AŞİL'İN TOPUĞU, AGAMEMNON'UN GÜVERTESİ

AŞİL'İN TOPUĞU, AGAMEMNON'UN GÜVERTESİ

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 5

TROYA'DAN ÇANAKKALE'YE: ÜÇ BİN YILLIK BİR HESAPLAŞMANIN ANALİZİ

Bazı coğrafyalar vardır ki üzerlerinde yalnız ordular savaşmaz; efsaneler, medeniyetler ve tarihin derinliklerinden gelen hatıralar da karşı karşıya gelir.

Çanakkale, işte böyle bir coğrafyadır.

Boğazın suları yalnızca Marmara'yı Ege'ye bağlamaz. Antik dünyanın destanlarıyla modern çağın büyük hesaplaşmalarını da birbirine bağlar. Bir kıyısında Homeros'un ölümsüzleştirdiği Troya yükselirken, karşı kıyısında binlerce yıl sonra başka bir savaşın siperleri kazılmıştır.

Birinde Akhaların gemileri, diğerinde İngiliz ve Fransız zırhlıları vardır. Birinde surların önünde Aşil ile Hektor karşılaşır; diğerinde Türk askerleriyle dünyanın dört bir yanından getirilmiş birlikler. Aradan yaklaşık üç bin yıl geçmiş, gemiler değişmiş, kılıçların yerini toplar, okların yerini mermiler almıştır. Fakat insanın güç, hâkimiyet, şeref ve vatan uğruna giriştiği mücadelelerin dili pek değişmemiştir.

1915 yılında Çanakkale'ye gelen İngiliz ordusunun komutanı General Sir Ian Hamilton'ın yarımadayı bir çizmeye benzetmesi, bu tarihî yakınlığın dikkat çekici örneklerinden biridir. Çizmenin bir bileği, bir burnu ve bir de topuğu vardır. Antik dünyanın yenilmez savaşçısı Aşil'in de öyle.

Bu benzerlik, insanı şu soruyla karşı karşıya bırakır:

Acaba Çanakkale'de yalnızca bir yarımadaya mı saldırılmıştı; yoksa Avrupa'nın tarihî ve kültürel hafızasında yaşayan eski bir fetih hikâyesi, yüzyıllar sonra yeniden mi sahneye konuluyordu?

1. Troya'nın Önünde İki Güç: Agamemnon ve Aşil

Troya Savaşı'nın başlangıcında, görünürde bir kadın ve çiğnenmiş bir onur vardır. Sparta Kralı Menelaos'un eşi Helen, Troya Prensi Paris tarafından Troya'ya götürülmüştür. Menelaos'un kardeşi, Miken Kralı Agamemnon, Akha hükümdarlarını bir araya getirerek büyük bir sefer başlatır.

Ancak destanın asıl meselesi yalnızca Helen değildir. Helen, savaşın görünür gerekçesidir. Arka planda ise kralların otoritesi, hanedanların itibarı, savaşçıların şerefi, ganimet düzeni ve iktidar mücadelesi vardır. Agamemnon ile Aşil, bu dünyanın iki farklı yüzünü temsil eder.

Agamemnon, hükümdarlık otoritesidir. Aşil ise bireysel kudretin ve savaşçı şerefinin temsilcisidir.

Agamemnon, savaş esiri Briseis'i Aşil'den aldığında mesele yalnızca bir kadının el değiştirmesi değildir. Antik savaş düzeninin insanı ganimete dönüştüren acımasızlığı içinde, Aşil'in savaşçı olarak tanınma ve saygı görme hakkı da çiğnenmiştir. Aşil savaştan çekilir.

Homeros'un İlyada destanına yön veren büyük öfke işte budur. Burada tarih boyunca tekrar eden bir iktidar sorunu kendisini gösterir: Siyasi otoriteyle fiilî güç her zaman aynı elde bulunmaz.

Aşil'in asıl karşısında duran Troya kahramanı ise Hektor'dur. Ve Hektor, destanın başka bir ahlaki dünyasını temsil eder. O, krallığı ele geçirmek için uzak diyarlara gitmiş bir savaşçı değildir. Surlarının önünde bekleyen, eşini, çocuğunu, babasını ve şehrini korumak isteyen bir savunucudur.

Aşil'in şöhreti savaş meydanında kazanılacaktır. Hektor'un kaderi ise savunduğu şehirle birleşmiştir. Birinin önünde fethedilecek bir kent, diğerinin arkasında kaybedilmemesi gereken bir vatan vardır.

