3Y’NİN DÖRDÜNCÜ 4.SÜ: YÜZLEŞME
Bu Makaleyi Dinleyin
YOLSUZLUK, YOKSULLUK VE YASAKLARLA MÜCADELE VAADİNDEN 24 YIL SONRA SİYASİ VE AHLAKİ MUHASEBE
2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara yürürken Türkiye’ye üç temel alanda mücadele sözü verdi: Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar. Kısaca 3Y.
Bu üç kelime tesadüfen seçilmemişti. Her biri Türkiye'nin uzun yıllardır biriktirdiği toplumsal sorunlara karşılık geliyordu. Yolsuzluk devletin adalet duygusunu, yoksulluk vatandaşın hayat hakkını, yasaklar ise insanın özgürlüğünü yaralıyordu. 3Y, bu bakımdan yalnızca bir seçim sloganı değildi. Devletle millet arasında yeniden kurulacağı vaat edilen bir güven sözleşmesiydi.
Nitekim AK Parti'nin 2002 seçim beyannamesinde yolsuzlukla mücadele, yalnızca ekonomik bir zorunluluk olarak değil, ahlaki bir sorumluluk olarak tanımlanmıştı. Siyasetçilerin mal varlıklarının şeffaflaştırılması, siyasi finansmanın denetlenmesi, kamu ihalelerinde açıklık ve liyakate dayalı atamalar vaat ediliyordu. Daha da önemlisi, kamu yönetimi için şu ilke benimseniyordu:
“Kamunun bütün iş ve işlemlerinde şeffaflık asıl, gizlilik istisna olacaktır.”
Bugün, aradan yaklaşık çeyrek asır geçtikten sonra belki de en çok bu cümlenin üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü mesele artık yalnızca Türkiye'de ne kadar yolsuzluk bulunduğu değil; devletin kendi işlemlerini ne kadar denetlenebilir kıldığı, siyasetin kendi yanlışlarıyla ne ölçüde yüzleşebildiğidir.
Başlangıçtaki Umut ve İlk Kırılmalar
2001 ekonomik krizinin ardından başlayan yeniden yapılanma programının sürdürülmesi, mali disiplin, bankacılık reformları, Avrupa Birliği sürecinin hızlanması ve kamu hizmetlerinin yaygınlaşması Türkiye'ye önemli kazanımlar sağladı. 2003 yılında Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çıkarıldı. Türkiye 2004 yılında Avrupa Konseyi'nin Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubuna (GRECO) katıldı. Kamu yönetiminde etik ve denetim mekanizmalarını geliştirmeye yönelik çalışmalar başlatıldı.
Ekonomik büyüme ve sağlık hizmetlerine erişimin genişlemesi milyonlarca insanın hayatını etkiledi. Toplumsal dışlanma yaşayan kesimler, özellikle din ve vicdan özgürlüğü alanında önemli haklar elde etti. Bu gelişmelerin siyasi karşılığı da oldu. AK Parti, toplumun geniş bir kesiminden uzun yıllar boyunca güçlü seçim desteği aldı.
Ancak burada kritik bir ayrım vardı.
Bir iktidarın toplum için önemli hizmetler üretmesi, o iktidarın bütün işlemlerinin hukuka uygun, şeffaf ve denetlenebilir olduğunu kendiliğinden kanıtlamazdı.
Ekonomik büyüme ile dürüst yönetim aynı şey değildi. Seçim kazanmak da hesap verebilirliğin alternatifi olamazdı. Bu bakımdan ilk yıllardaki reform heyecanının zaman içerisinde nasıl ve neden zayıfladığı sorusu, 3Y'nin bugünkü bilançosunu anlamak bakımından önemlidir.
Bu konuda erken dönemde ortaya çıkan itirazlardan biri Mahmut Koçak'a aitti. AK Parti Afyonkarahisar Milletvekili Mahmut Koçak, 2006 yılında parti içi demokrasi, yönetim anlayışı ve çeşitli yolsuzluk iddiaları üzerinden eleştirilerde bulundu. Eleştirilerinin ardından 29 Haziran 2006'da partisinden ihraç edildi.
