BAŞIBOZUK PAŞALARI

BAŞIBOZUK PAŞALARI

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 3

Terörsüz Türkiye sürecinde PKKnın silahsızlanması ve Abdullah Öcalanın örgüt üzerindeki etkisinin nasıl kullanılacağı tartışılırken, benzer bir devlet siyasetine tarihte farklı biçimlerde rastlanmaktadır. Osmanlı Devleti özellikle Celâlî isyanları döneminde bazı silahlı liderleri affederek sancak beyliği veya beylerbeyliği gibi görevlere getirmiş; kimi zaman da bu kişileri kendi nüfuz alanlarından uzaklaştırarak başka cephelerde kullanmıştır. Ancak tarihî örneklerin gösterdiği temel mesele lidere verilen makam değil, devletten bağımsız silahlı yapının gerçekten ortadan kaldırılıp kaldırılmadığıdır.


OSMANLI'NIN İSYANCILARI SİSTEME ALMA SİYASETİNDEN TERÖRSÜZ TÜRKİYE; PKK VE ÖCALAN TARTIŞMASINA

 

“Başıbozuk paşaları” Osmanlı’da resmî bir rütbenin adı değildir. Ancak devletle çatışan eşkıya, isyancı veya yerel silahlı liderlerin affedilerek kendilerine sancak, beylerbeyilik, paşalık ya da başka bir makam verilmesini anlatmak için kullanılabilecek çarpıcı bir benzetmedir.

 

Bu siyasetin temelinde basit bir hesap vardı: Devlet, ortadan kaldırılması çok maliyetli olan silahlı lideri kendi düzenine bağlar; ona makam verir, adamlarını devlet hizmetine alır ve mümkünse onu kendi nüfuz bölgesinden uzaklaştırarak başka bir cepheye gönderirdi.

 

Böylece dün devlet için tehdit olan kişi, ertesi gün devlet adına başka tehditlerle mücadele eden bir görevliye dönüşebilirdi.

 

Osmanlı’da Eşkıyalıktan Paşalığaa

 

Osmanlı Devleti bu yönteme özellikle Celâlî isyanları döneminde başvurdu.

 

Karayazıcı Abdülhalim’e Çorum sancak beyliği verilerek isyanının durdurulması amaçlandı. Ancak silahlı gücü dağıtılmadığı için yeniden isyan etti. Bu örnek, yalnızca makam vermenin yeterli olmadığını gösteriyordu.

 

Deli Hasan, büyük bir Celâlî kuvvetinin başında bulunurken Bosna beylerbeyi yapıldı. Böylece hem Anadolu’dan uzaklaştırıldı hem de adamlarıyla birlikte Avrupa cephesine yönlendirildi.

 

Kalenderoğlu Mehmed’e Ankara sancak beyliği teklif edildi. Fakat uygulamanın samimiyetine güvenmeyince yeniden silaha sarıldı. Devletin yalnızca zaman kazanmak amacıyla yaptığı teklifler, kalıcı bağlılık yaratmıyordu.

 

En çarpıcı örneklerden biri Katırcıoğlu Mehmed’di. Önce eşkıya reisi olarak devlete meydan okudu; sonra affedildi, sancak beyi ve beylerbeyi yapıldı. Ardından başka isyancıların üzerine gönderildi. Son olarak Anadolu’daki yerel bağlarından uzaklaştırılarak Girit cephesinde görevlendirildi ve Osmanlı adına savaşırken hayatını kaybetti.

 

Bu yöntemin özeti şuydu:

 

Eşkıyayı yalnızca affetmek değil; silahlı çevresinden koparmak, devlet hiyerarşisine bağlamak ve enerjisini başka bir alana yöneltmek.

 

Türk Tarihinde Benzer Uygulamalar

 

Bu yöntem Osmanlı’ya özgü değildi.

 

Büyük Selçuklu döneminde Hârizmşah Atsız birkaç defa Sultan Sencer’e karşı ayaklandı. Her defasında tamamen ortadan kaldırılmak yerine bağlılığı kabul edilerek Hârizm’de bırakıldı. Merkezî devlet, uzak ve güçlü bir bölgesel hükümdarı sürekli askerî işgal altında tutmak yerine onu tâbi bir yönetici olarak sistemin içinde tutmayı tercih etti.