Bu karşıtlık, binlerce yıl sonra Çanakkale'deki savunma mücadelesinin neden Troya hafızasıyla ilişkilendirilebildiğini anlamamıza yardımcı olur.

2. Yenilmez Kahramanın Ölümcül Sırrı

Mitolojiye göre Aşil'in annesi, deniz tanrıçası Thetis, oğlunu ölüme karşı korumak ister. Sonraki dönemlerde yaygınlaşan anlatıda onu kutsal Styks Nehri'nin sularına batırır. Fakat bunu yaparken topuğundan tutmuştur. Suyun değmediği o küçük bölüm, kahramanın korunmasız kalan tek yeridir. Aşil'in bedeninde küçücük bir açıklık vardır. Ama ölüm, bazen en büyük güce en küçük açıklıktan ulaşır.

Troya Prensi Paris'in de oku, bu zayıf noktaya isabet eder. Aşil ölür. Aşil tendonu ismi de buradan gelir.

Ama çağlar boyunca insanların hafızasında kalan ders açıktır: Hiçbir güç bütünüyle yenilmez değildir.

Aşil'in topuğu zamanla yalnızca insan bedenindeki bir zayıflığın değil, görkemli görünen bütün yapıların gizli kırılganlığının adı olmuştur. Orduların, devletlerin, hanedanların ve imparatorlukların da birer Aşil topuğu olabilir.

İşte Çanakkale'nin 1915 yılında insanlığa yeniden hatırlatacağı gerçeklerden biri budur.

3. Gelibolu Haritasında Bir Çizme

1915 baharında İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin hayallerinde stratejik hedef vardı. Çanakkale Boğazı zorlanacak, İstanbul üzerinde askerî baskı kurulacak, Osmanlı Devleti mümkünse savaş dışı bırakılacak ve Rusya'ya deniz yoluyla ikmal imkânı sağlanacaktır.

Bu hesapta Çanakkale, yalnızca birkaç tabya veya dar bir deniz geçidi değildir. Avrupa'daki savaşın kilidini açabilecek stratejik bir kapıdır. Ne var ki kapı, haritada göründüğünden çok daha çetin bir coğrafyanın ortasındadır.

İngiliz çıkarma kuvvetlerinin komutanı General Sir Ian Hamilton, 20 Mayıs 1915 tarihli resmî raporunda Gelibolu Yarımadası'nın güney bölümünü eskimiş bir çizmeye benzetir. Benzetmesi yalnızca şiirsel değildir; oldukça somuttur. Çizmenin bileğini Kabatepe ile Kalkmaz Dağı arasına, topuğunun altını Kilitbahir tabyalarının bulunduğu kesime, burnunu ise Tekke Burnu'ndan Seddülbahir'e uzanan yarımada ucuna yerleştirir.

Bir komutanın askerî araziyi tarif ederken insan bedenine ve giyim eşyasına ilişkin bu kadar açık bir benzetmeye başvurması dikkat çekicidir. Hamilton'ın savaşı anlatırken Aşil'in topuğunu açıkça anmaktadır. 30 Nisan 1915 tarihli günlüğünde Hamilton, Anadolu yakasındaki Troya ovasından ateş eden Osmanlı obüslerinin İngilizlerin Seddülbahir'deki çıkarma sahillerini vurduğunu anlatır. Ardından Paris'in aynı topraklardan Aşil'e ok attığını hatırlatır. Ve İngilizlerin güneydeki sahillerinin de Aşil'in efsanevi tendonu kadar savunmasız olduğunu belirtir.

İşte tarih burada beklenmedik bir anlam kazanır. Çanakkale'de Aşil'in topuğuna vurulacak darbeyi tasavvur eden yalnızca saldırgan değildir. İngiliz komutan, kendi askerlerinin bulunduğu dar kıyı şeridini de Aşil'in yaralanabilir topuğu olarak görmektedir. Üstelik eski Troya'nın bulunduğu Anadolu kıyısından gelen ateş, onun gözünde Paris'in oklarını hatırlatmaktadır.

Yüzyıllar önce Aşil'i yaralayan ok, şimdi Osmanlı topçusunun mermisine dönüşmüştür. Hatta bu anılarda, İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener'ın Çanakkale'yi, Alman savaş gücünün kolay yaralanamayan devasa yapısındaki zayıf topuk olarak gördüğünü aktarır. Böylece aynı düşünce farklı yönlerde kullanılmaktadır.

