SURİYE’DE TÜRKÇE ve TÜRKMENLER DIŞLANAMAZ

SURİYE’DE TÜRKÇE VE TÜRKMENLER DIŞLANAMAZ

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 4
Suriye’de ortak müfredata geçişle birlikte Türkçe eğitimin geleceği yeniden belirsizleşti. Sorun yalnız mevcut Türkçe derslerinin devam edip etmeyeceği değil; Türkmenlerin dil haklarının, Türkiye’de eğitim görüp ülkesine dönen öğrencilerin kazanımlarının ve Türkçenin yeni Suriye eğitim sistemindeki kalıcı statüsünün nasıl güvence altına alınacağıdır. Bu çalışma, seçmeli ders tartışmasının ötesine geçerek Türkçenin anayasal güvenceye sahip zorunlu ikinci dil olarak yapılandırılmasını öneriyor.

SURİYE EĞİTİMİNDE TÜRKÇENİN DIŞLANMASI VE ÖĞRENCİLERİN GELECEĞİ

Suriye’de Türkçe eğitiminin geleceği, Eylül 2026’da ortak müfredata geçilmesiyle tartışmaya açıldı. Kuzey Halep’teki bazı okullarda Türkçe derslerinin program dışında kaldığı, yerine merkezî müfredattaki Fransızcanın okutulacağı bildirildi. Türkmen Meclisi, ilk değişikliğin ayrıca bir yasak genelgesinden değil, yeni ders planında Türkçeye yer verilmemesinden kaynaklandığını belirtti. Bunun ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 13 Eylül 2026’da Şam’da mevkidaşı Esad Hasan Şeybani ile konuyu görüştüğünü ve Suriye tarafının Türkçenin seçmeli ders statüsü bakımından bir sorun bulunmadığını ilettiğini açıkladı. Kürşad Zorlu da aynı gün mevcut uygulamanın devam edeceğini duyurdu. Bu temaslar, derslerin sürdürülmesi yönünde siyasi güvence verilmesini sağladı.

Ancak Halep Milletvekili Tarık Sülo Cevizci’nin 29 Eylül tarihli açıklaması, uygulamanın hâlâ sağlam bir zemine oturmadığını gösterdi. Cevizci, önce WhatsApp gruplarında Türkçenin ikinci dil olarak müfredata alınmasına ilişkin talimatlar paylaşıldığını, yalnızca iki gün sonra ise Türkçenin müfredat kapsamında öğretilmeyeceğini bildiren başka bir mesaj yayımlandığını belirtti. Hangi kararın geçerli olduğu ve talimatları hangi makamın yayımladığı konusunda açıklık bulunmadığını vurgulayarak yazılı resmî karar istedi. Bu gelişmeler eğer doğru ise ki, öyle görünüyor Türk dışişleri açısından da kötü bir gelişmedir.

Bu tablo, aslında tam da Türkçe eğitim talebinin neden seçmeli dersle sınırlanamayacağını ortaya koyuyor. Türkçenin yeniden okutulmasına izin verilmesi gerekli bir geçiş adımıdır; kalıcı hedef ise, Arapçanın resmî dil konumunu koruyarak Türkçenin Suriye eğitim sisteminde anayasal güvenceye sahip zorunlu ikinci dil olmasıdır. Bu, bugün yürürlükte bulunan bir statü değil, savunduğumuz anayasal ve eğitimsel düzenleme önerisidir.

Türkiye’nin Esad rejiminin zulmüne karşı Suriyelilere sağladığı koruma, muhalefete verdiği destek ve üstlendiği ağır insani sorumluluk, yeni dönemin kurulabilmesinde vazgeçilmez bir katkı oluşturmuştur. Türkmenler de bu mücadelede canlarıyla, yurtlarından edilerek ve toplumsal varlıklarını riske atarak bedel ödemiştir. Suriye’nin birliğine bağlılıklarının karşılığı, kimliklerinin eğitim sisteminde görünmez kılınması olamaz. Türkiye ile kurulan ilişkinin ciddiyeti ve Türkmenlerin eşit yurttaşlığı, tam da böyle gündelik devlet kararlarında anlam kazanacaktır.

