ATATÜRK’ÜN KÖPEKLERİ

ATATÜRK’ÜN KÖPEKLERİ

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 5

Türkiye'de bazı tartışmaların vazgeçilmez bir cümlesi vardır: “Atatürk bugün yaşasaydı…”

Ardından cümleyi kuran kişinin siyasi görüşüne, dünya anlayışına, kişisel tercihlerine veya o gün savunduğu meseleye göre bir hüküm gelir. Atatürk yaşasaydı şu kanuna izin vermezdi, bu uygulamayı desteklerdi, şu insanlara karşı çıkardı, böyle giyinirdi, böyle davranırdı, şunu söylerdi…

İşin ilginç yanı, birbirine tamamen zıt görüşleri savunan insanların da aynı kesinlikle Atatürk adına konuşabilmesidir. Herkes kendi Atatürk'ünü tarif etmekte, ardından o hayalî Atatürk'ü kendi düşüncesinin tartışılmaz şahidi olarak göstermektedir.

Burada üzerinde durulması gereken, yalnızca tarihî bir yanlışlık değildir. Daha derinde psikolojik ve sosyolojik bir mesele bulunmaktadır.

İnsanlar bazen savundukları düşüncenin doğruluğunu ortaya koymak yerine, toplumun saygı duyduğu bir şahsiyetin otoritesinden yararlanmayı tercih ederler. Sosyal psikolojide otoriteye başvurma ve hale etkisi ile ilişkilendirilebilecek bu yaklaşım, sosyolojik açıdan da bir tür sembolik meşruiyet transferi olarak değerlendirilebilir. Kişi, kendi kanaatini saygın bir tarihî şahsiyetin adıyla ilişkilendirerek ona ilave bir güç kazandırmak ister.

Böylece kişisel bir görüş, sıradan bir görüş olmaktan çıkarılıp âdeta millî bir değere dönüştürülmeye çalışılır. Artık o düşünceye itiraz eden kişi, yalnızca tartışılan görüşe değil, dolaylı biçimde Atatürk'e de karşı çıkıyormuş gibi gösterilebilir.

Asıl problem de burada başlar.

Bu davranışın arkasında bazen fikrini güçlü gerekçelerle savunamama, bazen toplumdan onay görme ihtiyacı, bazen de ait olunan grubun değerleri üzerinden kabul görme arzusu bulunabilir. Elbette her Atatürk atfını aynı psikolojik nedene bağlayamayız. Ancak sonuç değişmiyor: Tarihî bir şahsiyetin itibarı, kişisel kanaatlerin doğruluğunu ispatlamak için kullanılmaya başlandığında sağlıklı tartışma zemini kayboluyor.

Tarihî olaylardan örnek vermek, geçmişteki devlet adamlarının kararlarını incelemek ve bugünün meselelerini tarihî tecrübeler ışığında değerlendirmek son derece doğal, hatta gereklidir. Biz de yazılarımızda bunu sıklıkla yapıyoruz. Tarih, toplumların tecrübelerinden oluşan büyük bir bilgi hazinesidir. Geçmişi araştırmadan bugünü anlamak, geçmişte yapılan yanlışları öğrenmeden geleceğe yönelik sağlıklı kararlar almak mümkün değildir.

Fakat tarihten örnek vermekle, tarihi kendi düşüncemizi doğrulamak için konuşturmak aynı şey değildir.

Birincisinde belgeye bakılır, olayın yaşandığı dönemin şartları incelenir, farklı kaynaklar karşılaştırılır ve elde edilen bilgilerden bir sonuca ulaşılmaya çalışılır. İkincisinde ise sonuç en baştan bellidir; tarihî şahsiyetin adı o sonuca uygun bir yere yerleştirilir. Birincisi araştırmadır. İkincisi çoğu zaman algı oluşturmaktır.

Sokak Hayvanları Meselesi ve Bitmeyen Tartışmalar

Türkiye'nin uzun yıllardır çözemediği meselelerden biri de sahipsiz sokak hayvanları, özellikle de sokak köpekleri sorunudur.

