BİR ASIR SONRA MUSUL: TÜRKİYE KERKÜK PETROLÜNDE YENİDEN SAHADA
Bu Makaleyi Dinleyin
1926 Ankara Antlaşması ile Türkiye, Musul vilayeti üzerindeki egemenlik haklarına veda etmek zorunda kalmıştı. Bu kopuş, sadece haritada çekilen bir sınırdan ibaret olmayıp, Türkiye’nin zengin hidrokarbon kaynakları ve Doğu Akdeniz-Orta Doğu enerji denklemindeki varlığı arasına çekilen bir setti. Türkiye, uzun yıllar boyunca bu coğrafyadan akan petrolün sadece "taşıyıcısı" ve boru hatlarının "transit ülkesi" konumunda kalmaya zorlandı.
Ancak küresel enerji mimarisinin değiştiği, tedarik zinciri güvenliğinin ve enerji diplomasisinin ulusal güvenliğin merkezine yerleştiği günümüzde, tarihi bir dönüş yaşanıyor.
Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO)’nın, İngiliz enerji devi BP’nin Kerkük ve Musul sahalarını kapsayan %15’lik hissesini devralması, Türkiye’nin bir asır sonra toprağın altındaki petrolün işletmecisi ve üretim ortağı olarak sahaya geri dönmesi anlamına geliyor.
Bu yazıda, Musul’un kaybedilmesinden günümüze uzanan tarihi arka plan, bölgenin devasa petrol rezervleri, Türkiye ile Irak arasında varılan yeni stratejik mutabakatları ve TPAO-BP hisse devrinin perde arkası ele alınacak, İngiltere’nin yıllar sonra bölgede Türk varlığını neden kabullendiği, anlaşmanın Türk ekonomisine sağlayacağı katkı ve bu gelişmenin Türkiye’nin bölgesel enerji vizyonu açısından taşıdığı stratejik anlam tüm boyutlarıyla incelenecektir.
STRATEJİK ENERJİ ANLAŞMALARI
1. Türkiye - Irak Ham Petrol Taşıma Anlaşması
Türkiye ile Irak arasında 1 Ağustos 2026 tarihinde kapsamlı bir enerji anlaşması imzalandı. Anlaşma ile Türkiye'nin ham petrol ihtiyacının karşılanmasında Irak petrolünün payının artırılması hedefleniyor. Anlaşma kapsamında;
Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı'nın (Kerkük-Ceyhan / Silopi-Ceyhan hattı) günlük 750 bin varil kapasiteye kadar çıkarılabileceği, 1 yıllık taahhüt altına alındı. Günlük 1,5 milyon varil toplam kapasitesi bulunan hattın, kademeli altyapı çalışmalarıyla ilerleyen süreçte tam kapasiteye çıkarılması ve bölge petrolünün Ceyhan'a akıtılması hedefleniyor.
Ayrıca, petrol taşımacılığının yanı sıra, Körfez’i Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak Kalkınma Yolu Projesi ile entegre bir enerji koridoru oluşturulması kararlaştırıldı.
2. TPAO – BP Arasında Kerkük Hisse Devir Anlaşması
Bir diğer önemli anlaşma ise TPAO ile İngiliz petrol şirketi BP arasında, 28 Temmuz 2026 tarihinde imzalanan, Kerkük petrol sahalarındaki hisse devir anlaşması oldu.
Anlaşma ile TPAO, BP'nin Kerkük merkezli şirketinin %15 hissesini resmen devraldı. Hisse devri sonrasında Kerkük sahalarını geliştirecek konsorsiyum BP, ConocoPhillips ve TPAO ortaklığından oluşmuş durumda. Baba, Avanah, Bai Hassan, Jambur ve Khabbaz sahalarını kapsayan bu projede, yaklaşık 3 milyar varil petrol eşdeğeri hidrokarbon rezervinin üretilmesi ve sahaların geliştirilmesi hedefleniyor.
ANLAŞMAYA KONU BÖLGE MUSUL MU KERKÜK MÜ?
Anlaşmaya konu olan bölge idari olarak Kerkük sınırları içerisinde olmakla birlikte, tarihsel ve coğrafi havza anlamında Musul vilayeti / Musul petrol havzası sınırları içerisinde yer alır.
