AMERİKA SONRASI IRAK VE KÜRT JEOPOLİTİĞİ

AMERİKA SONRASI IRAK VE KÜRT JEOPOLİTİĞİ

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 6
ABD’nin Irak’taki doğrudan askerî misyonunun sona ermesi, bölgede yalnızca bir güç boşluğu değil, yeni bir güvenlik düzeni arayışı doğuruyor. Bağdat’ın devlet kapasitesi, IKBY’nin geleceği, İran’ın nüfuzu, PKK’nın tasfiyesi, Sincar ve Kalkınma Yolu artık birbirinden ayrı başlıklar değil. Türkiye açısından asıl soru, Amerikan boşluğunu askerî güçle doldurmak mı, yoksa Irak’la kurumsal güvenlik ve ekonomik entegrasyon üzerinden daha kalıcı bir düzen kurmak mı?

ABD’NİN ÇEKİLMESİNDEN PKK SONRASINA TÜRKİYE’NİN YENİ GÜVENLİK DENKLEMİ

Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak'taki askerî misyonunu 30 Eylül 2026 itibarıyla sona erdirmesi, 2003'te başlayan Amerikan müdahalesi sonrasında oluşan güvenlik düzeninde önemli bir dönüm noktasıdır. Ancak bu gelişmeyi ABD'nin Irak'tan bütünüyle çekilmesi veya Washington'ın Ortadoğu'daki etkisinin sona ermesi şeklinde yorumlamak doğru değildir. Değişen temel unsur, ABD'nin Irak'taki doğrudan askerî rolünün sona ermesi ve bunun yerini daha sınırlı fakat kurumsallaştırılmış bir ikili güvenlik ilişkisinin almasıdır.

Bu dönüşümün çerçevesi 2024'te ABD ve Irak arasında belirlenmişti. Dolayısıyla 2026'daki çekilme ani bir politika değişikliğinden ziyade, koalisyonun askerî misyonundan Irak merkezli güvenlik modeline geçişin son aşamasıdır.

Bu nedenle asıl stratejik soru “ABD'nin yerini kim alacak?” değildir. Esas mesele, Amerikan askerî varlığının sağladığı caydırıcılık ve güvenlik kapasitesinin azalmasıyla ortaya çıkan yeni alanın nasıl bir yapıyla doldurulacağıdır.

Bu soru özellikle Irak'ın kuzeyi açısından önem taşımaktadır. Bağdat, IKBY, İran ve Türkiye arasındaki güç dengesi, PKK'nın geleceği, Sincar'ın statüsü, Peşmerge güçlerinin konumu ve Kalkınma Yolu gibi ekonomik projelerle giderek daha fazla birbirine bağlanmaktadır.

Türkiye açısından bu gelişmeler, “Terörsüz Türkiye” süreciyle de kesişmektedir. PKK'nın silahsızlandırılması, Irak'ın kuzeyindeki güvenlik düzeni, Suriye'deki Kürt silahlı yapılarının geleceği ve Türkiye-Irak ilişkilerinin yeniden yapılandırılması artık birbirinden ayrı konular olmaktan çıkmaktadır.

GÜÇ DAĞILIMINDA DEĞİŞİM

ABD'nin Irak'taki askerî misyonunun sona ermesi Washington'ın Bağdat'la ilişkilerinin sona erdiği anlamına gelmemektedir. Diplomatik ilişkiler, istihbarat paylaşımı, eğitim, savunma işbirliği ve güvenlik alanındaki ikili temaslar devam etmektedir. Ayrıca ABD'nin bölgesel askerî kapasitesi Irak dışındaki üsler ve ortaklar üzerinden korunmaktadır.

Dolayısıyla Amerikan çekilmesini Ortadoğu'dan stratejik geri çekilme olarak değil, gücün kullanım biçimindeki değişim olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Irak açısından ise mesele, egemenliğin güçlendirilmesi ile güvenlik kapasitesinin yeterliliği arasındaki dengedir. Yeni dönemin başarısı, Irak devletinin ülke içindeki silahlı güçler üzerindeki kontrolü ne ölçüde sağlayabileceğine bağlı olacaktır.

