DEVLETİ KİM KURTARDI, KİM YENİDEN KURDU?
Bu Makaleyi Dinleyin
MİLLÎ MÜCADELE’NİN ORTAK KADROSUNDAN CUMHURİYET’İN KURUCU ZİHNİYETİNE
Türkiye’de yakın tarih üzerine konuşmaya başladığınızda tartışmanın çok geçmeden iki uçtan birine sürüklendiğini görürsünüz. Bir taraf, Millî Mücadele’yi âdeta tek bir insanın zihninde tasarlanmış, tek bir insanın iradesiyle başlamış ve yine tek bir insanın eliyle sonuçlandırılmış bir destan şeklinde anlatır. Diğer taraf ise bu tek merkezli anlatıya tepki gösterirken Mustafa Kemal Atatürk’ün askerî ve siyasî liderliğini küçültmeye kadar varabilir.
Oysa tarih, iki anlatının da sığdıramayacağı kadar büyük ve zengindir.
Millî Mücadele bir milletin ölüm fermanını yırtıp atmasıdır. Anadolu’nun işgal edildiği, ordularının dağıtıldığı, başkentinin yabancı askerlerin denetimine girdiği, yüzyıllardır hüküm sürdüğü topraklardan çekilmek zorunda bırakıldığı bir zamanda Türk milletinin yeniden ayağa kalkışıdır.
Bu büyük mücadelede Mustafa Kemal vardır. Kâzım Karabekir vardır. Ali Fuat Cebesoy vardır. Rauf Orbay vardır. Sonradan Refet Bele vardır. Fevzi Çakmak vardır. Mehmet Âkif vardır. Anadolu’nun müftüleri, eşrafı, köylüsü, öğretmeni, subayı, kadını, genci vardır. Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri vardır. Kuvâ-yi Milliye vardır. Ve en önemlisi millet vardır.
Dolayısıyla soruyu doğru sormamız gerekir: Devleti kim kurtardı?
Cevap açıktır: Türk milleti; sahip olduğu imanı, vatan aşkı ve onu sevk ve idare eden öncü kurmay kadrolarıyla birlikte kurtardı. Kitlelerin potansiyel enerjisi, ancak ehliyetli ve inanmış bir teşkilat aklıyla birleştiğinde zafere dönüştü.
Peki yeni devlete nihai şeklini kim verdi?
İşte esas tartışma burada başlamaktadır.
Mustafa Kemal Anadolu’ya yalnız çıkmadı
Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919’u Türk tarihinin büyük dönüm noktalarından biri olarak görmekte hiçbir sakınca yoktur. Fakat buradan hareketle Millî Mücadele’nin o gün ve tek bir kişinin iradesiyle başladığını söylemek tarihî gerçekliği gereğinden fazla sadeleştirir.
Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtiğinde Anadolu’da millî direnmenin damarları çoktan oluşmaya başlamıştı. Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri kurulmuştu. İzmir’in işgali karşısında Reddi İlhak hareketleri ortaya çıkmıştı. Doğu vilayetlerinde Erzurum Kongresi’nin hazırlıkları yürüyordu. Kâzım Karabekir’in emrindeki XV. Kolordu henüz dağıtılmamış, silahlı ve disiplinli bir kuvvet olarak ayakta tutulmuştu. Ali Fuat Paşa Anadolu’daki askerî örgütlenmenin önemli merkezlerinden birini oluşturuyordu.
Yani ortada henüz tek bir merkez yoktu fakat güçlü bir millî direnme iradesi ve bu iradeyi taşıyan dirayetli kumandanlar vardı.
Mustafa Kemal’in tarihî büyüklüğü tam da burada ortaya çıkmaktadır. O, bu dağınık millî iradeyi keşfetmiş, birbirinden ayrı kuvvetleri bir merkez etrafında toplamış, kongrelerden Heyet-i Temsiliye’ye, oradan Ankara’ya ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne uzanan teşkilatlı siyasî hattı kurmayı başarmıştır.