Burada savunduğumuz hak, bir yardımın karşılığında istenen imtiyaz değildir. Türkmenlerin vatandaşlık ve tarihsel varlıklarından kaynaklı dil hakkının yanında; daha önemlisi Türkiye’den geri dönen öğrencilerin eğitim ihtiyacıdır var bu yaşadıkları zorunlu göçün somut sonuçlarından doğmaktadır.

Esad döneminin müfredatı yeterli gerekçe olamaz

Hafız ve Beşşar Esad dönemlerinden devralınan eğitim düzeni ve rejimin dışlayıcı yaklaşımı, yeni dönemin eğitim anlayışına taşınamaz.

Bu mirasın sorunu yalnızca ders kitaplarındaki lider fotoğrafları değildi. Eğitim, resmî ideolojiyi yeniden üreten ve ülkenin toplumsal çeşitliliğini geri plana iten bir işlev taşıyordu. Geçen yıl Ankara’da yaptığımız çalıştayın raporları, Türkmenlerin dil ve kimlik kaybını bu dışlayıcı yapı içinde ele alıyor. Yeni Suriye’nin sorumluluğu, bu mirası bütün vatandaşları için aşmaktır.

Fransızcanın eski sistemde yabancı dil olarak bulunması, Türkçenin program dışında bırakılmasını açıklamaz. Hala Fransız sömürge döneminin izlerini taşımaya göz yummak, uğruna savaş verilen dönemin eğitim anlayışını sürdürmek herşeyden önce verilen mücadelenin inkarı olacaktır.

Şahsımın da katıldığı, Ankara’da yapılan Suriye’de Türkçe Eğitim Çalıştayı’nda Suriye’ye uygun ve ortak standartlara sahip Türkçe materyallerinin eksikliğini zaten kabul etmiştik. Yerel tecrübe ile ulusal ölçekte onaylanmış müfredat aynı şey değildir elbette. Bu eksik, geçici onay, mevcut materyalin gözden geçirilmesi, öğretmenlerin korunması ve takvimli pilot uygulama gerektirir. Ama bunların hiç biri mazeret değildir. Müfredat hazırlamak için gereken zaman, eğitim sürdürülerek kazanılmalıdır; hazırlığın bedeli çocuklara ödetilmemelidir.

Kürtçe düzenlemesinin gösterdiği idari imkân

16 Ocak 2026 tarihli 13 sayılı kararname, Suriyeli Kürtlerin kültürel ve dilsel kimliğini tanıyan bir çerçeve oluşturdu. Kürtçeyi ulusal dil olarak kabul eden düzenleme, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde resmî ve özel okullarda seçmeli ders veya kültürel eğitim faaliyeti olarak öğretimine imkân veriyor. Kürtlerin  dil öğretimi için özel bir hukuki düzenleme yapılabildiğine gör ifade edilen mazeret kimseyi tatmin edemez.

Şam yönetiminin eğitimde dil farklılıklarına yönelik düzenleme yapabildiği açıktır. Türkçe için de geçiş güvencesi oluşturmanın önünde bir idari imkânsızlık bulunduğu söylenemez.

Türkmenlerin nüfusu ve kurucu unsur talebi

Suriye Türkmenleri, savaş sırasında dışarıdan getirilmiş bir nüfus değildir. Halep ve Bayır-Bucak’tan Hama, Humus, Şam ve güney yerleşimlerine uzanan tarihsel varlıklarıyla ülkenin yerleşik topluluklarından biridir. Sınırın iki tarafındaki kültürel bağlar, onların Suriye’ye aidiyetini azaltmaz. Türkçe de Türkmenler bakımından sıradan bir yabancı dil seçeneğine indirgenemez.

Türk Dünyası Yörük Türkmen Birliği’nin önceki yazılarımızda başvurduğumuz saha raporu, yaklaşık 23 milyonluk nüfus içinde kimliğini açıkça ifade eden 3,5 milyon Türkmen tahmini veriyor ve Türkmenleri ikinci büyük nüfus grubu olarak nitelendiriyor. Ocak 2026 tarihli ALARM yazımızda görünür Türkmen nüfusunu yüzde 13,5–15, asimilasyonla dilini veya kimlik görünürlüğünü kaybetmiş Türkmen kökenli kesimleri yüzde 15–18 olarak değerlendirmiştik.