Bu durum bize tarihin önemli bir gerçeğini gösterir: Güç ilişkilerinde Aşil'in kim olduğu, hikâyeyi kimin anlattığına bağlı olarak değişebilir.

4. Homeros'un Gölgesinde Bir İmparatorluk Seferi

İngilizlerin Troya mitolojisini Çanakkale coğrafyasında hatırlamaları tesadüfî bir edebiyat merakı değildir. Antik Yunan ve Roma kültürü, uzun yüzyıllar boyunca Britanya'nın seçkin eğitim geleneğinde önemli bir yere sahip olmuştur. Homeros, Vergilius, Plutarkhos ve eski çağların büyük kahramanları yalnızca geçmişe ait şahsiyetler olarak görülmemiştir. Bu, onlar için cesaretin, hükümdarlığın, askerî gücün ve siyasi meşruiyetin anlatılmasında kullanılan ortak bir semboller dünyasıdır.

Bu yüzden İngiliz donanmasında antik dünyanın kahramanlarının adlarını taşıyan gemilere rastlamak şaşırtıcı değildir. 1915 yılının Çanakkale sularında Agamemnon ile birlikte Queen Elizabeth, Lord Nelson ve Inflexible gibi isimlerin yer alması, mitolojik hükümdarlığın, modern monarşinin ve deniz imparatorluğu geleneğinin aynı askerî dünyada buluştuğunu gösterir.

Çanakkale'ye katılan İngiliz askerlerinden, Oxford'da klasik eğitim görmüş Patrick Shaw-Stewart, 1915 yılında Gelibolu cephesine dönerken yazdığı şiirinde Aşil'e seslenir: Aşil'i modern savaşın siperine çağırır.

Bu, sıradan bir benzetmeden fazlasıdır.

Aşil, şair için yalnızca yenilmezliğin değil, öleceğini bile bile savaşa dönmenin sembolüne dönüşmüştür. Çanakkale'de savaşan ve daha sonra İngiltere Başbakanı olacak Clement Attlee de Lemnos 1915 şiirinde Helen'i, Aşil'i ve eski Ege dünyasını hatırlatır. Fakat mitolojik hayranlığın yerini giderek memleket özlemi ve savaşın anlamsızlığına ilişkin duygular alır.

Bu örnekler, İngiliz askerî ve edebî dünyasının Troya Savaşı'nı gerçekten Çanakkale'ye taşıdığını gösterir.

Orta Çağ İngiliz tarih geleneğinde, Britanya'nın kurucusu sayılan Brutus'un Troya'dan kaçan Aeneas'ın soyundan geldiği anlatılır.

Yani İngiliz kültürü kendisini yalnızca Troya'ya saldıran Akhaların değil, kimi zaman da Troya'dan kurtulanların mirasçısı olarak da tasavvur etmiştir.

Ancak Troya'yı hatırlayan yalnızca İngilizler değildi. Türk edebiyatı da aynı destanı, bu kez Çanakkale'de kazanılan zaferin ışığında yeniden yorumluyordu. Halit Fahri Ozansoy, 1917 yılında yayımlanan Çanakkale şiirinde, Homeros'un binlerce yıllık destanını tarihî bir hakikatin karşısına çıkarıyordu:

“Çanakkale zaferi bir masal değil, bir hakikat…”

Ardından antik dünyanın yenilmez savaşçısına dönerek şöyle sesleniyordu:

“Aşiller’in yosun tutmuş miğferine
Bundan böyle ışık vermez şeb-çerağlar”

İngiliz şairinin yeniden savaşın siperlerine çağırdığı Aşil, Türk şairinin mısralarında artık eski ihtişamını kaybetmişti. Bir tarafta Homeros'un kahramanlarıyla kendisini anlatan İngiliz şiiri, diğer tarafta o kahramanların efsanevi üstünlüğüne Çanakkale'nin gerçek zaferiyle cevap veren Türk şiiri vardı. Böylece aynı coğrafyada yalnızca ordular değil, destanlar da karşı karşıya geliyordu. Ve bu defa Anadolu kıyılarında yeni bir destan yazılmıştı. 

5. Troya'nın Karşı Kıyısında Yeniden Yazılan Destan

18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazı'nı zorlayan İtilaf donanması ağır bir yenilgiye uğradı. Bouvet, Irresistible ve Ocean gibi zırhlıların kaybında Osmanlı mayın hatları ve kıyı savunmasının büyük payı vardı. Nusret'in döşediği mayınlar, kıyı tabyalarının ateşi ve savunmanın askerî direnci, devrin güçlü donanmasını durdurdu.