Siyaset kurumlarında bozulma çoğu zaman yanlışların başlamasıyla değil, yanlışları dile getirenlerin giderek daha az dinlenmesiyle derinleşirdu.
Siyasi Fırtına Döneminde Denetim de Zayıfladı mı?
2013 yılındaki 17-25 Aralık süreci Türkiye'nin siyasi tarihindeki önemli kırılmalardan biri oldu. Yargı ve emniyet içerisinde örgütlenen FETÖ’nün devlet gücünü kendi siyasi ve örgütsel amaçları doğrultusunda yönlendirmek için yolsuzlukları kullanması, bu dönemin asıl belirleyici meselesiydi. Bu nedenle bazı soruşturmalar kapatıldı. Ocak 2015'te TBMM, dört eski bakanın Yüce Divan'a gönderilmemesine karar verdi. Devlet, kendisine yönelik bu büyük siyasi krizi atlattı. İktidar da toplumun geniş bir kesiminin desteğini korudu ve sonraki seçimlerden de güçlü çıktı.
Ne var ki burada üzerinde durulması gereken başka bir soru ortaya çıktı. Siyasi olarak güçlenen iktidar, aynı zamanda kendi içerisindeki denetim ve hesap verme mekanizmalarını da güçlendirebildi mi? Yoksa karşı karşıya kaldığı tehditleri bertaraf etmenin verdiği siyasi özgüven, bazı çevrelerde farklı bir anlayışın gelişmesine mi yol açtı?
Oysa ki, güvenlik tehdidinin aşılması, siyasi ve idari denetimin gereksiz hale geldiği anlamına gelmemeliydi.
Aksine, iktidarın güçlendiği dönemler, denetim mekanizmalarının en fazla korunması gereken dönemlerdir. Çünkü denetlenmeyen güç, başlangıçtaki iyi niyetinden bağımsız olarak zaman içerisinde kendi çevresinde ayrıcalıklar üretebilir. Türkiye'nin sonraki yıllarında tartışılması gereken temel sorunlardan biri de budur.
2015: Kaçırılan Büyük Fırsat
2015 yılında Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun açıkladığı Kamu Yönetiminde Şeffaflık Programı, bu bakımdan kritik bir fırsattı. Program; siyasetçilerin mal varlığı bildirimlerinin genişletilmesini, siyasi partilerin ve adayların finansmanının şeffaflaştırılmasını, seçim harcamalarının denetlenmesini ve kamu yönetimindeki çıkar çatışmalarının önlenmesini hedefliyordu.
Aslında bunlar AK Parti'nin kuruluş yıllarında savunduğu ilkelerin yeni koşullarda hayata geçirilmesinden başka bir şey değildi. Ne var ki bu girişim, dönemin siyasi yönetiminde beklenen desteği bulamadı.
Bu anlayış, kamuoyunda şu sözle hafızalara yerleşti: “Böyle yaparsak görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsınız.”
Eğer siyasi teşkilatlarda görev alacak insan bulabilmek için denetimden taviz vermek gerekiyorsa, ortada çok daha büyük bir sorun var demektir. Çünkü dürüst siyaset yapmak isteyen insanların bulunamayacağı kabulü, yalnızca teşkilatlara değil, toplumun ahlaki birikimine de haksızlıktır. Üstelik bu anlayış, zaman içerisinde yanlış yapanla doğru yapanı aynı siyasi koruma şemsiyesi altında değerlendirme tehlikesini beraberinde getirir.
Aynı dönemde AK Parti Muğla Milletvekili Ali Boğa'nın il teşkilatı içerisindeki yolsuzluk ve ahlaki sorun iddialarını bir dosya halinde parti yönetimine sunması üzerine aldığı bu tepki önemlidir.
2014 yılından itibaren AK Parti'de teşkilatlardan sorumlu genel başkan yardımcılığı görevini sürdüren Süleyman Soylu’nun Ali Boğa’ya bu cevabı, yüzleşmenin temel sorularından birine işaret ediyor. Aynı dönemlerde Davutoğlu ile Soylu arasındaki temel gerginliğin dayandığı meselelerden birinin bu olduğu yakın çevrelerce bilinmektedir.