Osmanlı döneminde ve 1926 Ankara Antlaşması sürecindeki "Musul Vilayeti", bugün Irak'ın kuzeyindeki Musul (Ninova), Kerkük, Erbil ve Duhok vilayetlerinin tamamını kapsayan geniş bir idari bölgeydi.
Jeolojide de bu bölgenin tamamı tek bir petrol sistemi yani "Musul Petrol Havzası" olarak adlandırılır. Sözleşmeye ve üretime konu bu sahalar Türkiye'nin 100 yıl önce masada kaybettiği, tarihi Musul Vilayeti petrol havzasının kalbini oluşturuyor.
MUSUL’UN KAYBI
Musul Vilayeti’nin elimizden çıkması, I. Dünya Savaşı'nın son günlerinde başlayan askeri hileler, diplomasi masasında yaşanan çetin pazarlıklar ve uluslararası konjonktürün etkisi altında gerçekleşen trajik bir süreçtir.
I. Dünya Savaşı'nın ardından 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi yürürlüğe girdiğinde Musul, henüz İngiliz işgaline uğramamış bir Türk toprağıydı. Ancak İngiltere, “İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıktığında herhangi bir stratejik noktayı işgal edebilecektir” şeklindeki mütarekenin 7. maddesini bahane ederek, ateşkes ilan edildikten sonra, mütareke şartlarına aykırı şekilde, hileyle Musul’u işgal etti.
1923 Lozan Barış Konferansı’nda Musul Meselesi çözüme kavuşturulamayınca taraflar, konuyu Türkiye ile İngiltere arasında, 9 ay içinde ikili görüşmelerle çözme, anlaşılamazsa Milletler Cemiyeti’ne (MC) taşıma kararı aldı. Türkiye’nin bu kararı kabul etmesi, Musul’un kaybına yol açan en kritik hataydı.
1924’te İstanbul’da toplanan Haliç Konferansı’nda, İngiltere Musul’u vermemekte bilinçli olarak direnince, konu Milletler Cemiyeti’ne taşındı. Türkiye’nin henüz üyesi bile olmadığı Milletler Cemiyeti, İngiltere ve Fransa’nın kontrolündeydi. İngiltere'nin siyasi baskıları sonucunda MC, Musul’un Irak (İngiliz mandası) sınırları içinde kalmasına karar verdi.
Böylece Türkiye, 5 Haziran 1926'da imzalanan Ankara Antlaşması ile Musul ve Kerkük üzerindeki egemenlik haklarından vazgeçmek zorunda kaldı. Antlaşma uyarınca Türkiye’ye, Musul petrol gelirlerinden 25 yıl süreyle %10 pay verilmesi kararlaştırıldı. Ancak bu ödemeler düzenli yapılmadı ve 1950'lerden sonra pratikte kesintiye uğradı.
Özetle Musul'un kaybı, askeri bir yenilginin değil, diplomatik körlüğün sonucunda kaçınılmaz hale gelmiş tarihi bir trajedidir.
100 YIL SONRA TÜRKİYE’YE BÖLGEYE NASIL DÖNDÜ?
STRATEJİK DENGELER
Anlaşmaların imzalanması, büyük ölçüde bölgedeki aktörler arasındaki rekabet ve güç dengesinin bir sonucudur.
Bölgede İngiltere-ABD Rekabeti: İngiltere’nin BP üzerinden Türkiye’nin Musul-Kerkük sahalarındaki konsorsiyuma dâhil olmasını kabul etmesi, İngiltere’nin Doğu Akdeniz-Güneydoğu Asya hattındaki küresel stratejisi, ABD ile yürüttüğü ince güç rekabeti ve Türkiye’nin vazgeçilmez jeopolitik konumu ile yakından ilintilidir.
ABD odağını giderek Pasifik’e (Çin’e) kaydırırken, İngiltere bölgedeki 100 yıllık diploması ve istihbarat birikimiyle varlığını sürdürmek istiyor.
ABD, YPG/PKK veya marjinal gruplar gibi devlet-dışı aktörlerle ortaklıklar kurma hatasına düşerken, İngiltere geleneksel devlet aklıyla bölgenin en güçlü kurumsal, askeri ve endüstriyel devleti olan Türkiye ile hareket etmenin daha uzun vadeli ve güvenli olduğunu görmüş durumda.