 

Millî Mücadele döneminde Demirci Mehmet Efe gibi yerel silahlı liderler de önce Kuvâ-yi Milliye içinde kullanıldı. Düzenli ordu kurulduğunda ise bağımsız kuvvetleri dağıtıldı ve askerleri merkezî orduya alındı. Lider sisteme kabul edilmiş, fakat özel silahlı teşkilatın kalıcı hâle gelmesine izin verilmemişti.

 

Buradaki temel ilke değişmemiştir:

 

Lider kazanılabilir; fakat devletten bağımsız silahlı yapı korunamaz.

 

Diğer Devletlerde “Başıbozuk Paşaları”

 

Benzer uygulamalara dünyanın farklı bölgelerinde de rastlanır.

 

Çin’de korsan ve haydut liderleri af ve askerî rütbe verilerek devlet hizmetine alınırdı. Zheng Zhilong gibi güçlü bir korsan lideri, devlet adına başka korsanlarla mücadele eden bir deniz komutanına dönüştürülmüştü.

 

Batı Frank Krallığı, Viking lideri Rollo’yu yenip ortadan kaldırmak yerine ona toprak verdi. Karşılığında Rollo’nun bölgeyi başka Viking saldırılarına karşı koruması istendi. Eski yağmacı, sınır muhafızına; ele geçirdiği bölge ise zamanla Normandiya’ya dönüştü.

 

Britanya yönetimi Hindistan’da büyük bir özel orduya sahip Emir Han’ın askerî gücünü dağıtması karşılığında Tonk üzerindeki hâkimiyetini tanıdı. Böylece savaş ağası, kalıtsal yerel hükümdara çevrildi.

 

Bu örneklerin tamamında ortak formül aynıdır:

 

Af, makam veya toprak karşılığında silahsızlanma, bağlılık ve devlet düzenine katılma.

 

Acziyet mi, Devlet Aklı mı?

 

İsyancıya makam vermek ilk bakışta devletin aczi gibi görülebilir. Gerçekten de devletin kolaylıkla yenebileceği bir kişiye büyük tavizler vermesi otorite kaybına işaret eder.

 

Ancak her uzlaşma teslimiyet değildir.

 

Bir isyanın bastırılması binlerce insanın ölümüne, büyük mali harcamalara ve başka bölgelerde güvenlik boşluğuna yol açacaksa devlet daha düşük maliyetli bir çözüm arayabilir. İsyancı liderin etkisini kendi lehine çevirmek, silahlı topluluğu parçalamak ve lideri yerel kaynaklarından uzaklaştırmak rasyonel bir yönetim yöntemi olabilir.

 

Başarı ölçüsü, lidere hangi unvanın verildiği değildir. Asıl mesele, bağımsız silahlı gücün ortadan kaldırılıp kaldırılmadığıdır.

 

Lider makam aldığı hâlde kendi ordusunu, parasını, haberleşmesini ve emir-komuta düzenini koruyorsa sisteme dâhil edilmemiş; yalnızca devlet eliyle meşrulaştırılmış olur.

 

Buna karşılık silahlı yapı dağıtılıyor, kişiler merkezî kurumlara bireysel olarak bağlanıyor ve lider eski nüfuz çevresinden koparılıyorsa gerçek bir entegrasyondan söz edilebilir.

 

PKK: Yerel İsyandan Uluslararası Terör Ağına

 

PKK, klasik bir Celâlî veya yerel eşkıya hareketi değildir.

 

Türkiye içinde ortaya çıkmış olmakla birlikte zamanla Irak, Suriye, İran ve Avrupa’ya yayılan; sınır ötesi üsleri, finansman kanalları, propaganda ağları ve bağlantılı silahlı yapılanmaları bulunan uluslararası bir terör örgütüne dönüşmüştür.

 

Bu nedenle mesele yalnızca Türkiye içindeki silahlı kişilerin dağdan indirilmesiyle çözülemez. Irak’taki kamplar, Suriye’deki YPG-PYD yapılanması, Avrupa’daki finans ve propaganda ağı ile başka adlar altında devam etme ihtimali hesaba katılmalıdır.

 

ABD’nin PKK’yı terör örgütü kabul ederken Suriye’de SDF’ye askerî ve mali destek vermeyi sürdürmesi de sürecin en önemli çelişkilerinden biridir. Bu destek, Suriye’deki yapının yalnızca Öcalan’ın veya Kandil’in kararlarına bağlı olmadığını; uluslararası güç dengeleri içinde hareket ettiğini göstermektedir.

