GAZZE Mİ, FİLİSTİN Mİ?

GAZZE Mİ, FİLİSTİN Mİ?

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 4
Gazze’de yaşanan insani felaket bütün dünyanın dikkatini hak ediyor. Ancak Filistin meselesini yalnızca Gazze, ateşkes ve insani yardım başlıklarına indirgemek; Doğu Kudüs’ü, Batı Şeria’daki işgali ve yerleşimleri, mültecilerin haklarını ve Filistin halkının kendi kaderini tayin meselesini geri plana itebilir. Gazze, Filistin’in kanayan yarasıdır; fakat Filistin yalnızca Gazze değildir.

BİR İŞGALİN ADINI DEĞİŞTİREREK GERÇEĞİ DEĞİŞTİREBİLİR MİSİNİZ?

2003 yılında Amerika Birleşik Devletleri Irak'ı işgal ettiğinde, yapılan askerî harekâtın adı oldukça dikkat çekiciydi: Irak'ı Özgürleştirme Operasyonu. Bir ülkenin toprakları işgal ediliyor, şehirleri bombalanıyor, devlet kurumları dağıtılıyor, fakat bütün bunlar dünyaya bir özgürleştirme hareketi olarak sunuluyordu.

İşgalin temel gerekçelerinden biri olan kitle imha silahı stokları bulunamadı. Peki geriye ne kaldı? Yıkılmış bir ülke, çökmüş devlet kurumları, yüz binlerce insanın hayatına mal olan savaş ve şiddet ortamı, derinleşen mezhep çatışmaları ve uzun yıllar devam edecek bir istikrarsızlık.

ABD, El Kaide ile mücadele ve Taliban'ın terör örgütlerine sağladığı güvenli alanları ortadan kaldırma gerekçesiyle Afganistan'a müdahale etti. Afganistan'da yeni bir siyasi düzen kurulması, demokrasi, kadın hakları ve modern devlet kurumlarının inşası gibi söylemlerle sürdürüldü. Yirmi yıl boyunca savaş devam etti. Trilyonlarca dolara ulaşan maliyetlerin, sayısız insan kaybının ve büyük siyasi dönüşümlerin ardından Amerikan kuvvetleri 2021'de ülkeden çekildiğinde Taliban yeniden yönetimi ele geçirdi.

Libya'da ise müdahalenin öne çıkarılan gerekçesi sivillerin korunmasıydı. 2011 yılında Fransa, İngiltere ve ABD öncülüğünde gerçekleştirilen askerî müdahale, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin sivilleri korumaya yönelik 1973 sayılı kararı çerçevesinde başlatıldı. Kaddafi yönetimi devrildi fakat Libya uzun yıllar sürecek siyasi parçalanmaya, silahlı grupların mücadelesine ve istikrarsızlığa sürüklendi.

Hatta bir ülkeyi terörle mücadele gerekçesiyle işgal etmek, ardından işgalin ürettiği istikrarsızlık içerisinde büyüyen terör örgütleriyle mücadeleyi yeni operasyonların gerekçesi hâline getirmek, yine uluslararası siyasetin sorgulanması gereken çelişkilerinden biri olarak ortada duruyor.

Ve yine dünyanın en çok nükleer silahlarına sahip ülkeler İran’a nükleer silah sahibi olma ihtimali ile saldırıyorlar.

Rusya, 2014 yılında Kırım'ın ilhakını meşrulaştırırken bölgede yaşayanların kendi kaderini tayin hakkına ve Rus nüfusun korunmasına vurgu yaptı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, müdahaleyi savaş veya işgal olarak değil, özel askerî operasyon olarak adlandırdı.

Çin'in Doğu Türkistan'daki Uygurlara yönelik soykırım ve kitlesel gözaltılar da; terörizmle mücadele, aşırıcılığın önlenmesi, yeniden eğitim ve mesleki eğitim merkezleri gibi ifadelerle savunuluyor.