Bir tarafta saldırıya uğrayan insanlar, hayatını kaybeden çocuklar, sokakta güvenle yürüyemeyen vatandaşlar ve gittikçe büyüyen bir kamu güvenliği problemi bulunmaktadır. Diğer tarafta ise insanların sorumsuzluğu, yetersiz belediye hizmetleri ve denetimsizlik nedeniyle sokaklarda hayat mücadelesi veren hayvanlar vardır.

Bu meselenin yalnızca hayvan sevgisi veya yalnızca insan güvenliği açısından ele alınmasının, sorunu çözmekten çok toplumsal kutuplaşmayı artırdığını düşünüyoruz. Hayvanların korunması ile insanların güvenliği birbirine karşıt hedefler değildir. İkisini birlikte sağlayacak bilimsel, uygulanabilir ve sürdürülebilir politikaların geliştirilmesi gerekir.

Nitekim bu konudaki değerlendirmelerimizi, sorunların kaynaklarını ve çözüm önerilerimizi 24 Haziran 2024 tarihinde ALARM'da yayımladığımız “Köpekleri Sokaktan Sokakları Köpeklerden Kurtarmak” başlıklı yazımızda ayrıntılı biçimde ele almıştık.

O yazımızda kayıt ve denetim sisteminden hayvan sahiplerinin sorumluluklarına, kısırlaştırma ve sahiplendirme politikalarından bakımevlerinin şartlarına, belediyelerin görevlerinden kamu güvenliğine kadar pek çok konuyu değerlendirmiştik. Meselenin yalnızca duygusal tepkilerle veya yalnızca öldürmeye dayalı bir yaklaşımla çözülemeyeceğini de ifade etmiştik.

Ne yazık ki aradan geçen zamana rağmen, sokak hayvanları meselesi toplumsal tartışmalarda çoğu zaman aynı sertlik ve kutuplaşmayla gündeme gelmeye devam ediyor.

Bu tartışmaların dikkat çekici örneklerinden biri de sanatçı Nazan Öncel'in paylaşımıydı.

“Atatürk bugün hayatta olsaydı bu yasanın esamesi okunmazdı.”

Elbette Nazan Öncel'in sokak hayvanlarıyla ilgili düzenlemelere karşı çıkma, görüşlerini açıklama ve dilediği politikayı eleştirme hakkı bulunmaktadır. Hatta burada sormamız gereken soru, sanatçının hayvan sevgisinin ne kadar samimi olduğu da değildir.

Atatürk'ün bugünkü şartlar karşısında nasıl bir karar vereceğini kesin olarak bilemeyeceğimize göre, onun adına böylesine iddialı hükümler kurmak hangi tarihî bilgiye dayanıyor?

Böyle zamanlarda bazen, merakımızın peşinden gitmeyi tercih ediyoruz.

Bu defa merak ettiğimiz iki konu vardı: Atatürk'ün kendi köpekleri ve  döneminde sahipsiz köpekler hakkında hangi kanunlar çıkarılmış, hangi uygulamalar yürürlüğe konulmuştu?

Atatürk'ün Köpekleri

Atatürk'ün hayvanlara, özellikle atlara ve köpeklere duyduğu yakınlık çeşitli hatıratlarda anlatılmaktadır. Çankaya Köşkü'nde yalnızca köpekler ve atlar yoktu. Dönemin tanıklarının anlatımlarında güvercinler, tavus kuşları, tavşanlar, tavuklar, ceylanlar, ayı yavruları, bir maymun ve başka hayvanlardan da söz edilmektedir. Ayrıca bir Fransız gazetecinin aktardığına göre Atatürk'ün çalışma odasında beyaz, uzun tüylü bir Ankara kedisi de bulunuyordu.

Çankaya'daki bu hayvanların tamamının Atatürk'ün şahsi evcil hayvanları olduğunu söylemek doğru olmaz. Bir kısmı köşkün bahçesinde veya bakım alanlarında bulundurulan hayvanlardı. Çoğunun daha sonraki akıbetine ilişkin ise kesin kayıtlar bulunmuyor.

Atatürk'ün köpeklerine ilişkin bilgiler biraz daha ayrıntılıdır.

