BİR PADİŞAH NASIL 'VELİ' OLUR?

BİR PADİŞAH NASIL 'VELİ' OLUR?

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 4

FATİH’İN MİRASI, BAYEZİD’İN İHSANLARI VE KUTSALLAŞTIRILAN İKTİDAR

Bir hükümdar düşünün: Ülkesinin sınırlarını genişletiyor, çağ kapatıp çağ açan fetihler gerçekleştiriyor, güçlü bir devlet kuruyor. Fakat bütün bunları yaparken ağır vergiler koyuyor, bazı vakıfların ve nüfuzlu ailelerin gelirlerine müdahale ediyor, dinî çevrelerin ekonomik ayrıcalıklarını sınırlıyor. Bu yüzden de yaşadığı dönemde ciddi bir hoşnutsuzlukla karşılaşıyor.

Ardından oğlu tahta geçiyor. Babasının politikalarını önemli ölçüde değiştiriyor, el konulan mülk ve vakıf gelirlerini iade ediyor, şeyhlere ve dinî kurumlara imkânlar sağlıyor. Ve zamanla adı “Veli” sıfatıyla anılmaya başlıyor.

Bu iki hükümdar, Fatih Sultan Mehmed ile oğlu II. Bayezid'dir.

Peki, Bayezid'i veli yapan neydi? Kişisel dindarlığı mı, yoksa bazı tarikatların çıkarlarına uygun bir hükümdar olması mı?

Bu sorunun cevabı, yalnızca Osmanlı tarihini değil, iktidar ile dinî cemaatler arasındaki ilişkilerin asırlardır değişmeyen karakterini de sorgulamamızı gerektiriyor.

Fatih'in Fetihleri, Halkın Faturası

Fatih Sultan Mehmed, Osmanlı'yı bir imparatorluğa dönüştürürken devletin askerî ve malî kaynaklarını da yeniden düzenledi. Sürekli seferlerin finansmanı için vergileri artırdı, para üzerinde düzenlemeler yaptı, bazı ürünlerin ticaretini devlet tekellerine bağladı.

Fatih'in fetihlerinde ekonomik kaynaklara hâkim olma arayışının dikkat çekici örneklerinden biri Sırbistan seferleridir. Henüz Anadolu'da Karamanoğulları, Candaroğulları ve Trabzon Rum İmparatorluğu gibi siyasî yapılar varlığını sürdürürken, Fatih 1455 yılında Balkanlar'ın önemli gümüş üretim merkezlerinden Novoberde'yi (Novo Brdo) ele geçirdi. 1459'da Semendire'nin fethiyle Sırp Despotluğu'na son verildi. Bu seferleri yalnızca gümüş ihtiyacıyla açıklamak mümkün değildir; ancak bölgenin zengin maden yatakları, fetihlerle devlet hazinesinin ihtiyaçları arasındaki güçlü ilişkiyi gösterir. Fetihler yeni gelir kaynakları sağlıyor, fakat yeni fetihlerin askerî ve idarî maliyetleri de hazine üzerindeki baskıyı sürekli artırıyordu.

En önemlisi, çeşitli yollarla kişilere ve vakıflara bırakılmış toprakların önemli bir bölümünü ihtiyaç duyulduğunda yeniden devletin kontrolüne alarak tımar sistemine kattı. Böylece ordunun asker ve gelir ihtiyacını karşılamaya çalıştı.

Tarihçi Halil İnalcık'ın araştırmalarına göre bu uygulamalar özellikle ulema, şeyhler, zâviye sahipleri ve eski nüfuzlu aileler arasında ciddi hoşnutsuzluk yarattı. Para politikaları ve vergiler ise daha geniş halk kesimlerini etkiledi.

Fatih'in bütün halk tarafından sevilmediğini söylemek mümkün değil. Ancak fetihlerin ve merkezîleşmenin ağır ekonomik bedelinin toplumda ciddi tepkiler doğurduğu tarihî bir gerçektir.

Burada tarihin ilginç bir çelişkisiyle karşılaşırız.

Bugün Fatih'i büyük bir hakan, çağ kapatıp çağ açan bir fatih ve Türk tarihinin en önemli hükümdarlarından biri olarak anan toplumsal hafıza, onun yaşadığı dönemde karşılaştığı ekonomik ve siyasî direnci çoğu zaman bilmez.

Babasının Yolundan Dönmenin Karşılığı

Fatih'in bu politikalarına daha şehzadeliğinde karşı çıkan isimlerden biri kendi oğlu Bayezid'di.