Yani tüm bu işgal ve soykırımları Amerika demokrasi götürdüğünü, Rusya güvenliği sağladığını, Çin kurtuluş ve kalkınmayı gerçekleştirdiğini söyleyerek savunuyor.

Ve egemen güçler, dünya kamuoyunun elde edilen askerî sonucu hangi kelimelerle konuşacağını belirliyor.

Savaşlar yalnızca cephelerde, silahlarla ve ordularla yürütülmüyor. Savaşların bir de kelimelerle, kavramlarla, haber başlıklarıyla ve insanların zihinlerinde sürdürülen cephesi var. Hatta kimi zaman bu ikinci cephede elde edilen başarı, savaş meydanında kazanılan zaferlerden çok daha kalıcı sonuçlar doğuruyor.

Çünkü bir toplumun yaşadığı felaketi nasıl tanımladığınız, o felaketin sorumlularını, sınırlarını ve çözüm yollarını da büyük ölçüde belirler.

Bu, sömürgeciliğin ve yayılmacı siyasetin tarih boyunca başvurduğu en etkili yöntemlerden biridir: Önce yapılan işe başka bir isim verilir, ardından o yeni isim üzerinden siyasi, hukuki ve ahlaki bir meşruiyet oluşturulmaya çalışılır.

Bugün Filistin meselesine tam da bu açıdan yeniden bakmak gerekiyor.

Çünkü uzun yıllar boyunca Filistin'in işgali, Filistin halkının bağımsızlığı, kendi kaderini tayin hakkı ve Filistin devletinin kurulması üzerinden konuşulan bir mesele, giderek Gazze'deki savaş, Gazze'deki açlık, Gazze'ye insani yardım ve Gazze'de ateşkes başlıklarına sıkıştırılmış görünüyor.

Elbette Gazze'de yaşanan insanlık felaketinin büyüklüğü bütün dünyanın dikkatini buraya çevirmesini gerektiriyor. Ancak dikkatlerin Gazze üzerinde yoğunlaşmasıyla Filistin meselesinin Gazze'den ibaretmiş gibi sunulması aynı şey değildir.

Gazze, Filistin'in bir parçasıdır. Filistin ise Gazze'den ibaret değildir.

Bu basit hakikatin giderek unutulması tesadüf müdür?

Yoksa bir halkın siyasi haklarının, dünya kamuoyunun gözünde yalnızca hayatta kalma mücadelesine dönüştürülmesi, işgalin sürdürülmesini kolaylaştıran bir sonuç mu üretmektedir?

Filistin Meselesi Nasıl Gazze Meselesine Dönüştü?

Filistin sorununun tarihi ne 7 Ekim 2023'te ne de Hamas'ın Gazze'de yönetimi ele geçirdiği 2007 yılında başlamıştır.

1917 Balfour Deklarasyonu, İngiliz manda yönetimi, 1947 Birleşmiş Milletler taksim planı ve 1948 savaşı, meselenin tarihsel dönüm noktalarıdır. İsrail'in kuruluşu sırasında yüz binlerce Filistinli evlerinden ayrılmak zorunda kalmış veya sürülmüştür. Filistinlilerin Nekbe, yani Büyük Felaket olarak adlandırdığı bu süreç, yalnızca bir göç değil, mülkiyetin, toplumsal hayatın ve siyasi geleceğin köklü biçimde değişmesiydi.

1967 Savaşı'nda ise İsrail, Gazze Şeridi'ni, Batı Şeria'yı ve Doğu Kudüs'ü işgal etti. Böylece bugün uluslararası hukukta işgal altındaki Filistin toprakları olarak tanımlanan bölgeler İsrail'in askerî kontrolüne geçti.

Burada tarihî Filistin coğrafyası ile 1967'den beri işgal altında bulunan Filistin toprakları arasındaki hukuki ayrımı da gözden kaçırmamak gerekir. Filistin halkının 1948'den kaynaklanan mültecilik, mülkiyet ve geri dönüş sorunlarıyla 1967'den beri devam eden işgal, aynı tarihsel meselenin birbirini tamamlayan boyutlarıdır.