Güncel kimlik beyanı, konuşulan dil ve tarihsel soy kökeni aynı ölçü değildir; birbirine eklenerek kesin bir nüfus üretilemez. Bununla birlikte Türkmenlerin eğitim politikasında tali bir unsur gibi ele alınmasına itirazımız açıktır. Türkmenlerin asli kurucu unsur talebi, siyasi temsilde ve eğitimde ciddiyetle karşılanmalıdır. Dil hakkının tanınması da tartışmalı bir nüfus sıralamasının kesinleşmesine bağlanamaz.

Türkmenlerin ortak vatanı savunması, dil ve temsil taleplerinden vazgeçtikleri anlamına gelmez.

Türkiye’de yetişmiş öğrencilerin somut ihtiyacı

Türkiye’de Türkçe eğitim alarak Suriye’ye dönen çocukların ve Suriye’de yıllardır Türkçe dersi alan öğrencilerin eğitim birikimi somut bir ihtiyaç doğuruyor. Geri dönen toplam nüfus ile öğrenci sayısı birbirine karıştırılmadan, bu çocukların sayısı ve destek ihtiyacı okul kayıtları üzerinden belirlenmelidir.

İhtiyaç açıktır. Türkiye’de Türk okullarında matematik, fen ve sosyal bilimleri Türkçe öğrenmiş bir çocuk, evde Arapça konuşsa bile akademik Arapçada aynı yeterliliğe sahip olmayabilir. Türkmen, Arap veya Kürt olması bu eğitim geçmişini değiştirmez. Etnik kimlikten hareketle çocuğun hangi dilde ders takip edebildiğine karar verilemez; bireysel dil ve öğrenme değerlendirmesi gerekir.

Suriye’de Arapça ağırlıklı eğitim içinde Türkçe dersi almış öğrenciler için mevcut kazanımların ve ders sürekliliğinin korunması gereklidir. Türkiye’den dönen bazı öğrencilerde buna ek olarak akademik Arapça desteği, temel derslerde iki dilli materyal, müfredat telafisi ve denklik gerekebilir. Seçmeli dersin sürmesi geçiş dönemi için gereklidir; anayasal zorunlu ikinci dil hedefi ise kalıcı eğitim düzeninin parçasıdır. Her iki aşama da öğrencilerin farklı ihtiyaçlarına göre desteklenmelidir.

Eğitimdeki bu belirsizlik, ailelerin geri dönüş kararını da zayıflatır. Savaşın zaten yıllarını aldığı çocuklara yeni kayıp yıllar üretmek, Suriye’nin geleceğini çalmaktır.

Ankara’dan beklenen açık tutum ve sonuç

Hakan Fidan’ın 13 Eylül’deki açıklaması, Türkiye’nin meseleyi resmî düzeyde gündeme taşıdığını ortaya koydu. Bu girişim değerlidir. Ancak ardından Cevizci’nin bildirdiği çelişkili talimatlar, siyasi güvencenin okul düzeyinde açık bir uygulama kararına dönüşmesi gerektiğini gösteriyor. Ankara’dan beklentimiz, geçici çözümü takip etmesi ve Türkçenin anayasal zorunlu ikinci dil olarak yapılandırılması hedefini de muhataplarıyla gündeme getirmesidir.

Diplomatik yöntemin başarısı, görüşme yapıldığı bilgisiyle değil, öğrencinin sınıfa erişimiyle ölçülür. Aileler ders yılı boyunca belirsizlik içinde bırakılamaz. Türkçenin okutulacağı okullar, öğretmenlerin durumu ve uygulama takvimi kamuoyuna açıklanmalıdır.

