BU GİDİŞ NEREYE?

BU GİDİŞ NEREYE?

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 1
Mafya, uyuşturucu, rüşvet, torpil, kara para, aile kurumundaki çözülme ve kötülüğün giderek sıradanlaşması birbirinden kopuk sorunlar mı? Yoksa hepsi aynı toplumsal çürümenin farklı yüzleri mi? Bu yazı, yozlaşmayı yalnız yönetenlere veya yalnız halka yüklemek yerine; kurumsal adaletsizlik ile bireysel ahlaki çözülmenin birbirini nasıl beslediğini ve çıkışın neden hem hukukta hem insanın kendi vicdanında başlaması gerektiğini tartışıyor.

TOPLUMSAL ÇÜRÜME VE İLAHİ ÇIKIŞ YOLU

Toplumlardaki ahlaki çöküşün nedenleri, tek bir öznenin üzerine bırakılamayacak kadar geniş ve derindedir. Bu süreç, güç sahipleriyle sokaktaki insanın, sessiz bir mutabakatla birbirini emzirdiği karanlık bir döngüdür.

Mafya düzeni, uyuşturucu girdabı, kara para aklama tezgahları, adrese teslim ihaleler ve rüşvet çarkı, bir ülkenin kurumsal denetim barajlarının patlamasıyla, toplumsal vicdan bentlerinin yıkılmasının kesiştiği yerde vücut bulur.

Sokağı saran zehir, cüzdanları dolduran haram ve ruhları esir alan köhnemişlik, salt bir yönetim zafiyeti değil, kolektif bir intiharın eşiğindeki toplumun sosyolojik çöküşüdür.

Toplumsal çürüme, mahkemelerin duvarlarından önce insanın kalbinde başlar. Hukuk kuralları, ahlaki sınırlar ve ortak adalet inancı kolektif bir körlükle boğulduğunda, bir cemiyet sadece kimliğini değil, ruhunu da kaybeder.

Bugün maruz kaldığımız yozlaşma, kurumsal bir çöküşün ötesinde, ruhsal bir kıyametin tezahürüdür. Bireylerin kendi dünyevi ikballeri, küçük menfaatleri ve anlık hazları için kutsalı, hakkı ve diğergâmlığı feda ettiği bu çağda, kötülük sinsi bir sarmaşık gibi en ücra hücrelerimize kadar sızmıştır.

İçinde boğulduğumuz bu derin çözülme, sadece gazete manşetlerinde değil, günlük hayatın titreyen her anında yüzümüze bir tokat gibi çarpmaktadır:

Bir doğal afetin acısı, bir krizin sarsıntısı ya da küresel bir salgının korkusu kapıyı çaldığında, sütün, ekmeğin, kiraların fahiş fiyatlarla katlanması, bir toplumun can derdindeki kardeşini sırtından bıçaklamasıdır. Bu, hakkı ve adaleti çoktan boş ambalajlar gibi çöpe atmış, pusuda bekleyen bir "akbaba" kültürünün tabana yayıldığının acı vesikasıdır.

Bugün kul hakkını çiğneyerek öne geçmeyi "kurnazlık" ve "hayat başarısı" sayan zihniyet alkışlanmakta, kurallara uyan, dürüst ruhlar ise "saf", "pısırık" ya da "enayilikle" damgalanmaktadır.

Toplumsal köhnemişliğin en hazin perdesi, mahremiyetin ve ahlaki otokontrolün tamamen yitirilmesidir. Maddi zenginlik ve ekranlardaki sahte pırıltılar uğruna iffetin pazara çıkarılması, fuhşun sıradan bir geçim kapısı gibi sunulması ve çıplaklığın dijital mecralarda alkışlanan bir panayıra dönüştürülmesi, insanı insan yapan o mukaddes utanç duygusuyla vedalaşıldığını gösterir. Sınırlar yok olmakta, sığınılacak son kale olan aile kurumu içeriden çürümektedir.

Sahte unvanlar, çalıntı tezler ve mülakat odalarında hakkı yenilen parlak gençlerin yerine yerleştirilen torpilli gölgeler, bu ülkenin geleceğe olan inancını katletmektedir. Alın terinin değerini kaybettiği yerde, umut yerini illegaliteye ve inançsızlığa bırakır.

Kolay paradan kuleler dikenlerin, lüks içinde yüzen mafyatik figürlerin ve gayrimeşru hayatların sosyal medyada milyonlarca genç tarafından hayranlıkla izlenmesi, ahlaki pusulanın yönünü kaybettiğini belgeler. Uyuşturucu, kumar ve kara para illeti bu zihniyet bataklığında yuvalanmaktadır.

Tüm bu ahvali sadece yönetenlere yükleyip sıyrılmak ya da suçu sadece tabandaki cahilliğe yıkıp izlemek, vicdani bir kaçıştır. Sosyolojik gerçeklik şudur ki; “yönetenler ve yönetilenler aynı nehrin sularıyla beslenir.”

İktidar, adaletin terazisini düzgün tutmakla, kurumsal denetim kalelerini korumakla mükelleftir. Denetim sükut ettiğinde, yargı bağımsızlığını kaybettiğinde ve "adrese teslim ihaleler" devletin koridorlarında normal bir bürokratik işlem haline geldiğinde kamusal ahlak çöker.

Cezasızlık kültürü bir kez devletin mührü haline gelirse, hırsızlık ve irtikap halka "eğer yukarısı yapıyorsa, ben neden yapmayayım?" dedirten korkunç bir kuralsızlık aşısı yapar.