Bu sıradan bir başarı değildir. Mustafa Kemal çok iyi bir askerdir. Çanakkale’de bunu zaten göstermiştir. İyi bir stratejisttir. İnsan ve güç dengelerini okuyabilen, gerektiğinde bekleyen, gerektiğinde risk alan, önüne çıkan imkânları sonuna kadar kullanmayı bilen ehliyetli bir siyasî aktördür.
Ve her şeyden önemlisi: Mustafa Kemal’in vatanperverliği konusunda ciddi hiçbir şüpheye yer yoktur. Vatanın parçalanmasına razı olmayan, Sevr şartlarına boyun eğmeyen, Türk milletinin bağımsızlığı için bütün makamlarını ve sonunda hayatını ortaya koyan bir şahsiyetten söz ediyoruz.
Fakat Mustafa Kemal’in büyüklüğünü kabul etmek için Kâzım Karabekir’i küçültmeye neden ihtiyaç olsun? Karabekir’i büyütmek için de Mustafa Kemal’i küçültmeye neden ihtiyaç duyulsun? Büyük Türk tarihi, birden fazla büyük insanı aynı anda taşıyan örneklerle doludur.
Bir Osmanlı paşasından yeni devletin kurucu liderine
Mustafa Kemal’in Anadolu’ya çıkışındaki önemli gerçeklerden biri de onun başlangıçta bir Osmanlı paşası olmasıdır. Sultan Vahdettin’in iradesi, Osmanlı hükûmetinin kararı ve Harbiye Nezareti’nin düzenlediği geniş yetkilerle Anadolu’ya gönderilmiştir.
Buradan “Vahdettin Mustafa Kemal’i Kurtuluş Savaşı’nı başlatsın diye gönderdi” sonucu çıkarılamayabilir. Böyle bir iddiayı destekleyen sağlam bir emir veya devlet planı resmiyette yoktur. Fakat bunun tam tersine Mustafa Kemal’in İstanbul’dan gizlice kaçmış bir asi olarak Anadolu’ya çıktığını söylemek de gülünç olur.
Hakikat daha karmaşıktır. Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti’nin kendisine verdiği meşru askerî ve idarî yetkileri kullanarak Anadolu’da güçlü bir hareket alanı kazanmış; fakat şartlar değiştikçe bu hareket İstanbul hükûmetinin kontrolünden çıkmıştır.
Bir müddet sonra eski meşruiyet kaynağı yetersiz kalmış ve yerini millet vicdanına dayalı yeni bir meşruiyet anlayışı almıştır: Padişahın iradesinden milletin iradesine, ordunun hiyerarşisinden millî kongrelere, İstanbul hükûmetinden Ankara’ya, nihayet Büyük Millet Meclisi’ne...
Bu dönüşümün yalnızca “başlangıçtan beri hazırlanmış kusursuz bir plan” olduğunu düşünmek elbette ikna edici değildir. Tarih çoğu zaman önceden hazırlanmış şematik senaryolarla ilerlemez. Şartlar insanları değiştirir. İnsanlar da şartları değiştirir. Mustafa Kemal ve kurmay kadronun yaptığı tam olarak budur.
İttihatçı çağın, askerî disiplinin ve Selanik’in yetiştirdiği lider
Mustafa Kemal’i anlamak için onu kendi döneminden koparmamak gerekir.
O, Osmanlı Devleti’nin son döneminin çalkantılı askerî ve siyasî ortamında yetişmiştir. Harp Okulu ve Harp Akademisi’nin disiplinli askerî dünyasında şekillenmiştir. İttihat ve Terakki’nin yükseldiği, hürriyet, meşrutiyet, merkeziyetçilik, milliyetçilik, devletin kurtarılması ve modernleşme tartışmalarının birbirine karıştığı fikrî atmosferin içinden gelmiştir. Selanik gibi çok milletli, kozmopolit, Avrupa ile yoğun ilişki içinde bulunan bir Osmanlı vilayetinde bulunmuştur.
Dolayısıyla Mustafa Kemal’in daha sonra batıcı, laik, merkeziyetçi ve bürokratik bir modernleşme tasavvuruna yönelmesini yalnızca kişisel tercihlerle açıklamak eksik olur. Bu, aynı zamanda onun yetiştiği sosyolojik çevrenin tabii sonuçlarından biridir.