İran'ın Artan Etkisi ve Irak’ın Sınavı

ABD'nin çekilmesi İran'ın Irak'taki nüfuzunu artırması için daha elverişli koşullar yaratmaktadır. Amerikan askerî varlığının ortadan kalkması, Tahran'la ilişkili siyasi ve askerî aktörlerin manevra alanını genişletebilir.

Ancak buradan Irak'ın otomatik olarak İran'ın kontrolüne gireceği sonucu çıkarılamaz. Irak siyasi sistemi çok merkezlidir. Bağdat'ın devlet kurumları, Şii siyasi aktörler arasındaki rekabet, Sünni ve Kürt siyasi yapılar ile bölgesel devletlerin etkisi aynı anda işlemektedir.

Öte yandan, İran'ın çıkarı tamamen istikrarsız bir Irak değildir. Tahran açısından daha avantajlı olan, İran'la uyumlu siyasi ve güvenlik aktörlerinin güçlü olduğu, ancak devlet kurumlarının çalışmaya devam ettiği bir Irak olacaktır.

Bu nedenle temel soru, “İran ABD'nin yerini alacak mı?” değil, Bağdat'ın farklı silahlı ve siyasi güçleri ortak bir devlet güvenlik mimarisi içinde ne ölçüde kontrol edebileceğidir.

Türkiye açısından da en uygun senaryo, İran'la doğrudan bir nüfuz rekabetine girmekten ziyade, Irak'ın kendi güvenlik kapasitesini geliştirdiği ve Ankara'nın çıkarlarını Bağdat'la kurumsal ilişkiler üzerinden koruyabildiği bir düzendir.

IKBY'nin Yeni Kırılganlığı

Amerikanın çekilmesinin en önemli sonuçlarından biri Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin güvenlik ortamında ortaya çıkmaktadır. IKBY, bölgede ABD’nin önemli yerel ortaklarından biri olmuştur. Amerikan desteği eğitim ve silah yardımının ötesinde istihbarat, keşif-gözetleme, hava ve lojistik desteğini de kapsamaktaydı.

Bu güvenlik katmanının zayıflaması Erbil'in güvenlik riskini artırmaktadır. İran kaynaklı füze ve İHA tehdidi önemini korumaktadır. İranlı Kürt muhalif grupların IKBY topraklarında bulunması, Tahran ile Erbil arasındaki güvenlik gerilimini zaman zaman doğrudan askerî boyuta taşımaktadır.

Diğer taraftan, Bağdat-Erbil ilişkilerinde güç dengesi yeniden şekillenmektedir. Amerikan varlığının zayıflaması Bağdat'ın siyasi ve güvenlik ağırlığını artırabilir.

Bu nedenle IKBY'nin geleceği Türkiye açısından da önemlidir. Zayıf ve istikrarsız bir Erbil'in Türkiye'nin güvenliğine otomatik olarak katkı sağlayacağı varsayımı doğru değildir. Aksine böyle bir ortam İran nüfuzuna, yeni silahlı aktörlere ve Bağdat merkezileşmesine daha elverişli hâle gelebilir.

TÜRKİYE’NİN SEÇİMİ: ASKERÎ GÜÇ MÜ, YENİ GÜVENLİK MİMARİSİ Mİ?

ABD'nin çekilmesi Türkiye için hem fırsat hem risk doğurmaktadır.

Birinci seçenek, Amerikanın bıraktığı güvenlik alanının önemli bölümünü Türkiye'nin askerî kapasitesiyle doldurmasıdır. Bu model PKK'ya karşı operasyonların sürdürülmesini, kuzey Irak'taki askerî varlığın korunmasını ve gerektiğinde Sincar gibi bölgelerde doğrudan güvenlik baskısının artırılmasını gerektirebilir.