Halil İnalcık'ın tespitine göre Amasya'da bulunan Bayezid, babasının mülk ve vakıf arazilerini devletleştirme uygulamalarına daha şehzadeliğinde karşı çıkmıştı. Tahta geçtiğinde ise ilk işlerinden biri, babasının bu politikasını tersine çevirmek oldu.

Bu değişimin boyutları oldukça çarpıcıdır. Tarihçi İlber Ortaylı'nın Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi adlı eserinde aktardığına göre Fatih'in mîrî arazi statüsüne sokarak tımarlı sipahilere dağıttığı yaklaşık 20 bin köyün arazisi, II. Bayezid döneminde yeniden mülk ve vakıf statüsüne geçirilerek eski sahiplerine ve zâviyelere iade edildi. Sayının tarihî kaynaklarda farklı aktarıldığı dikkate alınmalıdır. Ancak uygulamanın kapsamı ve ekonomik sonuçları son derece önemlidir. Fatih'in devletin ve ordunun ihtiyaçları için sınırlandırdığı gelir ve mülkiyet haklarının önemli bir bölümü, Bayezid'in iktidarında yeniden ulemanın, şeyhlerin, vakıfların ve yerel nüfuz sahiplerinin eline geçiyordu.

Bu karar elbette toplumsal gerilimi azaltıyordu. Fakat aynı zamanda Fatih'in uygulamalarından zarar gören çevrelerin ekonomik ve siyasî konumlarını yeniden güçlendiriyordu.

Bayezid'in kimi tarikatlara ve kişilere sağladığı imkânlar yalnızca iadelerle sınırlı değildi.

Konya Mevlânâ Külliyesi'nin gelirlerini artırdı, vakıf köylerine vergi muafiyetleri tanıdı, külliyenin imarına destek verdi. Osmanlı tahrir defterlerinde bu uygulamaların izleri bulunmaktadır. Hükümdarlığı döneminde şeyhlere, âlimlere ve çeşitli dinî şahsiyetlere yapılan ihsanlar da kayıtlara geçmiştir.

Daha da ilginci, Bayezid'in Amasya'dayken yakınlık kurduğu Halvetî şeyhi Cemâl-i Halvetî ile ilişkisine dair menkıbedir. Bu anlatıya göre Bayezid, dervişlerin geçimi için şeyhe üç bin akçe göndermiş, ardından kendi siyasî muradının gerçekleşmesi için manevî yardım istemiştir. Menkıbede, rakibi Cem Sultan'ı destekleyen Karamânî Mehmed Paşa'nın ölümü şeyhin manevî desteğiyle ilişkilendirilir.

Elbette menkıbe tarihî bir ödeme makbuzu veya olayların doğaüstü sebeplerle gerçekleştiğinin kanıtı değildir. Fakat dönemin zihniyetini anlatması bakımından son derece önemlidir.

Hükümdar maddî imkân sağlamakta, şeyh ise hükümdarın siyasî arzusuna manevî meşruiyet kazandırmaktadır.

Burada sorulması gereken soru açıktır: Bu yakınlık yalnızca inanç ve saygının mı, yoksa karşılıklı menfaatin de mi sonucudur?

Velilik mi, Siyasî Meşruiyet mi?

II. Bayezid'in gençlik yılları da sonradan oluşturulan kusursuz dindar hükümdar imajıyla bütünüyle örtüşmez.

Tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın aktardığı bilgilere göre Bayezid'in Amasya'daki şehzadeliğinde içki ve afyon kullanılan eğlence çevreleriyle yakınlığı babası Fatih'i rahatsız etmişti. Fatih'in 1479 tarihli emrinde oğlunun çevresindeki kişilerin cezalandırılmasını istemesi, meselenin saraya kadar yansıdığını gösterir. Bayezid'in ilk saltanat yıllarında da içki meclislerine katıldığına ilişkin tarihî rivayetler vardır.

Bunlar onun sonraki hayatında dindarlaşmadığını göstermez. Ancak veliliğin, doğumdan ölüme kadar değişmeyen kusursuz bir kişilikten kaynaklandığı yönündeki anlatıyı sorgulamayı gerektirir.

Üstelik erken Osmanlı kroniklerinde Bayezid daha çok “Gazi” olarak anılırken, sonraki anlatılarda veliliği ve kerametleri belirginleşir. “Bayezid-i Veli” sıfatının ilk kez kim tarafından kullanıldığı kesin olarak tespit edilmiş değildir.

Öyleyse bir insanın kişisel dindarlığıyla, iktidarına sonradan atfedilen kutsallığı birbirinden ayırmak gerekir.