Filistin meselesi, yalnızca Gazze'nin sınır kapılarıyla değil; Kudüs'ün statüsüyle, Batı Şeria'daki yerleşimlerle, el konulan arazilerle, mültecilerle ve bir halkın kendi devletine sahip olma hakkıyla ilgilidir.

Peki bu geniş siyasi mesele nasıl oldu da dünya kamuoyunda giderek Gazze üzerinden konuşulmaya başlandı? Bu dönüşümün tek bir başlangıç tarihi yoktur. Ancak belirgin kırılma 2005 yılında gerçekleşti.

İsrail, Ariel Şaron döneminde Gazze'deki yerleşimlerini boşalttı ve sürekli askerî varlığını çekti. Bu gelişme dünyaya önemli bir geri çekilme ve barış yönünde atılmış adım olarak sunuldu.

Oysa İsrail, Gazze'nin hava sahası, deniz erişimi, sınır geçişleri ve ekonomik hayatı üzerinde belirleyici kontrol unsurlarını elinde tutmaya devam etti. Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve Uluslararası Adalet Divanı da İsrail'in Gazze üzerindeki etkili kontrolü nedeniyle işgal hukukundan doğan yükümlülüklerinin devam ettiğini belirtti.

Üstelik çekilme planının siyasi amacı hakkında İsrail yönetiminin içinden gelen açıklamalar son derece dikkat çekiciydi.

Şaron'un başdanışmanı Dov Weisglass, Ekim 2004'te Haaretz gazetesine verdiği mülakatta, Gazze'den tek taraflı çekilme planının barış sürecini dondurmaya ve Filistin devletinin kurulmasına ilişkin müzakereleri ertelemeye hizmet edeceğini açıkça ifade etmişti.

2006 Filistin seçimlerinde Hamas'ın kazanması, 2007'de Hamas ile El Fetih arasındaki çatışmaların ardından Gazze'nin Hamas yönetimine geçmesi ve İsrail'in Gazze'ye yönelik ablukayı ağırlaştırması bu ayrışmayı derinleştirdi.

Batı Şeria'da Filistin Yönetimi, Gazze'de Hamas vardı. Filistin siyasi bakımdan iki ayrı idari yapıya bölünmüş görünüyordu. Bu bölünme yalnızca dış müdahalelerle ortaya çıkmamıştı; Filistin iç siyasetindeki çatışmaların da sonucuydu. Ancak bölünmenin sürdürülmesinin İsrail siyasetinde bir stratejik avantaj olarak görüldüğüne dair önemli kanıtlar bulunmaktadır.

Nitekim Mart 2019'da The Jerusalem Post, Benjamin Netanyahu'nun Likud toplantısında Katar kaynaklı paranın Gazze'ye aktarılmasına izin verilmesini, Hamas ile Batı Şeria'daki Filistin Yönetimi'nin ayrı tutulması stratejisinin parçası olarak savunduğunu aktardı. Habere göre bu ayrılık, Filistin devletinin kurulmasını engellemeye hizmet ediyordu. Böylece bir tarafta egemenliği sürekli ertelenen Batı Şeria, diğer tarafta abluka altındaki Gazze vardı.

Ardından 2008–2009, 2012, 2014 ve 2021 yıllarındaki Gazze savaşları geldi. Her yeni çatışmada dünyanın ekranlarına yine aynı coğrafya yansıdı. Gazze'deki bombardımanlar, yıkılan evler, hayatını kaybeden çocuklar ve insani yardım ihtiyaçları uluslararası haberlerin merkezine yerleşti.

Filistin davasının on yıllardır gündeminde bulunan Kudüs, Batı Şeria, yerleşim politikaları, mültecilerin hakları ve bağımsız devlet talebi, acil insani felaketin gölgesinde kaldı.