Bunun avantajı kısa vadeli güvenlik kontrolüdür. Ancak Türkiye'yi Irak'ın güvenlik mimarisindeki başlıca dış askerî aktörlerden biri hâline getirerek İran, bazı Iraklı silahlı gruplar ve Bağdat'la daha doğrudan rekabet riskini artırabilir.

İkinci seçenek ise güvenlik boşluğunun Irak devletinin kapasitesinin güçlendirilmesi yoluyla doldurulmasıdır. Türkiye bu modelde istihbarat ve sınır güvenliği işbirliğini artırırken Bağdat'ın kendi topraklarında güvenlik sağlamasını destekler, askerî varlığının bir bölümünü de zaman içinde kurumsal güvenlik mekanizmalarına dönüştürebilir.

Son gelişmeler, Ankara'nın ikinci modele doğru bir geçiş aradığını göstermektedir. Başika'nın devri bu açıdan özellikle önemlidir.

Başika, Sincar ve Kalkınma Yolu

Başika, Türkiye'nin Irak'taki askerî varlığının Bağdat açısından en tartışmalı unsurlarından biri olmuştur. Bu nedenle, Başika'nın Irak federal hükümetine devri yalnızca teknik bir askerî düzenleme değildir. Bu devir Türkiye-Irak güvenlik ilişkisinin niteliğinin yeniden tanımlanması açısından sembolik önem taşımaktadır.

Başika'nın devrini, Washington'ın Irak'tan çekilmesinin doğrudan bir sonucu olarak değil Türkiye-Irak ilişkilerindeki daha geniş bir dönüşüm içinde ele almak gerekir.

Bu dönüşümde Sincar kritik bir unsurdur. Türkiye açısından Irak devletinin Sincar'da otorite kurması, yabancı silahlı yapıların bölgedeki varlığının sona ermesi ve PKK bağlantılı güvenlik yapılanmalarının tasfiye edilmesi temel beklentilerdir.

Kalkınma Yolu ise bu güvenlik düzeninin ekonomik ayağını oluşturmaktadır. Ulaştırma, enerji, ticaret ve lojistik bağlantılarının geliştirilmesi, Türkiye'nin Irak'taki etkisini askerî varlıktan daha kalıcı bir ekonomik karşılıklı bağımlılık modeline taşıyabilir.

Bu nedenle ortaya çıkan denklem, PKK'nın silahsızlandırılması, Sincar'da devlet otoritesinin kurulması, Türkiye-Irak güvenlik işbirliğinin sağlanması, Başika'nın yeniden düzenlenmesi ve Kalkınma Yolunun hayata geçirilmesi şeklinde okunabilir.

Bu zincirin başarıya ulaşması hâlinde Ankara'nın Irak politikasında askerî ağırlığın yanında devletler arası kurumsal işbirliği ve ekonomik entegrasyon daha belirleyici hâle gelebilir.

Mekke Anlaşması ve Bölgesel Güvenliğin Yeniden Yapılanması

Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasında Ağustos 2026'da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması da Amerikan sonrası bölgesel güvenlik arayışları bağlamında değerlendirilebilir.

Mekke Anlaşması ABD'nin doğrudan askerî rolünün azalmasıyla bölgesel aktörlerin kendi güvenlik kapasitelerini ve ortaklıklarını artırma eğiliminin bir göstergesi olarak okunabilir. Bu çerçevede Mekke Anlaşması'nı Amerikan sonrası Ortadoğu'da bölgesel sahiplenmenin artmasının işaretlerinden biri olarak değerlendirmek gerekir.

TERÖRSÜZ TÜRKİYE VE BÖLGESEL KÜRT JEOPOLİTİĞİ

Türkiye'nin yürüttüğü yeni Kürt açılımı süreci ile Amerikan çekilmesi, bölgedeki dönüşümün farklı boyutları olarak birbirini etkileyebilir.