Dinî kurumları himaye eden, gelirlerini artıran ve onların toplumsal nüfuzunu güçlendiren bir hükümdarın aynı çevreler tarafından yüceltilmesi şaşırtıcı değildir. Fakat bu ilişkinin hangi noktada samimi bağlılıktan çıkarak siyasî meşruiyet üretimine dönüştüğü, tarihin asıl sorusudur.

Cem Sultan: Kutsiyetin Karşısındaki Kardeş

Fatih'in ölümünden sonra Bayezid ile kardeşi Cem Sultan arasında başlayan taht mücadelesi, meselenin yalnızca ekonomik olmadığını da gösterir. Cem Sultan, babasının devlet anlayışını ve fetihçi siyasetini sürdürebilecek bir aday olarak görülüyordu. Onu destekleyenler arasında Fatih'in mülk ve vakıf reformlarını uygulayan Karamânî Mehmed Paşa da bulunuyordu.

Dinî çevreler ise tek bir tarafta toplanmamıştı. Halvetî şeyhi Cemâl-i Halvetî Bayezid'i desteklerken, Zeyniyye çevresinden Şeyh Vefâ'nın ve bazı Halvetîlerin Cem'e yakın olduğu görülmektedir.

Burada mesele, bütün tarikatların Bayezid'i desteklemesi değildir. Mesele, dinî otoritenin hanedan mücadelesinde siyasî güç olarak kullanılabilmesi ve hükümdarın da bu güçten yararlanmaya çalışmasıdır.

Oğuz Han'ı Öldürtmek İsteyen “Veli”

Tarihî belgelerin en sarsıcı olanlarından biri, Cem Sultan'ın küçük oğlu Oğuz Han hakkında verilmiş emirdir.

Burada Türk tarih ve kültürü açısından ayrıca dikkat çekici bir ayrıntı vardır.

Fatih Sultan Mehmed'in torunlarından birinin Oğuz Han, diğerinin Korkut adını taşıması da üzerinde durulması gereken tarihî bir ayrıntıdır. Bu isimler, Türklerin köklü Oğuz ve Dede Korkut geleneğinin Osmanlı hanedanında yaşamaya devam ettiğini gösterir. Üstelik Fatih'in çağında Oğuz kimliği yalnızca kültürel bir miras değil, aynı zamanda siyasî meşruiyet meselesiydi. Osmanlı hanedanını Kayı, Akkoyunlu hanedanını ise Bayındır boyuna bağlayan soy iddiaları, Fatih ile Uzun Hasan arasındaki rekabete ayrı bir anlam kazandırıyordu. Bu isimler, hanedanlar arasındaki mücadeleye rağmen Türk-Oğuz tarihinin ve hafızasının önemini koruduğunu açıkça hatırlatıyor.

Ne var ki bu çocuklardan Oğuz Han'ın akıbeti son derece trajiktir.

Tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın yayımladığı belgede Bayezid, İstanbul muhafızı İskender Paşa'ya gönderdiği emirde, Cem Sultan'ın küçük oğlunun öldürülmesini istemektedir:

Yani çocuk öldürülecek, fakat kimsenin haberi olmayacaktır.

İşte burada tarihin en rahatsız edici çelişkilerinden biri karşımıza çıkar:

Kardeşinin küçük oğlunun gizlice öldürülmesini emreden hükümdar, sonraki nesillerin hafızasında “Bayezid-i Veli” olarak yaşayacaktır.

Dönemin hanedan mücadelelerinin acımasızlığı bu emri tarihî bağlamına yerleştirebilir; fakat ahlâkî sorgulamadan muaf tutamaz.

Papa'ya Gönderilen Kutsal Emanet

Bayezid'in kardeşi Cem'i siyasî bir tehdit olarak gördüğü şüphesizdir.

Cem Sultan Avrupa'da tutulurken Bayezid, onun serbest bırakılmaması için Rodos Şövalyeleri ve papalıkla anlaşmalar yaptı. 1490'da Papa VIII. Innocentius'a, Cem'in gözetim altında tutulması karşılığında üç yıllık toplam 120 bin altın gönderildi.

Daha da çarpıcısı, 1492'de papaya gönderilen kutsal emanettir.

Hıristiyan geleneğinde Hz. İsa'nın böğrünü deldiğine inanılan Kutsal Mızrak'a ait olduğu kabul edilen parça, İstanbul'dan Roma'ya gönderildi. Emanet 31 Mayıs 1492'de papalığa ulaştı. İtalyan Treccani ansiklopedisinin papalık tarihi maddesi, bu hediyeyi Bayezid'in Cem meselesinde Papa'nın desteğini kazanma çabaları içinde değerlendirir.

