AHLAKINIZI ASLA KAYBETMEYİN! BİR DAHA BULAMAZSINIZ…
Bu Makaleyi Dinleyin
‘’İnsan bazen kaybettiğinin farkına, onu bir daha bulamayacağını anladığında varır.’’ Vaktiyle su, ateş ve ahlak dost olmuşlar. Bir gün, birlikte ormanda gezintiye çıkmışlar.
Hikâye bu ya; orman güzelmiş ama bir o kadar da çetinmiş. Kimi yerde yollar daralıyor, kimi yerde ağaçlar gökyüzünü örtüyor, kimi yerde de insanın önünü göremediği karanlık patikalar başlıyormuş. Üç dost, bir süre sonra yollarını kaybetme ihtimalini düşünmüşler.
Ne de olsa hayat, bazen en iyi bildiğimiz yollarda bile insanı şaşırtırmış.
Birbirlerine dönüp sormuşlar: “Olur da birbirimizi kaybedersek, yeniden nasıl buluşacağız?”
Önce suya sormuşlar: “Ey su, seni kaybedersek nerede arayalım?” Su, her zamanki sakinliğiyle cevap vermiş: “Bir şırıltı duyduğunuzda bilin ki ben oradayım. Bir derenin sesine kulak verin, bir pınarın izini sürün. Bazen toprağın altından, bazen bir kayanın arasından çıkarım karşınıza. Yeter ki sesimi dinlemeyi bilin.”
Sonra ateşe dönmüşler. “Peki ya seni kaybedersek, ey ateş? Seni nerede bulacağız?”
Ateş, alev alev parlayan yüzüyle cevap vermiş: “Gökyüzüne yükselen bir duman gördüğünüzde bilin ki ben oradayım. Bazen bir kıvılcımda, bazen bir ocakta, bazen de karanlığı yaran küçücük bir ışıkta kendimi belli ederim. Yeter ki izimi takip edin.”
Sıra ahlaka gelmiş. Su ile ateş, dostlarına dönmüşler: “Peki ya seni kaybedersek? Seni nerede arayacağız?” Ahlak bir süre susmuş. Öyle bir susmuş ki ormandaki kuşların sesi bile uzaklardan gelmeye başlamış. Rüzgâr dalların arasında dolaşmış, yapraklar birbirine değmiş. Sanki orman, birazdan söylenecek sözü bekliyormuş.
Sonra ahlak, gözlerini iki dostuna çevirmiş ve şöyle demiş: “Beni mi soruyorsunuz? Beni kaybetmeyin dostlarım! Beni asla kaybetmeyin! Çünkü suyu kaybederseniz şırıltısından bulursunuz. Ateşi kaybederseniz dumanından izini sürersiniz. Ama beni kaybederseniz… Beni bir daha nerede bulacağınızı bilemezsiniz! Çünkü ben bir derenin yatağında, bir dağın yamacında, bir dumanın ucunda yaşamam. Ben insanın yüreğinde yaşarım. Bir kere oradan kovulursam, yerime neyin yerleşeceğini bilemezsiniz.
Beni kaybeden, önce kendine yabancılaşır. Sonra başkasının hakkını unutur. Ardından yalanı alışkanlık, haksızlığı marifet, ihaneti de menfaat zanneder. Bir gün gelir, aynaya bakar ama kendini göremez. İnsanların arasındadır ama insanlığın uzağındadır. Herkesin içinde konuşur ama vicdanıyla baş başa kaldığında söyleyecek bir sözü kalmaz.