PKK'nın silahsızlandırılması, Türkiye'nin iç güvenliğinin ötesinde Irak ve Suriye'deki dengeleri de değiştirebilir. Irak'ın kuzeyindeki PKK varlığının sona ermesi, Sincar ve IKBY açısından yeni bir güvenlik düzeni yaratabilir. Suriye'deki PKK bağlantılı silahlı yapıların geleceği ise Türkiye'nin politikasının yönünü etkileyecektir.

Suriye ve İran Kürtleri

Türkiye'nin yeni Kürt politikasının en karmaşık dış boyutu Suriye'dir. Suriye Demokratik Güçleri ile Şam arasındaki entegrasyon arayışları, kuzeydoğu Suriye'deki Kürtlerin geleceğini doğrudan etkilemektedir.

Ankara açısından temel hedef, Suriye'nin kuzeyinde PKK bağlantılı bağımsız bir askerî yapının kalıcılaşmasını önlemektir. Önümüzdeki süreçte, Türkiye'nin güvenlik hedefleri ile Suriyeli Kürtlerin siyasi beklentileri arasında yeni bir denge kurulması gerekecektir.

Benzer bir durum İran Kürtleri açısından da geçerlidir. PKK'nın silahsızlandırılması, örgütün bölgesel ağlarının yeniden yapılanması ve PJAK gibi İran merkezli Kürt yapılanmalarının geleceği konusunda yeni ihtimaller doğurabilir. Türkiye'nin kendi iç güvenlik sorununu çözmesiyle, bölgesel Kürt hareketleri arasındaki ilişkileri yeniden değerlendirmesi gerekecektir.

Türkiye'nin Stratejik Paradoksu

Yeni dönemin önemli paradoksu şudur: Türkiye açısından Kürt silahlı hareketlerinin tasfiyesi güvenlik bakımından temel bir hedeftir. Ancak IKBY'nin tamamen zayıflaması Türkiye'nin uzun vadeli çıkarlarına uygun düşmeyebilir.

Zayıf bir IKBY, İran nüfuzuna ve yeni silahlı aktörlere daha açık hâle gelebilir. Suriye'nin kuzeyinde devlete entegre olmayan bir Kürt nüfusu ise yeni güvenlik sorunları yaratabilir.

Bu nedenle Ankara'nın uzun vadeli hedefi, Kürt meselesini silahlı çatışma zemininden kurumsal ve siyasi zemine taşımak olmalıdır. Bu yaklaşım, Türkiye'nin askerî güvenlik maliyetini azaltırken, diplomatik ve ekonomik etkisini artırabilir.

Güvenlikte Belirleyici Unsurlar

Yeni güvenlik mimarisinin geleceğini üç temel gelişme belirleyecektir.

1. Bağdat'ın Silahlı Gruplar Üzerindeki Kontrolü: Irak devleti Haşdi Şabi ve diğer silahlı aktörleri etkili bir devlet komuta zinciri içinde tutabilirse, Amerikan çekilmesi Irak'ın egemenliğini güçlendirebilir. Aksi durumda, güvenlik boşluğunun milisler tarafından doldurulması riski büyüyecektir.

2. Bağdat-Erbil İlişkisi: Bütçe, petrol, sınır kapıları, güvenlik güçleri ve tartışmalı bölgeler konusunda sürdürülebilir bir uzlaşma sağlanması, IKBY'nin geleceği açısından belirleyici olacaktır.

3. PKK'nın Gerçek Anlamda Tasfiye Edilmesi: Türkiye'de silahların bırakılması ancak Irak ve Suriye'deki örgütsel ağların farklı biçimlerde devam etmesi halinde Ankara'nın güvenlik politikası büyük ölçüde değişmeyebilir. Buna karşılık Irak-Suriye hattında gerçek bir silahsızlanma ve siyasi entegrasyon gerçekleşirse, Türkiye'nin sınır ötesi askerî varlığına ihtiyaç önemli ölçüde azalabilir.

