırıyı tüm üyelere yapılmış sayan bu kolektif güvenlik paktı, bölgedeki caydırıcılığı artırmayı amaçlamaktadır.

Anlaşmanın yürürlüğe girmesi sürecinde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Yemen’deki iç savaşa dahil olup olmayacağı tartışmaları geniş yankı bulmuştur. Türk resmi makamları, ittifakın tamamen savunma odaklı ve kolektif caydırıcılığa yönelik olduğunu, herhangi bir ülkeyi doğrudan hedef almadığını ve Türk askerinin Yemen topraklarında taarruz amaçlı bir operasyona girişmesinin öngörülmediğini açıklamıştır. Türkiye’nin olası askeri katkısının, Suudi Arabistan’ın hava savunma kapasitesinin artırılması, lojistik destek ve istihbarat koordinasyonu ile sınırlı kalacağı vurgulanmaktadır.

ULUSLARARASI HUKUK, MEŞRUİYET TARTIŞMALARI VE STRATEJİK ELEŞTİRİLER

Mekke İttifakı çerçevesinde Müslüman çoğunluklu devletlerin askeri iş birliği yapması ve Yemen'e yönelik dış müdahaleler, uluslararası hukuk ve siyaset bilimi perspektifinden iki temel karşıt argüman üzerinden tartışılmaktadır.

1- Müdahale Karşıtı / Yerel Hak Eksenli Yaklaşım


Bu yaklaşıma göre, binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan ve Yemen sosyolojisinin en köklü ve asli unsurlarından biri olan kuzeyli Zeydî kabilelerin (Husiler) kendi vatanlarında siyasi, ekonomik ve dini haklarını savunma mücadelesi tarihsel bir haklılığa dayanmaktadır. Ulusal egemenlik ve iç işlerine karışmama (non-intervention) ilkeleri gereğince, her ülkenin kendi iç sorunlarını kendi dinamikleriyle çözmesi esastır. Bu bağlamda, kendi halk tabanından kopuk, tamamen dış güçlerin (özellikle Suudi Arabistan ve ABD) askeri, finansal ve diplomatik desteğiyle ayakta durmaya çalışan bir hükümetin gerçek anlamda ulusal ve demokratik meşruiyete sahip olup olmadığı ciddi bir tartışma konusudur.

Bu yaklaşım, ABD ve Suudi Arabistan'ın Yemen'e yönelik askeri müdahalelerinin, aslında Yemen halkının maslahatını değil, bölgede İsrail'in çevre güvenliğini sağlama ve küresel hegemonik statükoyu koruma amacını güttüğünü ileri sürmektedir. Bu eksenden bakıldığında, Mekke İttifakı gibi paktların bir Müslüman devlete veya onun yerel unsurlarına karşı savaşa dahil olması, İslam dünyası içinde bölünmeleri ve mezhepsel çatışmaları (Sünni-Şii gerilimini) derinleştirir. Müslümanların birbiriyle çatışması, tam da bölgedeki Amerikan ve İsrail stratejik çıkarlarına hizmet eder ve Mekke İttifakı’nın dolaylı olarak İsrail’i korumak veya onun üzerindeki bölgesel baskıyı hafifletmek için kurulduğu yönündeki eleştirilere haklılık payı kazandırır.

2- Devlet Egemenliği ve Bölgesel İstikrar Eksenli Yaklaşım

Buna karşılık realist dış politika yaklaşımı ise uluslararası hukukta tanınan merkezi hükümetlerin egemenlik ve sınır bütünlüğünün korunmasının önceliğini vurgular. Bu yaklaşıma göre, Husilerin meşru hükümete karşı silah zoruyla yönetimi ele geçirmesi, uluslararası deniz ticaretini Babülmendep'te riske atması ve komşu devletlerin sivil altyapılarına yönelik sınır ötesi füze saldırıları düzenlemesi bir güvenlik tehdididir. İttifakı savunanlar, askeri ve lojistik koordinasyonun meşru devlet otoritesini ihya etmek ve asimetrik tehditleri caydırmak adına gerekli olduğunu belirtir. Türkiye'nin ise bu süreçte Tahran ile diplomatik kanalları açık tutarak ittifakın körü körüne bir mezhep savaşına dönüşmesini engellemeye yönelik dengeleyici bir çaba içinde olduğu bilinmektedir.