Bir yanda dinî çevrelerin himayesiyle anılan hükümdar, diğer yanda saltanatını korumak için kardeşini Hıristiyan Avrupa'nın elinde tutmaya çalışan, para ve kutsal emanet gönderen aynı hükümdar...

Babadan Oğula Bir Başka Hesaplaşma

Babasının mülk ve vakıf politikalarını değiştiren, tarikatların önemli bir bölümünü himayesine alan II. Bayezid, sonunda kendi oğlunun isyanıyla tahtını kaybetti. Selim'in itirazlarının temelinde Safevî tehlikesi ve saltanat rekabeti vardı; ancak bu çatışma, Fatih'ten sonra değişen devlet siyasetinin sınırlarını da ortaya koyuyordu.

Kutsallaştırılan İktidar, Unutulan Hakikat

Tarihin görevi hükümdarları putlaştırmak ya da yalnızca kusurlarından ibaret göstermek değildir.

Ancak bu iki hükümdar arasındaki farklılığın bize öğrettiği daha önemli bir şey vardır.

Fatih'in ekonomik ve idarî düzenlemeleriyle imtiyazlarını kaybeden çevrelerin, Bayezid'in iktidarında yeniden güç kazanması tarihî bir gerçektir. Bayezid'in bu çevrelerden manevî ve siyasî destek gördüğü de bilinmektedir.

Buradan hareketle bütün tarikatların maddî karşılık için Bayezid'i veli ilan ettiğini söylemek mümkün değildir. Fakat iktidarın dağıttığı imkânlarla ona atfedilen manevî üstünlük arasındaki ilişkiyi sorgulamak, hem tarihî hem de ahlâkî bir zorunluluktur.

Çünkü iktidar sahiplerinin en büyük ihtiyaçlarından biri meşruiyettir. Dinî otorite sahiplerinin bir bölümü de tarih boyunca maddî kaynaklara, himayeye ve siyasî nüfuza ihtiyaç duymuştur. Bu iki ihtiyaç karşılıklı menfaat temelinde birleştiğinde, dinin ahlâkî denetim gücü zayıflayabilir; iktidarı sorgulamak yerine onu kutsallaştıran bir anlayış ortaya çıkabilir.

Böyle bir düzende hükümdarın adaleti değil, sağladığı imtiyazlar öne çıkar. Yanlışları görmezden gelinir, icraatları hikmetle açıklanır, siyasî tercihleri kerametlere dönüştürülür.

Bir insanın gerçekten veli olup olmadığını tayin etmek bizim görevimiz değildir. Ancak, ona bu sıfatı verenlerin kim olduğunu, hangi şartlarda verdiklerini ve bundan ne kazandıklarını araştırmak görevimizdir.

Asıl tehlike, dinî kurumların iktidarla ilişki kurması değil; bu ilişkinin menfaat karşılığında ahlâkî denetimden vazgeçmeye dönüşmesidir.

Çünkü iktidardan imtiyaz alanın iktidarı övmesi anlaşılabilir. Fakat onu kutsal, dokunulmaz ve sorgulanamaz ilan etmesi, inançla menfaat arasındaki sınırı ortadan kaldırır.

Ve tarih bize tekrar tekrar aynı soruyu sordurur:

Bir hükümdar gerçekten veli olduğu için mi kutsallaştırılır, yoksa kimi çevrelerin menfaatine dokunmadığı için mi veli olarak hatırlanır?

Bu soru yalnızca II. Bayezid'in değil, dünün ve bugünün bütün iktidar–cemaat ilişkilerinin önünde durmaktadır.

Başlıca tarihî kaynaklar ve araştırmalar: 

Halil İnalcık, Mehmed II, TDV İslâm Ansiklopedisi;

Şerafettin Turan, Bayezid II, TDV İslâm Ansiklopedisi;

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Değerli Vezir Gedik Ahmed Paşa II. Bayezid Tarafından Niçin Katledildi?, Belleten, 1965;

Mustafa Demir, II. Bayezid Devrinde Padişah Tarikat İlişkisi Bağlamında Devlet-Din İlişkisi, 2017;

Fatih Süsleyici, II. Mehmed Döneminde Tarikat-Devlet İlişkilerini Gösteren Bir Belge Olarak Seydî Halife'nin II. Mehmed'e Yazdığı Mektup, 2025;

Gökhan Yurtoğlu, Konya Mevlânâ Külliyesi'nin Osmanlı dönemi gelirlerine ilişkin araştırmalar; Treccani, Papa VIII. Innocentius maddesi.

Toplam Okunma Sayısı : 8