Siyasal yapı gökten zembille inmez, toplumsal vasattan süzülen bir hasıladır. Kendi küçük dünyasında, esnaflığında, memurluğunda rüşvete, iltimasa, hileye göz yuman bir halkın, makro düzeydeki vurgunlara samimiyetle karşı çıkması imkânsızdır. Toplum, adaleti sadece kendi canı yandığında hatırlayan bencil bir yığına dönüştüğünde, kötülük kaçınılmaz olarak kurumsallaşır ve kalıcı hale gelir.

Toplumsal çözülme, değerlerin buharlaştığı, kuralların hükmünü yitirdiği gri alandır. Fakat bundan daha sarsıcı olanı, "kötülüğün sıradanlaştığı" çukura düşmektir.

Bugün tehlike, sokaklarda günah işlenmesinden öte, o günahların, yolsuzlukların, haksızlıkların yanından geçerken insanların artık irkilmemesidir. Rüşvet "iş bitiricilik", adam kayırma "yakınlarına sahip çıkma", yetim hakkı yemek ise "sistemin çarkı" olarak adlandırıldığında utanç ölür. Utancın öldüğü yerde, ahlakın cesedi dahi kalmaz. Dürüst yaşamak bir erdem değil, enayilik olarak alkışlandığında, toplum ruhsal felce uğramış demektir.

İslam, dış dünyada gördüğümüz karmaşayı ve karanlığı, insanın iç dünyasındaki kararmaya bağlar. Bize doğrultulan ilahi aynalar, kaçtığımız hakikatleri yüzümüze vurur.

“Şüphesiz ki bir kavim kendini (ahlak ve niyetini) değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez.”

Bu ayet, tarihin ve sosyolojinin değişmez yasasıdır. Başımıza gelen felaketler, maruz kaldığımız yönetimler, sokaktaki çürüme, kendi iç karanlığımızın dışarıya taşmasından ibarettir. Biz kendimizi düzeltmeden, hakka ve adalete sadık kul olmadan, üzerimizdeki bu karanlık örtünün kalkmasını beklemenin beyhudeliği ilahi yasayla bildirilmiştir.

"Fe eyne tezhebun" (O halde, -bu gidişle- nereye gidiyorsunuz?) (Tekvir/26)

Bu soru, pusulasını kaybetmiş, haramla semirmiş, fuhuşla, mafyayla, uyuşturucuyla sarhoş olmuş toplumlara yöneltilen göksel bir nidadır. Nereye gidiyoruz? Bu gidişin sonu ne? Bu soruları sormayı bıraktığımız, kolektif bir sağırlığa gömüldüğümüz gün, uçurumdan aşağı yuvarlanmaya başladık.

“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğuz etsin.” (Hadis-i Şerif)

Çürüme, kalbiyle buğuz etme eşiğinin bile yitirilmesiyle başlar. Kötülüğe karşı eller uzanmadığında, sesler yükselmediğinde, nemelazımcılık bir veba gibi yayıldığında, o toplum ilahi gazaba ve sosyolojik çöküşe sürüklenir.

Bu zifiri karanlıktan, bu köhnemişlikten, süslü laflarla ya da pasif dualarla çıkış mümkün değildir. Bu çıkış için hem kurumsal bir neşter, hem de kalbi bir tövbe (geri dönüş) şarttır.

Adrese teslim ihalelerin, mafya yapılanmalarının, uyuşturucu baronlarının ve fuhuş şebekelerinin nefesini kesecek tek şey, adaletin tarafsız ve keskin kılıcıdır. Yargı, gücün önünde eğilmez ve denetim mekanizmaları layıkıyla çalışırsa, devlet devlet olur.

Küresel cinsiyetsizleştirme dayatmalarına, ekranlardan akan ahlaksızlık ve teşhircilik seline karşı aile, aşılmaz bir kale haline getirilmelidir. Çocuklarımızı ekranların vahşetine değil, iffetin, edebin ve merhametin kollarına bırakacak köklü sosyal politikalar acilen hayata geçirilmelidir.

Kamuda ve sivilde anahtar, ehline verilmelidir. Kul hakkının korunduğu, emeğin kutsal sayıldığı bir sistem inşa edilmeden toplumsal barış sağlanamaz.

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Âl-i İmrân/104)

Bu ilahi emir, bize örgütlü bir iyilik cephesi kurmayı emreder. Kötülük bu kadar örgütlü, mafya bu kadar şebekeleşmiş, ahlaksızlık bu kadar destek buluyorken, iyilerin köşelerine çekilip sessizce ağlaması acziyettir.

Kötülüğün sesini bastıracak, aileyi savunacak, sokaktaki gence el uzatacak adil, cesur ve bağımsız sivil inisiyatiflerin ses vermesi şarttır. Kurtuluş, "iyilik ve adalet adına ben varım" diyen adanmışların omuzlarında yükselecektir.

“Bu gidiş nereye?” sorusu, bugün her namuslu vicdanda yankı bulan bir feryattır. Bu feryada kulak tıkamak, yaklaşan helaki kabullenmektir.

Tarih, ahlakını kaybeden, iffetini satan ve adaleti rüşvete kurban eden toplumların ibretlik enkazlarıyla doludur.

Ne suçu sadece iktidara atıp kendi günahlarımızı aklayabiliriz, ne de adaletsizlikleri görmezden gelip yükü sadece halka bırakabiliriz.

Çıkış yolu, kamusal alanda ödünsüz bir adaletin kurulması, evlerimizde iffet ve fıtratın korunması, meydanlarda ise Âl-i İmrân/104'ün muştuladığı o cesur "iyilik topluluğunun" sesini yükseltmesindedir.

Aynaya bakmak ve ilahi emirle ayağa kalkmak zorundayız.


Toplam Okunma Sayısı : 20