Düşman her ne kadar hedeflerini mitolojik bir hayalle açıklamak istese de, Çanakkale zaferi, coğrafyanın doğru değerlendirilmesi, savunma hazırlıkları, mayın harbinin etkisi ve askerlerin savaş gücüyle kazanılmıştır. Bu Türk’ün ezeli kuvvetinin ebedi destanıdır.

Fakat olayın sembolik anlamı da küçümsenemez. Bir zamanlar demir zırhlarıyla yenilmezlik duygusu veren gemilerin, görünmeyen mayınlar karşısında çaresiz kalması, Aşil'in efsanesini modern savaşın diliyle yeniden düşündürür. 25 Nisan'da başlayan kara çıkarmalarında ise savaşın başka bir safhası açılmıştır.

Seddülbahir'de, Arıburnu'nda ve ardından Anafartalar'da yarımadanın dar kıyıları, imparatorluk ordularının birbirine tutunduğu kanlı savaş alanlarına dönüşür.

Esat Paşa, Cevat Paşa,  Yarbay Mustafa Kemal ve daha pek çok komutanla adı bilinen veya bilinmeyen binlerce Osmanlı askeri, geniş bir savunma mücadelesinin parçalarıdır.

Troya'nın Hektor'u için ne anlam taşıyorsa, Çanakkale'de savunulan toprak da Osmanlı askerleri için benzer bir ahlaki duyguya dönüşmüştür.

Elbette Antik Troya halkıyla yirminci yüzyıl Anadolu Türkleri aynı tarihî topluluk değildir. Düşman ordusu da, Çanakkale'deki Osmanlı ordusu da çok farklı bölgelerden ve topluluklardan gelen insanlardan oluşuyordu.

Aynı coğrafyada yeniden bir çıkarma gerçekleştirilmiş, fakat bu defa denizden gelen büyük ordu hedeflediği sonuca ulaşamamıştır. Troya'nın yıkılışıyla sonuçlanan eski destanın karşısında, Çanakkale'de savunmanın başarısıyla hatırlanan yeni bir tarihî destan doğmuştur.

6. Fatih'in Troya'sı: Beş Asır Önceki Hatırlayış

Troya ile Türk tarihî hafızası arasındaki ilişki, 1915'te başlamaz. Bu hikâyenin dikkat çekici duraklarından biri de Fatih Sultan Mehmed devridir. Fatih'in tarihini kaleme alan Kritovulos, padişahın 1462 yılında Midilli seferi sırasında Troya'nın bulunduğu bölgeye gittiğini anlatır.

Sultan, antik şehrin kalıntılarını ve kahramanların mezarları olarak bilinen yerleri incelemiş; Aşil ve diğer savaşçıların hatırasıyla ilgilenmiştir. Kritovulos'un aktardığı rivayete göre Fatih, eski Troya'nın ve halkının intikamını almanın kendisine nasip olduğunu söylemiştir.

Bir Osmanlı hükümdarının başarılarının Troya mitolojisi üzerinden anlatılması bile son derece önemlidir. Fatih'in dünyasında Troya, Anadolu'nun çok eski geçmişiyle Osmanlı'nın siyasi kudretini birbirine bağlayan bir sembole dönüşebilir.

Troya, Orta Çağ'dan Rönesans'a kadar pek çok Avrupa halkının da kendi kökenini ve siyasi meşruiyetini açıklamak için başvurduğu büyük bir anlatı olmuştur. Türklerin ve Avrupalıların aynı destandan birbirinden farklı siyasi sonuçlar çıkarmaları, bu ortak hafızanın ne kadar güçlü olduğunu gösterir.

Çanakkale Savaşları'ndan sonra Troya'nın intikamı düşüncesinin yeniden dile getirilmesi de böyle bir kültürel birikim içinde değerlendirilmelidir. Nitekim, Mustafa Kemal Atatürk'e de, 1922'deki Büyük Taarruz sonrasında Hektor'un intikamının alındığını söylediği yönünde bir ifade atfedilir.

7. Agamemnon'un Dönüşü: Mondros'un Güvertesindeki Tarihî İroni

Ve hikâyenin belki de en çarpıcı sahnesine gelinir. 30 Ekim 1918. Limni Adası'nın Mondros Limanı.

Osmanlı Devleti artık Birinci Dünya Savaşı'nın diğer cephelerindeki ağır gelişmeler ve genel stratejik durum nedeniyle ateşkes istemektedir. Mütareke görüşmelerinin yapıldığı yer, bir İngiliz savaş gemisidir. Geminin adı:

HMS Agamemnon.