Milliyetçi-muhafazakâr Anadolu dünyasıyla Mustafa Kemal’in dünyası arasında Millî Mücadele sırasında sarsılmaz bir ortak payda vardı: Vatanın kurtuluşu ve istiklâl.
Düşman ortadayken bu ortak payda bütün farklılıkların üzerini örtüyordu. Fakat düşman yenildikten sonra artık başka sorular sorulmaya başlandı: Yeni devlet nasıl olacaktı? İlim ve teknikle kalkınırken milletin ruh kökleri ve tarihî kimliği korunacak mıydı? Yoksa modernleşme adına Batı’nın kriz içindeki materyalist felsefesi ve hayat kalıpları mı taklit edilecekti? Reformlar milletin kendi tarihî ve fıtrî tekâmülü içinde mi gerçekleşecekti, yoksa jakoben bir bürokrasi eliyle yukarıdan mı dayatılacaktı?
İşte Mustafa Kemal ile Millî Mücadele’nin milliyetçi-muhafazakâr kanadı arasındaki asıl fikir ayrılığı burada başladı.
Karabekir ile ayrılık Cumhuriyet–saltanat kavgası değildi
Kâzım Karabekir’in siyasî konumunu yalnızca “muhafazakâr ve saltanatçı paşa” şeklinde anlatmak tarihî gerçekleri çarpıtır. Karabekir millî iradeyi savunan bir komutandır. Meclis fikrine yabancı değildir. Millî egemenlik düşüncesine karşı değildir. Yeni devletin kurulmasına da kategorik olarak karşı değildir.
Mustafa Kemal ile temel anlaşmazlığı giderek başka bir noktada yoğunlaşmıştır: Devletin nasıl yönetileceği, milletin değerlerine ne ölçüde sadık kalınacağı ve liderin yetkisinin nerede biteceği.
Mustafa Kemal güçlü merkezî liderliğin devrim döneminde zorunlu olduğuna inanıyordu. Karabekir ve bazı arkadaşları ise millî iradenin şahısların üzerinde tutulmasını, Meclis'in kuvvetlendirilmesini ve karar süreçlerinin kolektif yürütülmesini savunuyordu.
Savaş döneminde bu fark yönetilebildi. Çünkü öncelikli mesele düşmanı yenmekti. Zaferden sonra ise bu farklılık doğrudan rejim ve medeniyet istikameti meselesine dönüştü.
Bir liderin yükselişi, bir kadronun dağılması
Mustafa Kemal son derece baskın bir lider karakterine sahipti. Sadece emir veren değil, yön tayin eden; yalnızca askerî operasyonları değil, devletin genel istikametini de belirlemek isteyen bir liderdi. Bu karakter savaş zamanında büyük avantaj sağladı. Dağınık otoritelerin bulunduğu, haberleşmenin zayıf olduğu, düşman ordularının ülkeyi işgal ettiği bir zamanda kararlı, inisiyatif alan ve teşkilatçı liderlik hayat kurtarır.
Fakat savaş şartlarında avantaj olan bu özellikler, barış döneminde yerli bir siyasî çoğulculuk ve istişare geleneği açısından ciddi problemler oluşturdu. Mustafa Kemal’in çevresinde bağımsız siyasî ağırlığa sahip isimlerin zamanla azalması tesadüf değildir.
Kâzım Karabekir siyasetin dışına itildi. Rauf Orbay muhalefete geçti. Ali Fuat Cebesoy ayrıldı. Refet Bele merkezden uzaklaştı. Millî Mücadele’nin birçok önemli ismi ya siyaseten etkisizleştirildi ya geri çekildi ya da sessizliği tercih etti.
Mesele şahsi çekişmelerden ziyade yapısal ve zihniyetle ilgilidir. İktidar kadrosu, devrimlerin selametini merkezin bölünmemesinde ve tek tip bir modernleşme çizgisinin tavizsiz uygulanmasında görüyordu.
Fakat sonuç değişmemektedir: 1920’deki milletin tamamını kucaklayan geniş Millî Mücadele koalisyonu, zaman içerisinde bürokratik bir seçkinler zümresinin idaresine dönüştü.