İşte o zaman beni aramaya başlar. Ama ben öyle bir şeyim ki dostlarım; kaybolduğumda yalnızca beni aramak yetmez. İnsan önce kendisini kaybettiği yere dönmeli, yaptığı haksızlıkla yüzleşmeli, kırdığı gönlün kapısını çalmalı, gasp ettiği hakkı sahibine vermeli. Bazen bir özürle başlar dönüş. Bazen bir gözyaşıyla… Bazen de insanın yıllardır kaçtığı hakikatle yüzleşmesiyle…
Ama şunu unutmayın: Beni dilinizle çağırıp davranışlarınızla kovamazsınız. Beni sözlerinizde taşıyıp işlerinizde inkâr edemezsiniz. Beni korumak istiyorsanız, yalnızken de dürüst olun. Güçlüyken de adil kalın. Menfaatinizle vicdanınız karşı karşıya geldiğinde vicdanınızı susturmayın. Çünkü beni kaybettiğinizde yalnızca bir değeri kaybetmiş olmazsınız. Kendinizi, birbirinize olan güveninizi ve insanlığınızın en kıymetli dayanağını da kaybedersiniz.”
Ahlak sözünü bitirdiğinde suyun şırıltısı kesilmiş, ateşin alevleri bir anlığına küçülmüş.
İkisi de anlamış ki bu ormanda kaybolmaktan daha büyük bir tehlike varmış: ‘’İnsanın kendi içinde kaybolması…’’ Ve üç dost yollarına devam etmişler. Ama ahlakın söyledikleri, ormanın ağaçlarında kalmamış. Yüzyılları aşarak insanların hayatına kadar ulaşmış. Çünkü bu hikâye aslında bir ormanın değil, bütün insanlığın hikâyesiymiş.
- Peki, biz bugün neredeyiz? Bir düşünelim…
Suya ihtiyacımız var. Susuz bir hayat düşünülemez. Ateşe de ihtiyacımız var. Ateşin olmadığı yerde ısınmak, karanlığı aydınlatmak, hayatı sürdürmek zordur. Peki ya ahlak? Ahlakın olmadığı bir hayatın neye benzediğini hiç düşündük mü? İnsanların birbirine güvenmediği, sözün değerini yitirdiği, verilen sözlerin çıkarlar uğruna unutulduğu, haklının değil güçlünün kazandığı bir dünyada geriye ne kalır?
Bir toplumun yolları bozulursa yeni yollar yapabilirsiniz. Köprüleri yıkılırsa yeniden inşa edebilirsiniz. Ekonomisi sarsılırsa çalışır, üretir ve yeniden ayağa kalkabilirsiniz. Ama o toplumun ahlakı aşınmışsa mesele artık yalnızca ekonomik kalkınma, teknolojik ilerleme ya da yeni binalar yapmak değildir.
Çünkü ‘’ahlakın taşıyamadığı bir medeniyetin yükünü, hiçbir bina taşıyamaz.’’
Bugün belki de en büyük yanılgımız, her şeyi ölçerken insanı ayakta tutan değerleri ölçmeyi unutmuş olmamızdır. Başarıyı makamla, itibarı servetle, bilgeliği diplomayla, gücü de başkalarına hükmetmekle ölçüyoruz. Oysa insanın gerçek kıymeti, eline imkân geçtiğinde ne yaptığıyla anlaşılır. Kimsenin görmediği yerde emanete sahip çıkabiliyor mu? Haksızlığa uğradığında adaletten vazgeçiyor mu?
Bir başkasının hakkı kendi çıkarına engel olduğunda hangi tarafta duruyor?
İşte insanın asıl imtihanı burada başlıyor. Bir insanın ahlakı, işler yolundayken söylediği güzel sözlerle değil; menfaati zarar gördüğünde verdiği kararla ortaya çıkar. Aynı hakikat ailede de geçerlidir, ticarette de, eğitimde de, siyasette de, devlet yönetiminde de…
Ahlakın olmadığı yerde bilgi kibre, makam tahakküme, servet açgözlülüğe, güç zulme dönüşebilir. Hatta insan, sahip olduğu bütün imkânları kendi yanlışlarını örtmek için kullanmaya başlayabilir.
İşte tehlike tam da burada büyür. Çünkü ahlakını kaybeden insan, çoğu zaman kendisini kaybettiğinin farkına bile varmaz. Hatalarına gerekçeler bulur, yanlışlarını savunur, zamanla kendi yalanına kendisi de inanmaya başlar. Bir süre sonra hakikati aramaz; kendisini haklı çıkaracak sözler arar. Vicdanının sesini dinlemez; o sesi bastıracak kalabalıklar arar. Nihayetinde kendisini sorgulamayı bıraktığı gün, değişmesi gereken herkesi kendisinin dışında görmeye başlar.