Alev ve Can

Atatürk'ün çocukluk ve gençlik yıllarına ilişkin anlatımlarda Alev ve Can adlı iki köpeğinden söz edilmektedir. İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun aktardığı bilgilere göre Mustafa Kemal, bu köpeklerle ilgileniyor, ayrıca yaralı bir kargaya da bakıyordu. Her Anadolu insanı gibi hayvanlarla haşır neşirdi.

Alp

Atatürk'ün askerlik yıllarındaki en tanınmış köpeği Alp idi. Sofya'da askerî ataşe olarak görev yaptığı dönemde yavruyken yetiştirdiği, setter cinsi olduğu belirtilen Alp'in son derece sadık bir köpek olduğu anlatılır. Ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında Nablus'ta meydana gelen bir hava bombardımanında korkarak uzaklaştı ve kayboldu. Hatıratlara göre bir daha bulunamadı.

Sadık

Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman subayı Hans Guhr ile Mustafa Kemal arasında yaşanan bir olay, başka bir köpeğin hikâyesini ortaya çıkarıyor. Guhr, hatıratında Mustafa Kemal'in Sadık adlı köpeğini çok beğendiğini, onu yanında bulundurmak istediğini ve kendisinin de köpeği Mustafa Kemal'e hediye ettiğini anlatıyor. Ancak Sadık'ın Atatürk'ün yanında ne kadar kaldığı ve sonraki akıbeti bilinmiyor.

Alber

Millî Mücadele yıllarında Atatürk'ün yanında bulunan köpeklerden biri de Alber idi. Beyaz ve sarı renkli bir av köpeği olan Alber'in, Yunan komutanlarından birine ait olduğu ve cephede bir otomobilde bulunarak Atatürk'ün yanına getirildiği aktarılmaktadır. Alber zamanla Çankaya'daki hayatın bir parçası hâline geldi. Hatıratlarda yavrularından da söz edilir. Alber'in sonraki yıllarda öldüğü ve Atatürk'ün ölümüne çok üzüldüğü belirtilmektedir. Ancak ölüm tarihi ve nedeni kesin olarak bilinmemektedir.

Coli (Joli)

Atatürk'ün pek fazla bilinmeyen köpeklerinden biri de Coli, diğer adıyla Joli idi. Bir tazı olduğu belirtilen Coli, özellikle Atatürk ile Latife Hanım'ın ayrılığına ilişkin hatıratlarda karşımıza çıkıyor. Aktarılan bir hatıraya göre Latife Hanım, ayrılırken Coli'yi okşamış ve kendisinin gittiğini, köpeğin ise orada kalacağını söyleyerek üzüntüsünü ifade etmişti. Nuri Conker'in kızı Kıymet Hanım da daha sonraki yıllarda Coli'nin öldüğünü ve Atatürk'ün bu kayba da çok üzüldüğünü anlatmaktadır.

Bunların dışında Atatürk'ün Çankaya'daki Kavaklı Bağ'da sevdiği iki kurt köpeğinin bulunduğu da kayıtlarda geçiyor.

Ancak Atatürk'ün köpekleri arasında en tanınmış olanı şüphesiz Foks idi.

Foks'un Hikâyesi

Atatürk'ün hayatına Yalova'da giren Foks, Cemal Granda'nın hatıratına göre Hasan Efendi adlı seyyar fotoğrafçının yanında gördüğü bir köpekti. Atatürk köpeği beğenince fotoğrafçı onu hediye etmek istemiş, Atatürk ise adamın karşılıksız bırakılmamasını sağlamıştı. Böylece Foks, Çankaya Köşkü'ne geldi. Foks, gösterişli bir soydan gelmekten ziyade sıradan bir köpek olarak tarif edilir. Köşkte Atatürk'ün yatak odasında kendisine özel hazırlanmış bir minderde uyur, gezilerinde ve zaman zaman resmî ortamlarda ona eşlik ederdi. Son derece sevilen Foks, zamanla hırçınlaşmaya ve çevresindekileri rahatsız eden davranışlar göstermeye başladı. Bir gece Atatürk'ün elini de ısırdı. Bunun üzerine köşkten uzaklaştırılarak Atatürk Orman Çiftliği'ne götürüldü. Atatürk'ün yakın çevresinden bazı kişiler köpeğin öldürülmesini istedi. Foks kısa süre sonra öldürüldü.