Türkiye’deki dil politikalarının kendi hukuki ve demokratik tartışma zemini vardır. Suriye’de ise buna ek olarak, zorunlu göç sonucunda başka bir ülkenin eğitim sisteminde yetişmiş ve geri dönmüş çocukların fiilî eğitim geçmişi söz konusudur. Bu geçmiş, iç siyaset ihtimalleriyle silinemez. Devletlerin görevi, bu çocukların Türkçe eğitim aldığı yılları yok saymak değil, o birikim üzerinden öğrenmeye devam etmelerini sağlamaktır.

Üstelik elde kullanılabilir bir araç vardır: 10 Temmuz 2025’te imzalanan Türkiye–Suriye Eğitim İş Birliği Protokolü, müfredat geliştirme, öğretmen eğitimi ve ölçme değerlendirmeyi kapsıyor. Ankara’dan beklentimiz, bu mekanizmayı somut sonuç verecek biçimde işletmesi; Türkçe derslerinin, denklik süreçlerinin ve geçiş desteğinin güvencesini kamuoyuna açıklamasıdır. Türkmenlerin hakkını savunmak, Suriye’nin egemenliğine karşı bir talep değildir. İki ülkenin kabul ettiği iş birliğinin gereğini istemektir.

Çalıştay önerilerinden anayasal güvenceye ve uygulamaya

Ankara’daki çalıştayda ele aldığımız anayasal güvence, ortak müfredat, öğretmen yetiştirme, denklik, finansman ve yükseköğretim iş birliği aynı bütünün parçalarıdır. Savunduğumuz kalıcı hedef, Arapçanın resmî dil konumunu koruyarak Türkçeyi anayasal güvenceye sahip zorunlu ikinci dil olarak yapılandırmaktır. Bu, mevcut hukuki statünün tarifi değil, yeni eğitim düzenine yönelik talebimizdir.

13 Mart 2025 tarihli Anayasal Bildirge’nin 7. maddesinin üçüncü fıkrası, bütün Suriyelilerin kültürel ve dilsel haklarını güvence altına alıyor. Bu genel hüküm, Türkçenin eğitimdeki statüsünü tek başına belirlemiyor. Yeni anayasa temel güvenceyi, eğitim kanunu ise zorunlu öğretimin kapsamını, sınıf kademelerini ve uygulama takvimini açıkça düzenlemelidir. Türkçenin zorunlu ikinci dil olarak öğretilmesi, bütün derslerin Türkçe yapılması veya Türkçenin ikinci resmî dil olmasıyla aynı şey değildir.

Bu kalıcı düzenleme hazırlanırken mevcut Türkçe dersleri kesintisiz sürdürülmeli, öğretmenler ve materyaller ortak denetim altında korunmalıdır. Bakanlık, okullara uygulanabilir, imzalı ve tarihli bir talimat göndermelidir. Türkiye’den dönen öğrenciler için dil düzeyi, son tamamlanan sınıf ve destek ihtiyacını belirleyen ortak kayıt sistemi kurulmalı; denklik süreleri, belge kaybında alternatif değerlendirme ve itiraz yolu açıklanmalıdır.

Türkmen eğitimciler ile Türkiye mezunu Suriyeli uzmanlar, müfredat ve öğretmen yetiştirme komisyonlarına liyakatle katılmalıdır. Türkçe ana dili öğretimi, Türkçeyi ikinci dil olarak öğrenme ve Türkçe üzerinden eğitimine devam etme ihtiyaçları için farklı programlar hazırlanmalıdır. Akademik Arapça desteği ve iki dilli pilot uygulamalar, ortak öğrenme hedeflerine ve kamu denetimine bağlı yürütülmelidir.

Suriye’nin bütünlüğünü, çocukların dilini ve eğitim geçmişini yok sayarak sağlayamazsınız. Türkiye’nin dostluğunu ve Türkmenlerin bağlılığını, her eksiltmeyi sessizce kabul edecekleri varsayımı üzerine kuramazsınız. Şam yönetiminden beklentimiz, mevcut belirsizliği gidermesi ve Türkçeyi anayasal güvenceyle zorunlu ikinci dil olarak eğitim düzenine yerleştirmesidir. Savaşla kaybedilmiş yılların üzerine bürokrasi eliyle yeni kayıp yıllar eklemeye hiç kimsenin hakkı yoktur.

Toplam Okunma Sayısı : 732