Bu isim, Troya'ya saldıran Akha kuvvetlerinin başkomutanını binlerce yıl sonra yeniden aynı coğrafyanın sularına taşır. Daha da dikkat çekici olan, Agamemnon zırhlısının Çanakkale deniz harekâtına da katılmış olmasıdır.

1915 yılında Osmanlı tabyalarına karşı savaşan gemi, üç yıl sonra Osmanlı Devleti'nin savaş dışı kalışını belgeleyen mütarekeye ev sahipliği yapmaktadır. Bu gelişmenin tarihî önemi, yalnızca geminin adında değildir. Mondros Mütarekesi'nin ilk maddesi Çanakkale ve İstanbul boğazlarının açılmasını, İtilaf kuvvetlerinin boğazlardaki tahkimatı işgal edebilmesini öngörür. Yedinci madde ise İtilaf Devletlerine, kendi güvenliklerinin tehdit edildiğini ileri sürdükleri durumlarda stratejik noktaları işgal etme imkânı verir.

1915'te savaşarak aşamadıkları boğazlar, 1918'de bir mütareke metninin hükümleriyle açılmaktadır. Burada tarihin acı bir çelişkisi vardır. Çanakkale'de kazanılan büyük savunma zaferi, Osmanlı Devleti'nin dünya savaşının tamamından galip çıkmasını sağlayamamıştır.

1915'te Çanakkale'yi savunan ordu başarıya ulaşmış; fakat 1918'e gelindiğinde Osmanlı Devleti genel savaşta yenilmiştir.

Elbette Mondros'un Agamemnon zırhlısında imzalanmış olması, 1915 zaferini ortadan kaldırmadığı gibi, 1918 yenilgisini de değiştirmez. Fakat hafıza açısından güçlü bir karşılaşma yaratır. Antik destanda Agamemnon, Troya'yı kuşatan orduların siyasi başıdır.

Modern tarihte onun adını taşıyan zırhlı, Osmanlı heyetiyle İngiliz temsilcilerinin karşı karşıya geldiği bir diplomasi mekânıdır. İnsanlık tarihi bazen bilinçli tercihlerle, bazen de tesadüflerin yarattığı güçlü görüntülerle hatırlanır.

Yine gariptir ki; mitolojinin kendisinde de Agamemnon'un kaderi mutlak bir zafer değildir. Troya'dan dönen büyük hükümdar, kendi sarayında öldürülecektir. Tıpkı Mondros ile kendini muzaffer zanneden kadim düşmanın Kurtuluş Savaşı ile yeniden geldikleri yere gitmesi gibi.

8. Savaşların Ardındaki Asıl Mücadele: Hafızaya Hükmetmek

Elbette mitolojiler, genellikle siyasetin hizmetine girerler. Aynı mitoloji, saldıran ve savunma yapan toplum için bambaşka anlamlar taşır. İngiliz subayının zihninde Aşil, kahramanlığın, cesaretin ve askerî kudretin simgesi olabilir. Osmanlı askerinin mücadelesine sonradan bakan bir tarihçi içinse Hektor, yurdunu korumaya çalışan insanın sembolüne dönüşebilir.

Belki de önemli olan, tarihte bir yere hâkim olmakla, o yerin hikâyesine hâkim olmanın aynı şey olmadığını bilmektir.

Troya'nın surları yıkılmıştır; ama şehrin adı yaşamıştır. Aşil ölmüştür; ama topuğu hâlâ dünyanın en güçlü devletlerini anlatmak için kullanılmaktadır. Agamemnon ölmüştür; fakat adı modern bir zırhlının gövdesinde yeniden görünmüştür. Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı'ndan mağlup çıkmıştır; fakat Çanakkale savunması, Türkiye'nin tarihî hafızasında ayrı ve kalıcı bir yer kazanmıştır.

Askerî zaferler ve yenilgiler belli tarihlerde tamamlanır. Fakat toplumların onlara yüklediği anlamlar sonraki kuşaklarda yaşamaya devam eder.

Troya'da savaşın sonunda bir şehrin kapıları açılmıştı. Çanakkale'de ise bir ülkenin kapıları tarihi düşmana kapatılmıştı.

Eski hikâyeyi yeniden hatırlayanların sonu aynı olmamıştı. Çıkarma yapacakları yeri Aşil’in topuğu sananlar kendi aşillerinden olmuştu.

Toplam Okunma Sayısı : 605