EMPERYAL MÜDAHALENİN STRATEJİK MAALİYETİ

ABD’nin 2003 ile 2026 yılları arasında süregelen 2. Irak işgalinin bölgedeki en önemli sonuçlarından biri de işgale meşru zemin oluşturmak gayesiyle başlangıçta sunulan  demokrasi, refah ve güvenlik söylemleriyle, işgalin sona erdiği gün sahada var olan gerçeklik arasındaki büyük uçurumdur.

1-) Demokrasi Değil Emperyal Çıkarlar

ABD yönetimi 2003’teki  Irak işgalini, bir yandan kitle imha silahları, terör tehdidi ve uluslararası güvenlik gibi başlıklarla gerekçelendirmeye çabalarken, diğer yandan Irak’ta demokrasi, insan hakları, özgürlük, güvenlik, ve refah sağlayacağı söylemleriyle müdahaleyi meşrulaştırmaya çalışmıştır.

Oysa, ABD'nin Irak'taki askeri varlığının kalıcı bir “demokrasi ve refah projesi” olmaktan çok kendi stratejik ve jeopolitik çıkarlarına hizmet ettiği yine ABD Dışişleri'nin o döneme ait belgelerinde açıkça belirtilmektedir. Bu belgelerde, Irak'ın stratejik önemi vurgulanırken, ülkenin coğrafi konumu, büyük petrol rezervleri, enerjiye erişimi ve bölgesel dengedeki rolü, doğrudan ABD'nin ulusal çıkarları arasında sayılmıştır.

Bu nedenle, ABD'nin Irak'taki varlığını insani yardım veya demokrasi ihracı olarak görmek mümkün değildir. ABD, Irak halkının güvenliği ve refahı için değil, Ortadoğu stratejisinin gereği olarak işgali gerçekleştirmiştir.

ABD’nin Irak’tan çekilmesi de yine kendi stratejik çıkarları doğrultusunda şekillenen bir süreç olarak değerlendirilmelidir.

2-) Düzen Değil Yıkım

ABD'nin askeri ve siyasi müdahalesi Irak'ın iç dengelerini köklü biçimde değiştirmiştir. İşgal sonrasında Irak uzun süre ağır şiddet, mezhep çatışmaları, siyasi istikrarsızlık ve güvenlik sorunları yaşamıştır. İşgalin başındaki “özgür ve demokratik Irak” vaadi yerini kısa sürede son derece kırılgan bir tabloya bırakmış, ülkede istikrarsızlık ve yıkım yıllarca devam etmiştir.

3-) Güvenlik Değil Yalnızlık

ABD işgal sonrası Irak’ta, kendi çıkarları doğrultusunda siyasal düzen ve bölgesel ittifaklar oluşturmuştur. Bu süreçte IKBY ABD’nin en önemli bölgesel müttefiki olmuş, karşılıklı işbirliği çerçevesinde ABD IKBY ye önemli güvenlik desteği sağlamıştır. Ancak ABD’nin bölgedeki stratejik önceliklerinin değişmesi, askeri varlığını sonlandırmasına yol açmıştır.

ABD Irak’tan çekilirken, bölgede uzun süredir kendisiyle birlikte hareket eden aktörlerin gelecekteki güvenliği meselesi önem arz etmemiştir. ABD'nin “müttefiklik” anlayışı, koşulsuz ve sonsuza kadar devam eden bir bağlılık değil, kendi ulusal çıkarlarıyla uyumlu ortaklıklar şeklinde okunmalıdır.

Bu süreçte, Irak’ın istikrar ve güvenliği konusunda verilen vaatlerin gerçekleşmemesi ve değişen koşullar karşısında yerel/bölgesel ortaklarını yalnız bırakması, emperyalist müdahalelerin kalıcı güvenlik ve demokrasi oluşturmadığını, ancak emperyal gücün çıkarları paralelinde geliştiğini doğrulamıştır.