İngiltere, Irak’ın kuzeyindeki petrolün Kızıldeniz veya Hürmüz Boğazı üzerinden pazarlanmasının jeopolitik riskler (Husiler, İran tehdidi, İsrail-İran gerilimi) nedeniyle artık sürdürülebilir olmadığını biliyor. Irak petrolünü güvenle dünya pazarına çıkaracak tek kapı Türkiye (Ceyhan)’dir.
Bu nedenle BP, ABD’li dev şirketlerin (Chevron, ConocoPhillips vb.) bölgesel risklerden kaçındığı veya bocaladığı noktada, Türkiye ile masaya oturarak, projenin lojistik ve askeri güvenliğini garanti altına almıştır.
Anlaşma, İngiltere’nin ABD ile doğrudan bir savaşı olmasa da örtülü bir "dengeleme" stratejisinin sonucudur.
İngiltere-Türkiye Yakınlaşması: İngiltere, son 10 yılda Türkiye ile ilişkilerini Batı dünyasındaki diğer aktörlerden (özellikle Fransa ve ABD’nin bazı kongre kanatları) farklı bir kulvarda yürütüyor.
15 Temmuz darbe girişimi sonrası, Türkiye’ye üst düzey desteği veren ilk Batılı ülke İngiltere olmuştu. KAAN (Milli Muharip Uçak) projesindeki BAE Systems / Rolls-Royce iş birlikleri, Eurofighter Typhoon tedarik süreçleri ve savunma sanayindeki yakınlaşma, iki ülkenin Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’da paralel çıkarlara sahip olduğunu gösterdi.
Savunma ve diplomaside kurulan bu "stratejik güven", BP’nin Kerkük gibi tarihi ve hassas bir sahada %15’lik payını TPAO’ya devretmesinde etkili olmuştur. Londra, Ankara’yı bir rakip değil, bölgedeki dengeleri koruyan bir "istikrar unsuru" olarak konumlandırıyor.
İngiltere, ABD’nin Orta Doğu’da yarattığı istikrarsızlıklara karşı, Türkiye ile ortaklık kurarak, sahanın operasyonel kontrolünü güvenceye almıştır. ABD’nin Washington merkezli masa başı planlarına kıyasla, bu anlaşmayla İngiltere sahanın gerçek sahibi olan Ankara ve Bağdat’la çıkar birlikteliği yapmıştır.
Özetle, İngiltere’nin TPAO ile ortaklık kurması, Londra’nın ABD karşısında bölgesel denklemde daha bağımsız, esnek ve gerçekçi davranma arayışının ve Türkiye ile son yıllarda inşa ettiği derin stratejik/ekonomik ortaklığın bir sonucudur.
JEOPOLİTİK VE EKONOMİK NEDENLER
İngiltere (BP) ve Irak yönetimi açısından bu ortaklık bir yandan jeopolitik ve ekonomik gerçeklere de dayanıyor.
Bölgesel İstikrar ve Güvenlik: Kerkük sahalarının güvenliği, YPG/PKK terörünün bölgeden temizlenmesi ve altyapı emniyeti için Türkiye’nin sahada yapıcı bir aktör olması Irak Hükümeti için kritik önem taşıyor.
Riski Paylaşma: BP, küresel ölçekte arama-çıkarma risklerini paylaşma, sermaye maliyetini düşürme ve devasa sahaların saha geliştirme masraflarını konsorsiyum ortaklarıyla bölüşme stratejisi izliyor. Nitekim BP, geçtiğimiz yıllarda Türkiye'deki perakende akaryakıt/istasyon operasyonlarını da Petrol Ofisi'ne satarak, sahada üretime odaklanmıştı.
İdeal Ortak: TPAO, bölgesel saha tecrübesi, Ceyhan limanı üzerinden lojistik entegrasyon imkânı ve Türkiye'nin Irak hükümetiyle yürüttüğü güvenlik/diplomasi koordinasyonu sayesinde en ideal stratejik ortak konumuna geldi.
MUSUL VE KERKÜK HAVZASININ REZERV KAPASİTESİ
Musul ve Kerkük sahaları, Orta Doğu’nun en zengin ve en eski hidrokarbon yataklarından biridir. TPAO’nun ortak olduğu sözleşme alanında (Baba, Avanah, Bai Hassan, Jambur ve Khabbaz sahaları) ilk aşamada 3 milyar varil petrol eşdeğerinin üzerinde kanıtlanmış hidrokarbon kaynağı bulunmaktadır. Havzanın toplam potansiyel rezervinin ise 6 milyar varile ulaştığı değerlendirilmektedir.