Bu yaklaşım sebebiyle bazı çevrelerde oluşan dokunulmazlık ve ayrıcalık algısının giderilmesi de zorlaştı. Bu yolsuzluklarla hayatını devam ettirenleri teşkilat içindeki yoğunluğu arttı.
Bir siyasi hareketin en tehlikeli eşiği, yanlış yapanları kaybetmekten korkarken doğruları savunanları kaybetmeye başlamasıdır.
Yolsuzluk Göstergeleri: Algı mı, Gerçek mi?
Yolsuzluk tartışmalarında uluslararası endekslerin önemli bir yeri var. Ancak bu göstergeleri tartışmasız gerçekler olarak kabul etmek de, bütünüyle reddetmek de doğru değildir.
Transparency International'ın Yolsuzluk Algı Endeksi'nde Türkiye, 2013 yılında 100 üzerinden 50 puan alırken 2025 yılında 31 puana gerilemiş ve 182 ülke arasında 124. sırada yer almıştır. Bu düşüş önemlidir.
Zaten görünen köy klavuz istemez. Üstelik bu tablonun oluşumunu yalnızca merkezi iktidarın uygulamalarıyla açıklamak da eksik olur.
Son yıllarda muhalefet partilerinin yönettiği büyükşehir ve ilçe belediyelerinde gündeme gelen ağır yolsuzluk iddiaları, kamuoyundaki genel güvensizlik ortamını besleyen temel gelişmelerdir.
Hemen belirtelim ki, meseleye hangi siyasi partinin belediyesi olduğu üzerinden yaklaşmak da, 3Y'nin ruhuna baştan aykırıdır.
Yolsuzluk, iktidar partisinin yönettiği belediyelerde de muhalefetin yönettiği belediyelerde de ve hatta son olaylarda görüldüğü gibi merkezi yönetim birimlerinde de son derecede ağırdır.
Fon Krizi ve Kamudaki Savurganlık
Yolsuzlukla mücadeleyi yalnızca mahkeme dosyalarına indirgemek de önemli bir yanılgıdır. Kamu kaynaklarının verimsiz kullanılması, denetim eksiklikleri, israf, kayırmacılık ve ekonomik ilişkilerde şeffaflığın zayıflaması da aynı sorunun genişleyen çevresini oluşturur.
Son yaşanan yatırım fonları krizi bunun dikkat çekici örneklerinden biridir.
Benzer bir durum kamu harcamaları için de geçerlidir. Yüksek maliyetli kamu binaları, makam araçları, temsil ve ağırlama giderleri, tartışmalı yatırım öncelikleri ve yeterince açıklanamayan kamu harcamaları, vatandaşın devlete duyduğu güveni doğrudan etkiler.
Her yüksek harcama yolsuzluk değildir. Her verimsiz yatırım da suç oluşturmaz. Fakat israfın yaygınlaşması ve kamusal kaynakların kullanımına ilişkin soruların cevaplandırılamaması, ciddi bir yönetim sorunudur.
Avrupa Komisyonunun 2025 Türkiye Raporu'na göre, 2024 yılındaki kamu alımlarının toplam değerinin yalnızca yüzde 39,7'si adil rekabete açık olarak değerlendirilen usuller kapsamında gerçekleşmiştir.
Bu veri, elbette kalan bütün işlemlerin usulsüz olduğunu kanıtlamaz. Ancak kamu ihalelerinde rekabeti ve şeffaflığı artırma ihtiyacını ortaya koyar. Daha önemlisi, Avrupa Konseyi'nin GRECO mekanizması tarafından 29 Eylül 2026'da yayımlanan sonuçlara göre Türkiye, milletvekilleri, hâkimler ve savcılara yönelik 22 yolsuzlukla mücadele tavsiyesinin yalnızca altısını tamamen uygulamıştır. Üst düzey yürütme görevlileri ve kolluk kuvvetlerine ilişkin 32 tavsiyenin ise dördü tamamen uygulanmıştır.
Bütün bunlar artık görmezden gelinemeyecek ölçüde ciddi bir şeffaflık ve denetim sorununun varlığına işaret ediyor. Yolsuzluğun varlığını tartışmak kadar, onu mümkün kılan ortamı değiştirmek de önemlidir.