Foks'un hikâyesinin şaşırtıcı kısmı bundan sonra başlıyor. Öldürülen köpeğin içi doldurularak muhafaza edildi. Hatıratlarda, Atatürk'ün çiftlikte camekân içerisinde sergilenen Foks'u gördüğünde üzüldüğü ve kaldırılmasını istediği anlatılmaktadır. Bazı anlatımlarda gömülmesini istediği de belirtilir. Fakat Anıtkabir'in resmî kayıtlarına göre,  15 Ekim 1969'da Anıtkabir'e bağışlanmıştır. Bugün Anıtkabir'de sergilenmektedir.

Foks'un hikâyesi tek başına bile Atatürk'ün hayvanlarla ilişkisine dair basit genellemeler yapmanın ne kadar sakıncalı olduğunu gösteriyor. Bir hayvanı çok sevmek, onun tehlikeli davranışlar sergileyemeyeceği anlamına gelmiyor. Bir hayvanın öldürülmüş olması da, o hayvanı seven kişinin bu ölümü mutlaka istediğini göstermiyor.

Peki Atatürk'ün özel hayatında hayvanlara duyduğu bu yakınlık, cumhurbaşkanı olduğu dönemde devletin sahipsiz köpeklere yönelik politikasına nasıl yansımıştı?

Atatürk Döneminde Köpekler ve Sokak Hayvanlarına İlişkin Düzenlemeler

Cumhuriyet'in ilk yıllarında hayvanlara ilişkin düzenlemeler incelendiğinde, birbirinden farklı iki yaklaşımın aynı dönemde mevcut olduğu görülmektedir: Hayvanlara kötü muamelenin cezalandırılması ve özellikle kuduz ile ısırılma vakaları karşısında sert kamu sağlığı tedbirlerinin uygulanması.

1926 yılında kabul edilen 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 577. maddesi, hayvanlara insafsızca davranan, onları gereksiz yere döven, yaralayan veya aşırı çalıştıran kişiler için para cezası öngörüyordu.

1928 yılında çıkarılan 1234 sayılı Hayvanların Sağlık Zabıtası Hakkında Kanun ise özellikle bulaşıcı hayvan hastalıklarının önlenmesine yönelik düzenlemeler içeriyordu. Kanunun 54. maddesinde kuduz olduğu belirlenen hayvanların, 55. maddesinde kuduz şüphesiyle ilgili hayvanların, 56. maddesinde ise kuduz vakası görülen yerlerdeki köpeklere yönelik tedbirlerin ayrıntıları bulunuyordu.

3 Nisan 1930'da kabul edilen 1580 sayılı Belediye Kanunu ile başıboş hayvanların yakalanması ve muhafaza edilmesi belediyelerin görevleri arasına alındı. Aynı yıl çıkarılan 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu da bulaşıcı hastalıklarla mücadele kapsamında hastalık taşıyan hayvanların itlafına yönelik yetkiler içeriyordu.

Ancak sokak köpekleriyle ilgili en dikkat çekici düzenleme iki yıl sonra geldi.

13 Haziran 1932: Sahipsiz Bütün Köpeklerin İtlafı

Atatürk'ün cumhurbaşkanı, İsmet İnönü'nün başbakan ve Dr. Refik Saydam'ın sağlık bakanı olduğu dönemde, 13 Haziran 1932 tarihli ve 2123 sayılı Resmî Gazete'de, Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekâleti tarafından hazırlanan 359 sayılı genelge yayımlandı.

Genelgenin ilk maddesi herhangi bir yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktı:

“Sahipsiz olan bütün köpekler itlaf edilecektir.”