Söz konusu beş ana sahada mevcut günlük üretim kapasitesi yaklaşık 300.000 varil, yıllık yaklaşık 110 milyon varil seviyesindedir. Yeni yatırımlarla bu rakamın kademeli olarak artırılması hedeflenmektedir.
BP’NİN BÖLGEDEKİ %15 LİK HİSSESİNİN PİYASA DEĞERİ
BP ile TPAO arasında yapılan anlaşmada hisse devir bedeli resmi olarak açıklanmamış olsa da, enerji piyasası analizleri ve benzeri küresel satın alım metrikleri kullanılarak %15’lik hissenin piyasa değeri / varlık değeri hesaplanabilmektedir.
Bu hesaplamalara göre, TPAO'nun BP'den devraldığı %15'lik hissenin brüt varlık ve rezerv değeri yaklaşık 1,5 ila 2 milyar Dolar aralığındadır.
TPAO’nun ödeyeceği tutarın önemli bir kısmı, sahanın yenilenmesi, yeni kuyuların açılması ve teknoloji transferi için önümüzdeki 5 yıla yayılan yatırım taahhüdü olarak yapılandırılmıştır. TPAO, sahadan üretilecek petrolden elde edeceği kâr payı ile hisse satın alım maliyetini zaman içinde "kendini finanse eden" bir modelle ödeyecektir.
ANLAŞMANIN TÜRK EKONOMİSİNE KATKISI
TPAO’nun Kerkük sahalarını kapsayan dev projede %15 hisse devralması, Türk ekonomisi açısından kısa, orta ve uzun vadede çok boyutlu ve milyarlarca Dolarlık finansal katkı anlamına geliyor.
Döviz Katkısı: Türkiye ortaklık oranı miktarındaki petrolü ithal etmek yerine TPAO vasıtasıyla kendi üretim portföyünden karşılayacağı için, her yıl bu miktara denk gelecek miktarda döviz rezervi ülke içinde kalacaktır.
Hazine ve TPAO Bütçesine Gelir: TPAO’nun uluslararası konsorsiyumdan elde edeceği ticari kar, Hazine'ye ve TPAO’nin bilançosuna finansal güç olarak yazılacaktır. TPAO; BP (%43) ve ConocoPhillips (%42) gibi dev finansal güce sahip ortaklarla beraber hareket edeceği için finansman maliyetini bölecek, ancak sahadan elde edilen kar marjı şirket karına eklenecektir. Bu da Hazine'ye aktarılan temettü miktarlarını artıracaktır.
Lojistik ve Transit Gelirlerinin Katlanması: Irak petrollerinin pazar yeri Türkiye’nin Silopi-Ceyhan / Kerkük-Ceyhan boru hatlarıdır. TPAO’nun sahada üretimi artırması, hatlardaki petrol akışını artıracaktır. Türkiye ile Irak arasında varılan yeni mutabakat uyarınca boru hattından günlük 750 bin varil (ve devamında 1 milyon varil) kapasiteyle petrol akışı hedeflenmektedir. BOTAŞ, hat üzerinden taşınan varil başına sabit taşıma/transit ve yükleme ücreti almaktadır. Üretimin artmasıyla BOTAŞ’ın elde edeceği yıllık taşıma geliri yaklaşık 300 milyon dolar ek mali katkı sağlayacaktır.
Türk Sanayine İş İmkânı: Uluslararası petrol devlerinin bulunduğu konsorsiyumlarda TPAO’nun masada olması, Türk tedarikçileri için devasa bir pazar açacaktır. Kerkük sahalarının yeniden geliştirme sürecinde inşa edilecek toplama tesisleri, boru hatları, sondaj kuleleri ve bakım hizmetleri için Türk mühendislik, lojistik ve inşaat (EPC) firmaları öncelikli tedarikçi konumuna gelecektir. Bu durum Türk hizmet ihracatını artıracak ve yerli mühendislik sanayisine ciddi iş hacmi yaratacaktır.