 

Dolayısıyla PKK’nın Türkiye içindeki fesih kararı, örgütün bütün bölgesel ağlarının kendiliğinden sona erdiği anlamına gelmez.

 

“Terörsüz Türkiye” sürecinin başarısı da yalnızca yapılan açıklamalara değil; silahların teslim edilmesine, kampların boşaltılmasına, finans kaynaklarının kesilmesine ve örgütün başka isimlerle devam etmediğinin doğrulanmasına bağlıdır.

 

Öcalan’a Unvan Verilmesi

 

Tarih boyunca devletler, etkili isyancı liderlere paşalık, valilik, toprak veya başka unvanlar vererek onların kuvvetlerinden yararlandı.

 

Bugün Abdullah Öcalan bakımından tartışılması gereken meseleya bu açıdan bakanlar olabilir: Öcalan’a fiilî veya sembolik bir “unvan” mı verilecektir?

 

Bu unvanın mutlaka resmî bir makam olması gerekmez. “Kürtlerin lideri”, “barışın kurucu aktörü”, “başmüzakereci” veya devletle toplum arasında sürekli hakem gibi kabul edilmesi de siyasî bir unvan niteliği taşıyabilir.

 

Öcalan’ın PKK üzerindeki tarihsel ve ideolojik etkisinden örgütün silah bırakması için yararlanılması anlaşılabilir. Ancak bu etki, ona bütün Kürtleri temsil etme yetkisi vermez.

 

Öcalan’ın tanımlanan rolü sınırlı olmalıdır:

 

PKK’ya silah bırakma ve fesih çağrısı yapmak, örgütün başka isimler altında devam etmesini reddetmek ve mensuplarını hukukî sürece katılmaya çağırmak.

 

Buna karşılık kendisine devlet içinde makam, demokratik siyasetin üzerinde temsil yetkisi veya sürekli siyasî hakemlik verilmesi elbette mümkün değildir ve zaten sakıncalıdır. Böyle bir sonuç, silahlı mücadele yürüten kişinin demokratik yollarla siyaset yapanlardan daha etkili bir konum kazandığı izlenimini oluşturur.

 

Tarihî “başıbozuk paşaları” yönteminden alınması gereken ders, lidere paye vermek değil, onun silahlı yapı üzerindeki etkisini tasfiye amacıyla kullanmaktır.

 

Bu anlamda PKK’nın kurumsal yapısıyla sisteme alınması zaten mümkün değildir. Silah bırakan kişiler suçlarına, sorumluluklarına ve örgütteki konumlarına göre bireysel olarak değerlendirilmelidir. Ağır suçlara karışmamış olanlara topluma dönüş yolu açılabilir; öldürme, bombalama, çocuk devşirme ve benzeri ağır suçlardan sorumlu olanlar ise hukuk önünde hesap vermelidir.

 

Kürt vatandaşların hakları da Öcalan’a veya PKK’ya verilmiş tavizler şeklinde değil, eşit vatandaşlığın, kardeşliğin ve hukuk devletinin gereği olarak ele alınmalıdır.

 

Sonuç

 

Tarihte devletler, yenemedikleri veya yüksek maliyetle yenebilecekleri silahlı liderleri bazen affetmiş, makam vermiş ve başka cephelere göndermiştir.

 

Bu siyaset yalnızca acziyet değildir; doğru uygulandığında silahlı tehdidi parçalama ve sisteme bağlama yöntemidir. Fakat liderin özel ordusu ve bağımsız iktidarı korunursa sonuç entegrasyon değil, meşrulaştırma olur.

 

PKK ve Öcalan meselesinde de tarihî yöntemin biçimi değil, özü dikkate alınmalıdır:

 

Kaldı ki PKK, yurt içinde büyük ölçüde bitirilmiş, yurt dışına çekilmiş ve uluslararası bir aparat haline gelmiştir. Öcalan’a unvan değil, sınırları belirlenmiş bir tasfiye görevi; PKK’ya kurumsal statü değil, mensuplarına bireysel hukuk yolu; silahlı örgüte temsil yetkisi değil, vatandaşlara demokratik siyaset alanı verilmelidir.

 

Herşeyden önemlisi; “Terörsüz Türkiye” ancak silahların gerçekten bırakıldığı, örgütün bölgesel ve uluslararası ağlarının dağıtıldığı ve hiçbir silahlı yapının başka bir ad altında varlığını sürdüremediği durumda kalıcı olabilir.

 

Toplam Okunma Sayısı : 42