Yoksulluk: Gerçek Kazanımlar, Gerçek Sıkıntılar
Türkiye, AK Parti iktidarının ilk yıllarından itibaren uzun bir dönem ekonomik büyüme ve sosyal hizmetlerin yaygınlaşması sayesinde yoksulluğun azaltılmasında önemli sonuçlar elde etti. Dünya Bankasının 2025 tarihli değerlendirmesine göre, 2021 satın alma gücü paritesiyle günlük 8,30 dolarlık yoksulluk sınırı esas alındığında Türkiye'de yoksulluk oranı 2013'te yüzde 22,14 iken 2023'te yüzde 4,12'ye geriledi. Bu önemli bir kazanımdır ve inkâr edilmemelidir.
Ancak mutlak yoksulluktaki düşüş, toplumun bütün kesimlerinin bugünkü ekonomik şartlardan memnun olduğunu göstermez. TÜİK'in 2025 araştırmasına göre, medyan gelirin yüzde 60'ı temel alınarak hesaplanan göreli yoksulluk oranı yüzde 20,6'dır.
Yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki nüfusun oranı yüzde 27,9, çocuklarda ise yüzde 36,8'dir. Özellikle yüksek enflasyonun uzun süre devam etmesi, kira ve temel ihtiyaç maliyetlerindeki artış, dar gelirli vatandaşların geçim şartlarını ağırlaştırmıştır.
Bugünün yoksulluğu yalnızca aç kalmak değildir. Çalıştığı halde birikim yapamamak, emekli olduğu halde geçinememek, çocuğunun eğitim masraflarını karşılayamamak ve geleceğinden sürekli endişe duymaktır. Yoksullukla mücadelede sosyal yardımların elbette önemli bir yeri vardır. Ancak iyi bir sosyal devletin başarısı, yalnızca yardım ettiği insanların sayısıyla değil, yardıma ihtiyaç duymadan yaşayabilen insanların sayısıyla da ölçülmelidir.
Öte yandan yolsuzluk ve israfla mücadele, yoksullukla mücadeleden bağımsız değildir. Verimsiz kullanılan her kamu kaynağı, eğitimden sağlığa, sosyal desteklerden üretken yatırımlara kadar başka bir alanda kullanılabilecek toplumsal imkânın kaybıdır. Bu nedenle 3Y'nin ilk iki ayağı arasındaki bağ bugün de önemini korumaktadır.
Yasaklardan Uygulamaların Sertliğine
AK Parti'nin ilk yıllarında yasaklarla mücadele alanında önemli reformlar yapıldığı da tarihsel bir gerçektir. Başörtüsü üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması, kamusal hayatta din ve vicdan özgürlüğünün genişletilmesi ve askerî vesayetin geriletilmesi önemli kazanımlardı. Ancak bugün tartışılması gereken mesele yalnızca hangi yasakların kaldırıldığı değildir.
Daha çok, devletin mevcut hukuk kurallarını hangi yöntemlerle ve ne ölçüde sertlikle uyguladığıdır. Bir hukuk devletinde suçla mücadele güçlü olabilir. Devletin kamu düzenini koruma yetkisi tartışılmazdır. Fakat bu yetkinin meşruiyeti, kullanılmasındaki ölçülülüğe, eşitliğe ve hukuki güvencelere bağlıdır. Soruşturma yöntemleri, tutuklama tedbirlerinin kullanımı, idari yaptırımların ağırlığı, siyasi ve toplumsal olaylara müdahale biçimleri bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Uluslararası özgürlük ve hukuk devleti göstergelerinin de tartışılabilir yönleri vardır. Örneğin Freedom House'un 2026 değerlendirmesinde Türkiye 100 üzerinden 32 puanla özgür olmayan ülkeler arasında gösterilmektedir.
Bu tür endekslerin siyasi yorumlardan bütünüyle bağımsız olduğunu ileri sürmek güçtür. Ancak ülke içerisindeki hukukçuların, sivil toplumun ve vatandaşların uygulamaların sertliğine ve öngörülebilirliğine ilişkin kaygıları da yok sayılamaz. Hukukun üstünlüğü, devletin yalnızca güçlü olması değil, gücünü kullanırken kendisini de hukukla sınırlandırmasıdır.