Oysa insanın kendisine soracağı en zor soru şudur: ‘’Ben doğru bildiklerimi mi yaşıyorum, yoksa yaşadıklarıma uygun doğrular mı uyduruyorum?’’ Bu soruyu insan kendisine sorabilirse hâlâ umut var demektir.
Çünkü ahlak bazen bir yanlıştan dönmekle, bazen bir hakkı teslim etmekle, bazen de yıllardır savunduğun bir düşüncenin karşısında hakikatin başka bir yerde durduğunu kabul etmekle yeniden hayat bulur.
Mesele hiç hata yapmamak değildir. Mesele, hatayı karakter hâline getirmemektir. Mesele düşmemek değildir. Düştüğünde kalkmayı, yanlış yaptığında özür dilemeyi, başkasının hakkına girdiğinde telafi etmeyi bilmektir. İnsan, kendisini yeniden inşa etmeye karar verdiği sürece yolunu bütünüyle kaybetmiş sayılmaz.
Ey insan! Suya kıymet ver, ateşi koru ama ahlakını hepsinden üstün tut. Çünkü susuzluğunu suyla giderirsin, soğuğunu ateşle dindirirsin. Ama vicdanının kuruduğu, merhametinin söndüğü, doğruluğunun kaybolduğu bir hayatta hangi kaynaktan içerek kendine geleceksin? Hangi ateşle ısınarak yeniden insan olacaksın?
Unutma; insan bazen bir serveti kaybeder, yeniden kazanır. Bir makamı kaybeder, başka bir makama gelir. Dostlarını kaybeder, zamanla yeni dostluklar kurar. Fakat ahlakını kaybettiğinde, kaybettiği yalnızca bir değer değildir. İnsan, kendisine duyulan güveni de kaybeder. Güven bir kez sarsıldığında onu yeniden kurmak, yıkmaktan çok daha fazla emek ister. Bu yüzden ahlakı yalnızca çocuklarımıza öğreteceğimiz bir ders, duvarlara asacağımız bir söz, kürsülerden söyleyeceğimiz güzel bir cümle olarak görmeyelim. Ahlakı hayatımızın ölçüsü yapalım.
Çocuklarımız bizi söylediklerimizle değil, yaptıklarımızla tanısın. Gençlerimiz doğruluğun saflık, dürüstlüğün kayıp, merhametin zayıflık olmadığını bizden öğrensin. İnsanlar birbirlerine baktıklarında yalnızca bir yüz değil, güvenebilecekleri bir karakter görsün. Ve bir gün biz bu dünyadan göçüp gittiğimizde arkamızdan söylenecek en kıymetli söz şu olsun: “İyi insandı. Kimsenin hakkını yemezdi. Sözüne güvenilirdi. Varlığıyla huzur, yokluğuyla özlem bırakırdı.”
Çünkü geriye bırakılabilecek en büyük miras, malın mülkün çokluğu değil, insanın ardından ayakta kalan güzel ahlaktır. ‘’Beni asla kaybetmeyin, diyor ahlak…’’ Aslında bu söz, her sabah aynaya baktığımızda kendimize söylememiz gereken bir duadır.
Allah'ım! Bize doğruyu bilmenin yanında doğru yaşamayı, haklı olmanın yanında adil kalmayı, güçlü olmanın yanında merhamet göstermeyi nasip eyle.
Bizi, menfaatine yenilenlerden değil, vicdanına sahip çıkanlardan eyle.
Kalbimizi katılaştırma, dilimizi yalandan, elimizi haksızlıktan, gönlümüzü kibirden koru.
Bize öyle bir ahlak ver ki ardımızdan kalanlar yalnızca adımızı değil, insanlığımızı da hayırla ansın.
Toplam Okunma Sayısı : 80