Devamındaki hükümler de en az bunun kadar dikkat çekiciydi. Şehir ve kasabalarda sahipli köpeklerin başıboş dolaştırılması yasaklanıyor, dışarı çıkarılan köpeklere ağızlık takılması zorunlu tutuluyordu. Halka gerekli duyurular yapıldıktan sonra ağızlıksız dolaşan köpeklerin de itlaf edilmesi öngörülüyordu.

Köylerde sahipli köpeklerin gündüzleri bağlı tutulması, yalnızca geceleri bekçilik amacıyla serbest bırakılabilmesi isteniyordu. Bu kurala uymayanların köpekleri için de itlaf hükmü bulunuyordu.

Üstelik genelgede uygulama yöntemleri de belirtilmişti. İtlaf için kullanılacak zehirlerin masraflarının belediyeler tarafından karşılanması, uygun görülen yerlerde ise sahipsiz köpeklerin kurşunla öldürülmesi öngörülüyordu.

Belgenin bir başka ilginç yönü daha vardı. Genelgenin gerekçesinde, ısırılma nedeniyle tedaviye gönderilen insanların önemli bölümünün sahipli köpekler tarafından ısırıldığının bildirildiği ifade ediliyordu. Buna rağmen ilk hüküm, bütün sahipsiz köpeklerin itlaf edilmesini emrediyordu.

1932 yılında, Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı döneminde, sahipsiz bütün köpeklerin itlaf edilmesini emreden resmî bir genelge yayımlanmış ve uygulamaya konulmuştur.

İşte tarihten ders çıkarmakla, tarihi kendi düşüncemize uygun biçimde yeniden kurgulamak arasındaki fark tam olarak budur.

Atatürk'ü Savunmak mı, Atatürk'ün Adını Kullanmak mı?

Nazan Öncel'in paylaşımı üzerine yapılan tartışmalarda sanatçı Hülya Koçyiğit de dikkat çekici bir değerlendirmede bulunmuştu.

Koçyiğit; “Atatürk çok istismar ediliyor.” demiş ve ardından güncel tartışmalar üzerinden Atatürk'ün adının yıpratılmasını eleştirmiş ve onun toplumun ortak değeri olduğunu vurgulamıştı.

Atatürk'ün fikirlerini, devlet adamlığını, kararlarını, hatalarını ve başarılarını tarihî belgeler üzerinden tartışmak son derece meşrudur. Hatta tarihî şahsiyetlere duyulan gerçek saygının, onların hayatını ve kararlarını bütün yönleriyle araştırmayı gerektirdiğine inanıyoruz.

Fakat Atatürk'ü her toplumsal tartışmanın içine çekmek, her kişisel tercih için onun adına konuşmak ve her siyasi görüşü onun varsayımsal onayıyla güçlendirmeye çalışmak bambaşka bir şeydir.

Böyle yapıldığında Atatürk, tarihî kişiliğiyle değil, insanların o günkü ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirdikleri bir sembolle temsil edilmeye başlanır.

Kanaatimizce bu tür istismarlar, Atatürk'e yönelik eleştirilerden daha sinsi bir zarar verme potansiyeli taşımaktadır. Çünkü sürekli tekrarlanan dayanaksız atıflar, bir süre sonra tarihî gerçeklerle karşılaştığında yalnızca o iddiaların değil, temsil ettikleri değerin de sorgulanmasına yol açar.

Foks'un hikâyesi de 1932 genelgesi de bize aynı şeyi hatırlatıyor: Tarih, sloganlardan daha karmaşıktır. İnsanlar da yaşadıkları dönemler de bugünün tartışmalarına kolayca sığdırılamayacak kadar çok boyutludur.

Bu yüzden Atatürk'ün adını kendi düşüncelerimize bir dokunulmazlık zırhı gibi kullanmaktan vazgeçmeliyiz.

Bir fikrimiz varsa onu kendi gerekçelerimizle savunmalı, bir itirazımız varsa kendi sorumluluğumuzu üstlenerek dile getirmeliyiz.

Ve belki de artık her tartışmada “Atatürk olsaydı…” demeden önce kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Biz gerçekten Atatürk'ü mü anlatıyoruz, yoksa kendi düşüncemizi Atatürk'e mi söyletiyoruz?

Toplam Okunma Sayısı : 250