Adaletin gücü, cezaların sertliğinden önce uygulamanın eşitliğinde ve ölçülülüğünde aranmalıdır.
İşte yasaklarla mücadelenin bugün yeniden düşünülmesi gereken boyutu budur.
Gücün Merkezinde Sorumluluk da vardır
Yirmi dört yıllık bir iktidarın bütün sonuçlarını tek bir kişiye bağlamak doğru değildir.
Bu dönemde görev yapan başbakanların, bakanların, parti yöneticilerinin, bürokratların ve yerel yöneticilerin her birinin kendi yetki alanları içerisinde sorumlulukları vardır.
Ancak 2018 yılında yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yürütme yetkilerinin önemli ölçüde merkezileşmesi, Erdoğan’ın siyasi sorumluluğunu daha da belirgin hale getirmiştir.
İktidarın merkezinde bulunan bir liderin, kendi çevresindeki yanlışları önleme sorumluluğu da büyüktür. Ancak aynı durum, değişim imkânı için de geçerlidir. Siyasi karar alma gücü merkezde toplanmışsa, reform iradesinin o merkezden yükselmesi de önemli sonuçlar doğurabilir.
Türkiye'nin bugün ihtiyaç duyduğu şey, Cumhurbaşkanı'nın yeni ve dikkat çekici bir slogan üretmesinden çok, 2002 yılında savunduğu temel ilkeleri yeniden güçlü biçimde sahiplenmesidir.
Çünkü 3Y, AK Parti'nin siyasi hafızasında hâlâ önemli bir yere sahiptir. Sorun, bu ilkelerin hatırlanmasından ziyade kararlılıkla uygulanmasıdır.
Toplumsal Ahlak: Bozulmanın Yalnızca Seyircisi miyiz?
Bütün bu tartışmaların sonunda daha derin bir meseleye geliyoruz: Toplumsal ahlak.
Yolsuzluk sadece kamu kurumlarında ortaya çıkan bir suç veya usulsüzlük değildir. Toplumun doğru ile yanlış arasında kurduğu ilişkinin de bir yansımasıdır. Liyakat yerine yakınlığın, dürüstlük yerine kurnazlığın, hak yerine ayrıcalığın ödüllendirildiği bir ortamda toplumsal güvenin korunması giderek zorlaşır.
Bir insan, kurallara uyarak başarılı olamayacağına inanmaya başladığında yalnızca devlete değil, toplumun adalet duygusuna da güvenini kaybeder.
2022-2023 döneminde yapılan araştırmada, Türkiye'de insanların çoğuna tamamen güvenebileceğini söyleyenlerin oranı yalnızca yüzde 5, kısmen güvenebileceğini söyleyenlerin oranı ise yüzde 12,6 olarak aktarılıyor.
Pew Research Center'ın 2024 yılında Türkiye'de gerçekleştirdiği saha araştırmasında da katılımcıların yüzde 77'si farklı siyasi partilerin destekçileri arasında güçlü çatışmalar bulunduğunu ifade ediyor. Araştırmada hükümete güven duyduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 46, güven duymadığını söyleyenlerin oranı yüzde 51.
Nasılsanız öyle idare edilirsiniz ilahi düsturu burada devreye girer. Siyaset ile toplum arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Siyaset, toplumun değerlerinden beslenir; aynı zamanda hangi davranışların meşru ve kabul edilebilir görüleceğini etkiler. Bir toplum kendi siyasi çevresinin yanlışlarına sessiz kalmayı alışkanlık haline getirirse yöneticilerin hesap verme ihtiyacı zayıflar. Yöneticiler de kendi yakın çevrelerini eleştiriden ve denetimden korumaya yönelirse toplumdaki bu alışkanlık pekişir.
Sonuçta yanlışın yanlış olup olmadığına değil, kimin yaptığına bakılır.
Aynı davranışı rakibimiz yaptığında yolsuzluk, bizim desteklediğimiz kişi yaptığında hizmet olarak görüyorsak, sorun yalnızca siyasetin değil, toplumsal vicdanın da sorunudur.