TPAO'nun Piyasa Değerinin Artması: TPAO, Enerji Bakanlığı'nın belirlediği "günde 1 milyon varil petrol üreten küresel dev" hedefine doğru hızla ilerlemektedir. Bir petrol şirketinin borsa piyasa değeri ve borçlanma kabiliyeti, portföyündeki "kanıtlanmış rezerv (P1/P2)" miktarıyla ölçülür. TPAO’nun 3 milyar varillik bu projede %15 pay sahibi olması, Bilançosuna ek rezerv eklemesi anlamına geliyor.
Finansman Maliyetlerinin Düşmesi: TPAO’nun varlık değerinin bu derece büyümesi, şirketin uluslararası finans piyasalarından çok daha düşük faiz oranlarıyla kredi bulmasını sağlayacak, Türk bankacılık ve kamu finansmanı üzerindeki yükü hafifletecektir.
ANLAŞMALARIN TÜRKİYE’NİN BÖLGEDEKİ ROLÜ VE ENERJİ VİZYONUNA ETKİLERİ
TPAO’nun Kerkük-Musul sahalarındaki büyük yatırımı ve Irak ile varılan yeni petrol mutabakatı, yalnızca bir şirket satın alımı değil, Türkiye’nin "Enerji Hub'ı (Merkezi) Olma" vizyonunun en somut stratejik ayağıdır. Bu hamle, Türkiye’nin bölgesel rolü, gelecekteki enerji vizyonu açısından önemli etkiler doğuracaktır.
Transit Ülkeden Üretici Aktörlüğe Geçiş: Türkiye uzun yıllar boyunca Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) veya Kerkük-Ceyhan gibi boru hatlarında sadece petro-gazın geçişine ev sahipliği yapan bir "Transit Ülke" konumundaydı. TPAO'nun %15'lik hisse ile sahaya girmesi, Türkiye’yi toprağın altındaki petrolün "Arama-Çıkarma Oyuncusu" yaptı.
Fiyat Belirleme ve Ticaret Gücü: Ürettiği kendi petrol payını uluslararası pazarlara veya kendi rafinerilerine satma hakkı elde eden Türkiye, enerjide pasif bir köprü değil, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'daki enerji dengelerini etkileyen bir karar verici haline gelmiştir.
Ceyhan’ın Küresel Petrol Ticaret Hub’ına Dönüşmesi: Irak petrolünün düzenli akışı, Ceyhan Limanı'nı Akdeniz çanağındaki büyük petrol yükleme ve fiyatlama noktalarından biri haline getirecektir. Bu durum yerli finans ve lojistik sektörüne ciddi bir sermaye akışı sağlar.
Kalkınma Yolu Projesi ve Jeopolitik Entegrasyon: Türkiye ile Irak’ın son dönemde üzerinde çalıştığı en büyük jeopolitik hamle, Basra Körfezi’ndeki Büyük Faw Limanı’nı Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak olan Kalkınma Yolu Projesi'dir. Irak hükümeti ve Türkiye, enerji altyapısını ve boru hatlarını koruma konusunda ortak çıkar sahibi olmuştur. Bu durum, terör örgütü YPG/PKK’nın bölgedeki varlığına ve enerji hatlarına yönelik tehditlerine karşı Bağdat-Ankara-Erbil hattında gayri resmi bir güvenlik şemsiyesi doğurmaktadır.
Doğu Akdeniz ve Orta Doğu Denkleminde Türkiye: Küresel enerji pazarında Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimler ve Kızıldeniz'deki Husilerin ticari gemilere yönelik saldırıları, Basra ve Basra Körfezi çıkışlı petrolün deniz yoluyla taşınmasını son derece riskli ve pahalı hale getirdi. Bu durum Türkiye topraklarını, Irak petrolü için en güvenli, maliyetsiz ve hızlı pazar kanalı konumuna oturtuyor. Türkiye, Musul-Kerkük sahalarından elde edeceği ağırlıkla, Doğu Akdeniz’deki gaz ve petrol hidrokarbon denklemlerinde de masadaki yerini perçinlemiş, bölge dışı aktörlerin Türkiye’yi baypas etme planlarını geçersiz kılmıştır.