Dönemin dünyası da güçlü liderler dünyasıydı
Bu noktada bugünün şartlarını doğrudan 1920’lere uygulayarak toptancı hükümler vermek tarih metodolojisine uymaz. Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki dünya, liberal parlamenter dengelerin altüst olduğu bir çağdı.
Mussolini 1922’de İtalya’da faşizmi kurdu. Lenin Rusya’da Bolşevik ihtilalinin ardından tek parti diktatoryasını pekiştirdi; Stalin bunu totaliter bir mekanizmaya çevirdi. Hitler 1933’te Almanya’da nasyonal sosyalizmi iktidara taşıdı. Avrupa’nın önemli bölümünde parlamenter rejimler zayıflıyor, devletçi ve lider odaklı yapılar yükseliyordu.
Dolayısıyla Mustafa Kemal dönemindeki lider merkezli siyaset, çağının bütünüyle dışında anormal bir vaka değildi; dönemin konjonktürü açısından anlaşılabilir dinamikleri vardı.
Ancak anlaşılabilir olmak, meşru ve kusursuz sayılmasını gerektirmez. Gerçek bir cumhuriyet tasavvuru; yalnızca tabelasında cumhuriyet yazan bir devlet mekanizmasını değil; millet iradesine hürmeti, adaleti, meşvereti, hukukun üstünlüğünü ve iktidarın millet lehine sınırlandırılmasını iktiza eder. Bu ölçülerle bakıldığında erken Cumhuriyet dönemi tek parti uygulamalarının; milletin öz değerleriyle barışık, katılımcı ve tam manasıyla millî bir nizam kurduğunu iddia etmek mümkün değildir.
Kılıç Ali, Topal Osman ve iktidarın sert yüzü
Erken dönem Ankara siyasetinin yalnızca Meclis kürsülerinden ibaret olmadığını da görmek gerekir. Olağanüstü geçiş dönemlerinde iktidarların çevresinde resmî kurumların yanında denetimsiz güç odakları da peydah olabilir.
Topal Osman hadisesi, Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey cinayeti ve ardından yaşananlar, Meclis içi meşru muhalefetin nasıl bir baskı iklimine maruz kaldığını açıkça belgeler.
Kılıç Ali gibi isimlerin İstiklâl Mahkemeleri üzerinden yürüttüğü sert infaz ve sindirme siyaseti de dönemin atmosferinden bağımsız değildir. Takrir-i Sükûn Kanunu, basının susturulması, muhaliflerin tasfiyesi ve nihayet Karabekir’in hatıratının henüz matbaadayken toplatılıp yakılması aynı zihniyetin tezahürüdür.
1933 yılında Millî Mücadele’nin şark kahramanı Kazım Karabekir’in kendi hatıralarını dahi neşredememesi düşündürücüdür. Çünkü resmî ideoloji, tarihi milletin ortak hafızası olmaktan çıkarıp tek merkezli bir meşruiyet aracına dönüştürmüştür.
Nutuk’un büyük başarısı ve tek seslilik problemi
Nutuk Türk siyasî tarihinin en mühim vesikalarından biridir. Mustafa Kemal orada bir ölüm kalım savaşının stratejik mantığını izah eder; cephelerin durumunu, diplomatik dengeleri ve kendi liderlik tercihlerinin gerekçelerini ortaya koyar.
Fakat Nutuk, 1927 kongresinde, zaferden sonraki siyasî tasfiyelerin tamamlandığı bir vasatta geriye dönük okunarak kaleme alınmış bir metindir. O tarihte Terakkiperver Fırka kapatılmış, İzmir Suikastı davalarıyla eski silah arkadaşları yargılanmış ve muhalefet susturulmuştur.
Dolayısıyla Nutuk; Millî Mücadele’nin müşterek hakikatini anlattığı kadar, kurulan yeni düzenin kendisini tahkim etme metnidir.
Karabekir’in İstiklâl Harbimizin Esasları eserindeki itirazı bu tek sesliliği kırmak adına tarihî bir kıymet taşır: Doğu vilayetlerinde orduyu dağıtmayan, kongrelerin zeminini hazırlayan, cemiyetleri ayakta tutan kolektif iradeyi hatırlatır. Bu itiraz Mustafa Kemal’i küçültmez. Bilakis, onu yoktan bir millet var eden mitolojik bir figür yerine; milletin var olan dinamizmini teşkilatlandıran gerçek bir askerî ve siyasî lider seviyesine oturtur.