Bu nedenle yüzleşme, toplumun kendisini dışarıda tutarak yalnızca siyasetçilerden bekleyebileceği bir erdem değildir. Sivil toplum, medya, iş dünyası, kamu görevlileri ve vatandaşlar da bu yüzleşmenin parçasıdır.
Herkes kendi bulunduğu yerde dürüstlüğü, liyakati, adaleti ve hakkaniyeti savunabildiği ölçüde toplumsal iyileşme mümkün olacaktır.
Dördüncü Y: Yüzleşme
Bugün Türkiye'nin 3Y konusunda ihtiyacı olan şey yeni bir siyasi kavga değildir. Geçmişte yapılan bütün hizmetleri yok saymak da yaşanan bütün sorunları savunmak da Türkiye'ye bir şey kazandırmaz.
İhtiyaç duyulan şey samimi, cesur ve sonuç üreten bir yüzleşmedir.
AK Parti'nin yirmi dört yıllık iktidarında elde edilen önemli kazanımlar vardır. Ülkenin altyapısı gelişmiş, kamu hizmetleri yaygınlaşmış, belirli özgürlük alanlarında önemli reformlar yapılmış, milyonlarca vatandaşın hayat şartlarında uzun vadeli iyileşmeler sağlanmıştır.
Ancak aynı samimiyetle yanlışların da kabul edilmesi gerekir. Kamu yönetiminde denetimsizliğin oluştuğu alanlar düzeltilmelidir. Siyasetçi ve bürokratların mal varlıkları, çıkar ilişkileri ve siyasi finansman daha şeffaf hale getirilmelidir. Kamu ihaleleri daha güçlü rekabet ve denetime açılmalıdır.
Siyasi partilerin kendi iç disiplinleri, yanlışların üzerini örtmenin değil yanlış yapanları ayıklamanın aracı olmalıdır. Belediyelerdeki soruşturmalar, siyasi aidiyete göre farklı muamele yapılmaksızın, bağımsız ve adil yargılama ilkeleri çerçevesinde yürütülmelidir.
Kamu harcamalarında israfı azaltacak gerçekçi tedbirler alınmalı, kamu yöneticileri kullandıkları kaynakların hesabını verebilmelidir. Ve bütün bunların ötesinde, liyakat ile ahlak yeniden kamu yönetiminin belirleyici değerleri haline getirilmelidir.
Belki de en doğru başlangıç, siyasi endişeleri, teşkilat dengelerini ve kısa vadeli hesapları bir kenara bırakarak kuruluş kodlarına kararlılıkla dönmektir. Üstelik böyle bir dönüş, yalnızca Türkiye'nin kurumsal sorunlarını çözmek bakımından değil, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile toplum arasındaki güven ilişkisinin yeniden güçlenmesi bakımından da önemli bir fırsat olabilir.
Çünkü uzun iktidar dönemleri yalnızca başarılar değil, yorgunluklar, kırgınlıklar ve hayal kırıklıkları da biriktirir. Cumhurbaşkanı'nın geçmiş yıllarda kendisine destek vermiş fakat bugün çeşitli nedenlerle uzaklaşmış vatandaşların güvenini yeniden kazanmasının yollarından biri, bu kırgınlıkların nedenlerini samimiyetle görmesidir.
Cumhurbaşkanı'nın güven tazelemesinin en güçlü yolu, kendisine yöneltilen bütün eleştirileri reddetmesi değil, haklı eleştirilerden başlayarak kendi siyasi hareketini yeniden düzeltme cesareti göstermesi olabilir.
3Y, bir siyasi hareketin iktidara gelişinde önemli bir vaat olmuştu. Dördüncü Y, o hareketin kendisini yenileyebilmesi için tarihî bir fırsat olabilir.
Ve belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:
Yirmi dört yıl önce yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele edeceğini söyleyen Türkiye, şimdi kendi yanlışlarıyla yüzleşmeye hazır mı?
Çünkü üç Y ile mücadele bir iktidar vaadiydi.
Dördüncü Y ise yalnızca iktidarın değil, hepimizin vicdan sınavıdır. İlk uyarıyı Mahmut Koçak yapmıştı. Son uyarıyı da biz yapmış olalım.
Toplam Okunma Sayısı : 158