SONUÇ

Bölgesel Güç Denklemi ve Yemen’in Geleceği

Yemen krizi, yirmi birinci yüzyılın en derin insani krizlerinden biri olmasının ötesinde, yerel dinamiklerin bölgesel rekabetler ve küresel güç stratejileriyle kesiştiği karmaşık bir jeopolitik kırılma noktasıdır. Binlerce yıldır bu coğrafyada varlığını sürdüren ve Kuzey Yemen sosyolojisinin en köklü unsurlarından birini oluşturan Zeydî kabilelerin ve bu tabana dayanan Husi hareketinin siyasi ve ekonomik hak arayışı, ülkenin içsel bir gerçeğidir. Bu yerel gerçekliğe karşılık, uluslararası alanda tanınan ancak sahadaki toplumsal karşılığı ve otoritesi zayıflayan hükümetlerin dış askeri ve finansal destekle ayakta tutulmaya çalışılması, modern siyaset biliminin en önemli tartışma konularından biri olan "iç meşruiyet ile uluslararası meşruiyet arasındaki makasın açılması" krizini doğurmaktadır. Halkın geniş kesimlerinin iradesine dayanmayan ve dış dinamiklerin yardımıyla varlığını sürdüren yönetim modelleri, kalıcı bir toplumsal uzlaşma üretememektedir.

Bu bağlamda, gerilimi azaltma süreçlerinin kırılganlığı ve Sana Havalimanı’na yönelik hava bombardımanıyla ateşkesin kesintiye uğraması, askeri seçeneğin çözümsüzlüğü derinleştirdiğini bir kez daha ortaya koymuştur.

Sınır güvenliğini asimetrik tehditlerden arındırmak isteyen Suudi Arabistan ile Babülmendep Boğazı’ndaki deniz seyrüsefer güvenliğini küresel ticaret adına mutlaklaştırmak isteyen ABD’nin müdahaleci stratejileri, krizin yerel düzlemde çözülmesini zorlaştıran bölgesel katmanlar eklemektedir.

Yemen’deki istikrarsızlığın ve vekalet savaşlarının yarattığı bölgesel enerji tüketiminin, dolaylı olarak İsrail’in çevre güvenliği üzerindeki asimetrik baskıyı hafiflettiğini ve Batı eksenli bölgesel statükonun korunmasına zemin hazırladığını değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Bu durum, askeri müdahalelerin arka planındaki jeopolitik ajandalara dair eleştirileri güçlendirmektedir.

Bu stratejik denklem, Türkiye’nin de dahil olduğu Mekke Ortak Savunma Anlaşması gibi bölgesel paktlara yönelik eleştirilerin de odak noktasını oluşturmaktadır. Bölgesel istikrarı ve müttefik devletlerin egemenlik haklarını koruma amacıyla kurgulanan bir güvenlik mimarisinin, İslam dünyası içindeki mezhepsel ve siyasi fay hatlarını derinleştirme riski taşıması, sağduyulu bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır. Müslüman çoğunluklu devletlerin askeri kapasitelerinin, yerel ve tarihsel kökleri olan bir diğer Müslüman toplulukla doğrudan veya dolaylı bir çatışma zeminine çekilmesi, bölgesel kutuplaşmayı artırırken emperyalist güçlerin bölge üzerindeki nüfuz alanını genişletecek, söz konusu ittifakın bölgesel barıştan ziyade küresel statükonun ve İsrail gibi aktörlerin çevre güvenliğinin tahkim edilmesine hizmet ettiği yönündeki eleştirilere zemin kazandıracaktır.

Sonuç olarak, Yemen krizi, yerel hak arayışları, meşruiyet krizleri, bölgesel hegemonya mücadeleleri ve küresel ticaret hatlarının güvenliği gibi çok katmanlı parametrelerin etkisi altındadır. Yemen’de kalıcı, adil ve onurlu bir istikrarın tesisi, krizin bir vekalet savaşı aparatı olarak görülmesinden vazgeçilmesine bağlıdır.

Yemen krizinin kalıcı ve adil çözümü ile bölgede barışın ve uluslararası hukukun tesisi için en rasyonel ve hakkaniyetli yol, bölgesel güçlerin askeri müdahalelerini sonlandırması, dış dayatmaların yerini kapsayıcı bir diyaloğa bırakması, Yemen’in tüm demografik unsurlarını kapsayan adil bir iç siyasi uzlaşmanın sağlanması, Yemen halkının kendi kaderini özgür iradesiyle tayin etmesine imkan tanınması olacaktır.

Toplam Okunma Sayısı : 7