Gazze'deki insanların bir gün daha yaşayabilmesi için verilen mücadeleyi küçümsemek elbette mümkün değildir. Ancak bir halkın hayatta kalmasını sağlamakla o halkın bağımsızlığını ve özgürlüğünü güvence altına almak aynı şey değildir. İnsani yardım açlığı hafifletebilir, fakat işgali sona erdirmez.

Algı yönetimi her zaman insanların yalanlara inanmasıyla gerçekleşmez. Bazen gerçeklerin yalnızca bir bölümünün sürekli anlatılması, geri kalan gerçeklerin unutulmasına yol açar.

Gazze'deki ölümler gerçektir. Gazze'deki açlık gerçektir. Gazze'deki yıkım gerçektir. Fakat Batı Şeria'daki işgal de gerçektir. Doğu Kudüs'teki hukuki sorunlar da gerçektir. Filistinli mültecilerin hakları da gerçektir. Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı da gerçektir. Bütün bu gerçeklerin yalnızca Gazze'deki insani felaket üzerinden konuşulması, Filistin meselesinin tamamının anlaşılmasını geriye atmaktadır.

Yardım kampanyalarımızın, protestolarımızın ve açıklamalarımızın merkezinde yalnızca Gazze'nin acıları mı var, yoksa bu acıları doğuran ve bütün Filistin'i ilgilendiren siyasi mesele de bulunuyor mu?

Gazze'de ateşkes sağlandığında Filistin meselesinin çözülmüş olduğunu mu düşüneceğiz? Yardım konvoyları Gazze'ye ulaştığında Filistin davasına karşı sorumluluğumuzu yerine getirmiş mi olacağız?Gazze yeniden inşa edildiğinde Batı Şeria'daki işgal, yerleşim politikaları ve Kudüs meselesi kendiliğinden çözülecek mi? Bütün bu soruların cevaplarını düşünmeden yürüttüğümüz faaliyetler, farkında olmadan Filistin meselesinin daraltılmasına hizmet edebilir.

Gazze'yi gündeme getirmek yanlış değildir. Yanlış olan, Gazze'yi Filistin'in yerine koymaktır. Gazze için yapılan insani yardım çağrıları elbette devam etmelidir. Ancak bu çağrılar Filistin'in özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinin yerini almamalıdır.

Bugün Gazze diyerek, yarın Gazze'de ateşkes sağlandığında meselenin kapandığını düşünen bir dünya kamuoyunun oluşmasına hizmet ediyor olabiliriz. Oysa Gazze'de silahlar sussa bile Batı Şeria'daki işgal devam ediyorsa, Kudüs'ün statüsü çözümsüzse, Filistinli mültecilerin hakları karşılanmamışsa ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı hayata geçirilememişse, Filistin meselesi sona ermiş olmayacaktır.

Bu nedenle kendimize son derece açık bir soru sormalıyız:

Gazze mi, Filistin mi?

Gazze, Filistin'in kanayan yarasıdır. Ancak Filistin'in kendisi yalnızca bu yaradan ibaret değildir. Bir yarayı tedavi etmeye çalışırken bütün bir bedenin maruz kaldığı hastalığı görmezden gelemeyiz. İşte bugün hepimizin dikkat etmesi gereken mesele budur.

Belki de bugün en çok sorgulamamız gereken şey, Gazze derken farkında olmadan Filistin davasına zarar verip vermediğimizdir.

O hâlde yalnızca yardım çağrılarımızı değil, kullandığımız kavramları da yeniden düşünmeliyiz.

Unutmayalım:

Mesele yalnızca Gazze'ye insani yardım ulaştırılması değil; Filistin'in işgalden kurtarılması, Filistin halkının meşru haklarına kavuşması ve soykırımın tamamen durdurulmasıdır.

Gazze derken, farkında olmadan Filistin davasını daraltan ve zayıflatan bir algı yönetiminin parçası olmayalım.

Toplam Okunma Sayısı : 751