SONUÇ

Amerikan askerî misyonunun Irak'ta sona ermesi, Ortadoğu'da basit bir güç boşluğu yaratmaktan çok, güç dağılımının yeniden düzenlenmesine yol açmaktadır. İran'ın Irak'taki nüfuzunu artırması için daha elverişli bir ortam oluşurken Bağdat'ın güvenlik sorumluluğu büyümekte, IKBY'nin dış güvenlik desteğine bağımlılığı daha görünür hâle gelmekte ve bölgesel aktörlerin kendi güvenlik düzenlemelerini geliştirme ihtiyacı artmaktadır.

Türkiye açısından yeni dönemin temel özelliği, askerî gücün önemini kaybetmesi değil, tek başına yeterli olmaktan çıkmasıdır.

Başika'nın devri, Sincar'da Irak devlet otoritesinin güçlendirilmesi, Türkiye-Irak güvenlik işbirliği, Kalkınma Yolu ve PKK'nın silahsızlandırılması bu dönüşümün farklı unsurları olarak değerlendirilebilir. Ankara'nın Irak'taki hedefi, Amerikan boşluğunu bütünüyle askerî araçlarla doldurmak yerine, Irak devletinin kapasitesini güçlendiren ve ekonomik entegrasyonu artıran bir güvenlik mimarisinin oluşmasına katkı sağlamak olmalıdır.

Ancak bu stratejinin başarısı garanti değildir. Bağdat'ın devlet kapasitesi, IKBY'nin istikrarı, İran'ın bölgesel nüfuzu, Suriye'deki Kürt meselesinin nasıl çözüleceği ve PKK'nın gerçekten tasfiye edilip edilmeyeceği süreçte belirleyici olacaktır.

Türkiye'nin önündeki asıl stratejik soru “ABD'nin yerini kim alacak?” değildir. Daha önemli soru, ABD'nin doğrudan askerî varlığının azalmasıyla ortaya çıkan güvenlik alanının hangi siyasi ve kurumsal düzen tarafından doldurulacağıdır.

Ankara'nın önünde iki yol bulunmaktadır. Amerikan boşluğunu askerî kapasiteyle doldurmak veya Irak devletinin kapasitesi, Türkiye-Irak güvenlik işbirliği, IKBY'nin istikrarı ve bölgesel ekonomik entegrasyon üzerinden daha sürdürülebilir bir düzen oluşturmak.

Başika'nın devri, Kalkınma Yolu, Sincar politikası ve “Terörsüz Türkiye” süreci ikinci yönde bir arayışın işaretlerini vermektedir. Ancak bu henüz tamamlanmış bir strateji değildir.

Sonuç olarak, Amerika sonrası Irak'ta Türkiyenin asıl sınavı, askerî gücünü ne ölçüde artırabileceği değil, askerî güce duyduğu ihtiyacı azaltacak bir bölgesel düzen kurup kuramayacağıdır.

PKK sonrası güvenlik boşluğunun, Irak ve Suriye'de devlet kapasitesi, siyasi entegrasyon ve ekonomik işbirliğiyle doldurulması halinde, Türkiye'nin Irak-Suriye hattındaki güvenlik maliyeti azalırken diplomatik ve ekonomik ağırlığı artabilir. Aksi hâlde eski güvenlik düzeninin unsurları ortadan kalkarken, onların yerini daha karmaşık yeni tehditler alabilir.

Bu nedenle 2026 sonrası dönem, yalnızca Amerikan sonrası Irak'ın değil, Kürt meselesinin Türkiye, Irak, Suriye ve İran arasındaki bölgesel konumunun yeniden tanımlandığı bir dönem olacaktır.

Öte yandan Irak’ın işgal sürecinde, güvenliklerini bölge dışı emperyallere terk eden bölgesel aktörlerin düştüğü zaafiyet, onları hayal kırıklığının ötesinde, varoluşsal risklerle karşı karşıya bırakmış, emperyal müdahelenin demokrasi, özgürlük, istikrar ve güvenlik getirmeyeceğinin, ancak müdahalecinin çıkarlarına hizmet edeceğinin son trajik örneği olmuştur.

Toplam Okunma Sayısı : 32