İnönü ve bürokratik vesayetin tahkimi
Mustafa Kemal devrimci ve kurucu iradeyi temsil ederken; İsmet İnönü bu yapıyı bürokratikleştiren ve millet değerlerinden kopuk bir seçkinler vesayetine dönüştüren çizgiyi temsil etmiştir.
İnönü; Karabekir gibi milletin inanç kökleriyle barışık bağımsız bir kurmay dehasına ya da Rauf Orbay gibi hürriyetçi bir siyasî geleneğe sahip değildi. Gücünü, devlet mekanizması üzerindeki katı bürokratik hâkimiyetinden aldı.
Atatürk’ün ardından kurulan "Millî Şef" dönemi; millete güvenmeyen, dinî ve kültürel hayatı katı bir zapturapt altına alan, Batı taklitçiliğini resmî amentü haline getiren jakoben bir bürokratik kadro tahakkümüne dönüştü.
Devlet ile milletin arasına örülen bu soğuk bürokratik duvar, Cumhuriyet ideallerinin tabana yayılmasını ve gerçek mânâda millîleşmesini geciktiren en mühim etkenlerden biri oldu.
Modernleşme mi, Batı taklitçiliği mi?
Millî Mücadele’yi omuzlayan geniş kitleler ve Mehmet Âkif gibi öncüler, bağımsızlığı İslâm’dan, tarihî hafızadan ve milletin asırlık ahlak nizamından ayrı düşünmüyorlardı. Kâzım Karabekir de terakkiye, eğitime veya fenne karşı değildi. Yetim çocukları sanatkâr, zanaatkâr ve subay yapan, kalkınmayı savunan dirayetli bir Osmanlı-Türk kurmayıydı.
Ayrışmanın sebebi “terakki edelim mi, etmeyelim mi?” suali değildi. Asıl mesele şuydu: İlim ve teknikte çağdaşlaşırken kendi medeniyetimizin, dilimizin ve inancımızın temelleri üzerinde mi yükseleceğiz? Yoksa Batı’nın kokuşmuş felsefesini, ahlak anlayışını ve hayat tarzını millete cebren dayatarak köklerimizden mi kopacağız?
Buradaki kırılma sıradan bir modernleşme tercihi değildir; Mücadele Birliği’nin İlmî Sağ prensipleri açısından bakıldığında, insan fıtratına ve cemiyetin tarihî yasalarına aykırı bir materyalist zihniyet tahribatıdır. Ziya Gökalp çizgisinin "harsı koruyup medeniyeti alma" arayışından dahi sapılmış; yerli ve millî bir sentez yerine, pozitivist ve mekanik bir Batı taklitçiliğine savrulunmuştur.
Bu tercih; ilim ve tekniği üretmek yerine Batı’nın şekil ve adetlerini taklit etmeyi ilericilik saydı. Dil politikalarından tarih tezlerine, dinî eğitimin zayıflatılmasından kültür hayatına kadar milletin tarihî omurgası tahrip edildi.
Bu durum basit bir kırgınlık değil; devletin kendi kurucu milletine yabancılaşması, cemiyetin mefhumlar anarşisine sürüklenmesi ve millî şahsiyetin zaafa uğratılması gibi ağır bir maliyet doğurdu.
Yeniden Millî Mücadele: Kültürel ve iktisadi İstiklâl Hamlesi
İşte bu yabancılaşma ve buhran ortamında, 1960’ların sonlarında filizlenen Yeniden Millî Mücadele hareketi, meseleyi tesadüfî siyasi tartışmaların ve kısır polemiklerin ötesine geçirerek köklü bir doktriner çerçeveye oturtmuştur.
Aykut Edibali ve Mücadele kadrolarının temel tezi gayet sarihtir: Millî Mücadele’nin yalnızca birinci merhalesi, yani silahlı ve askerî safhası kazanılmıştır. Askerî zafer şarttır fakat kâfi değildir. Eğer bir millet kültürünü, maarifini, hukukunu, sanayisini ve iktisadını yabancı menşeli ideolojilerin vesayetinden kurtaramamışsa tam bağımsızlıktan söz edilemez.