Gelecekteki Enerji Vizyonu ve TPAO: Son yıllarda Karadeniz’de gaz keşfi (Sakarya Gaz Sahası) ve Gabar’da günlük 80 bin varili aşan petrol üretimi ile teknik birikimini artıran TPAO, Musul-Kerkük hamlesiyle uluslararası operasyonel kapasitesini bir üst lige çıkarmıştır. BP ve ConocoPhillips gibi batılı devlerle aynı masada "operatör ortak" olarak bulunmak, TPAO'ya küresel ölçekte teknoloji transferi, finansman erişimi ve derin saha tecrübesi kazandıracaktır. TPAO; Libya offshore sahaları, Somali deniz arama ruhsatları ve Azerbaycan’daki ortaklıklarından sonra Irak’ın dev karasal sahalarına da girerek tam anlamıyla bölgesel bir "Milli Petrol Şirketi” (National Oil Company) devine dönüşmektedir.
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Tarihi Boyut: Türkiye, 1926 Ankara Antlaşması ile Musul üzerindeki egemenlik haklarından vazgeçmek zorunda kalmış ve onlarca yıl boyunca bu coğrafyadaki petrolün yalnızca "transit taşıyıcısı" konumunda olmuştur. TPAO’nun bu hamlesi, siyasi sınırları değiştirmese de 100 yıl sonra bölgedeki hidrokarbon kaynaklarında üretim ortaklığı düzeyinde tarihi bir geri dönüşü simgelemektedir. Bu anlaşma, elbette Türkiye’nin Irak’ın toprak bütünlüğünü tanıyan hukuki çerçevesini değiştirmemekte, herhangi bir toprak talebi içeren nitelik taşımamaktadır.
İngiltere'nin Yaklaşımı: İngiltere, bölgesel rekabet, risklerin paylaşılması, arama-çıkarma maliyetlerinin düşürülmesi ve Ceyhan boru hattı üzerinden en güvenli lojistik rotanın sağlanması amacıyla, ortak çıkarlar gereği, Türk ortaklığını kabul etmek zorunda kalmıştır.
Gelecek Enerji Vizyonu: Irak ile imzalanan boru hattı mutabakatları ve Kalkınma Yolu Projesi entegrasyonu ile birleşen bu ortaklık, Türkiye’yi pasif bir transit ülke olmaktan çıkarıp, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’da fiyatlama ve üretim gücü olan, bölgesel bir Enerji Hub’ı (Merkezi) konumuna taşımaktadır.
Stratejik Satranç ve Türkiye Yüzyılı: Türkiye’nin TPAO vasıtasıyla Kerkük-Musul sahalarına atım atması, bilançolara yazılacak yüksek rakamların ya da varil hesaplarının çok ötesinde bir anlama sahiptir. Bu hamle, Osmanlı’nın son çeyreğinde masada yarım kalan bir hesabın, bir asır sonra oyunun kuralları yeniden yazılırken, stratejik akılla tamamlanmasıdır.
1926’da Ankara Antlaşması imzalanırken Türkiye, bölgesel bir güç olma potansiyelini toprağın altına gömmeye zorlanmış, kendi coğrafyasının zenginliklerine yabancılaştırılmıştı. Ancak bugün, Karadeniz’in derinliklerinden Gabar’a, Somali kıyılarından Akdeniz’e ve nihayetinde Musul-Kerkük havzasının kalbine uzanan bu enerji hamlesi, Türkiye’nin artık pasif bir bölge ülkesi değil, coğrafyaya yön veren özne olduğunu tüm dünyaya ilan etmektedir.
İngiltere ve Irak’ın bir asır sonra Türk varlığını bu sahalarda "zorunlu ve stratejik bir ortak" olarak kabul etmesi, ne bir tesadüf, ne de bir jesttir. Bu durum, Savunma sanayinde elde edilen yerli güçle pekişen bölgesel caydırıcılığın, Ceyhan’ı Akdeniz’in kalbi haline getiren lojistik üstünlüğün ve enerjide "sahadaki petrolün sahibi" olma kararlılığının doğal bir sonucudur.
Türkiye, Basra’dan Avrupa’ya uzanacak Kalkınma Yolu Projesi ile Kerkük’ün petrolünü birleştirerek Orta Doğu’nun kaderini yeniden şekillendiriyor.
Bu anlaşma, terör koridorları planlayanlara jeopolitik bir yanıt veriyor ve en önemlisi Türkiye Yüzyılının enerji vizyonundaki en stratejik hamlelerden birini oluşturuyor.
Türkiye bugün küresel bir enerji aktörü olarak, Batının 100 yıl önce kapatmaya çalıştığı defteri yeniden açıyor ve bölgesinde kendi hikayesini yazıyor.
Toplam Okunma Sayısı : 111