Yeniden Millî Mücadele, bu tarihî tıkanıklığı aşmak için günübirlik politik formüller yerine kapsamlı bir mefkûre ortaya koymuştur:
- Vahyi, aklı ve ilmi birleştiren İlmî Sağ doktrini,
- Toplumun ruh köküne ve fıtrat kanunlarına dayanan dönüşümü tarif eden İnkılâp İlmi teorisi,
- Milletin potansiyel enerjisini teşkilatlı bir güce dönüştürmeyi öngören Millî Mücadelenin Stratejisi.
Bu metodolojiye göre: Bağımsızlık yalnızca sınırların düşmandan temizlenmesi değildir. Eğitim sistemi kendi inancını ve tarihini tahkir eden değil, kendi medeniyet kurucularını yetiştiren bir yapıya kavuşturulmalıdır. Ekonomi; emperyalizmin, faiz çarklarının ve dış dayatmaların elinden kurtarılıp üretime ve hakça paylaşıma dayalı millî bir modele kavuşturulmalıdır. Hukuk; ithal kanunların tercümesi olmaktan çıkarılıp adalet ve insan fıtratı ekseninde inşa edilmelidir. Devlet; milleti terbiye etmeye çalışan yabancılaşmış bir mekanizma değil, milletin emrinde ve onun değerleriyle bütünleşmiş bir Millî Devlet olmalıdır.
Yeniden Millî Mücadele’nin tarih ve devlet tasavvuru; askerî zaferi başlatan kurucu iradeyi inkâr etmez; aksine o zaferin gayesini eksik kalan bütün sahalarda tamamlayarak Büyük Türk Kültür Sistemi'ni yeniden ihya etmeyi hedefler.
Devleti kim kurtardı, kim yeniden kurdu?
Başlangıçtaki suale doktriner bir vuzuhla dönelim: Devleti kim kurtardı?
Devleti; bin yıllık tarihî birikimi, imanı ve vatan müdafaası aşkıyla ayağa kalkan Türk milleti kurtardı. Bu kitleyi hedefe sevk eden ise Mustafa Kemal Paşa’nın siyasî ve teşkilatçı dehası, Karabekir’in sarsılmaz doğu tahkimatı, Fevzi Çakmak’ın kurumsal ordu aklı, Mehmet Âkif’in millet vicdanını tutuşturan maneviyatı ve Anadolu müdafaasını teşkilatlandıran inanmış öncü kadrolardı.
Peki devleti kim kurdu ve ona şeklini kim verdi?
Cumhuriyet devleti; cephede kazanılan büyük zaferin ardından, yönetimi elinde tutan dar bir bürokratik kadro tarafından, Batı merkezli bir zihniyet kalıbıyla kurgulandı. Bu model; yeni bir devlet çatısı inşa etti, sanayi ve altyapıda önemli adımlar attı; ancak milleti millet yapan medeniyet değerlerini, ahlak ve kültür kodlarını dışlayarak millet-devlet bütünleşmesini zedeledi.
Bugünün vazifesi
Bugün Cumhuriyet’in ikinci asrında bizim ihtiyacımız; ne Mustafa Kemal’i putlaştıran sığ bir resmiyet ne de Karabekir ve silah arkadaşlarını unutan vefasız bir inkârcılıktır.
Birbirini dışlayan kısır kutuplaşmalarla geçmişin kavgalarını bugüne taşımak tükeniştir. Mustafa Kemal de bizimdir, Kâzım Karabekir de bizimdir, Fevzi Çakmak da Mehmet Âkif de bizimdir.
Onlar askerî cephede devleti düşmandan temizleme vazifelerini tamamlayarak tarihe intikal ettiler.
Bugün bize düşen; geçmişin kavgalarında boğulmak değil, o zaferin eksik bırakılan taraflarını tamamlamaktır.
Bugünün Millî Mücadelesi;
* Batı taklitçiliğinden ve emperyalist vesayetlerden arınmış bir maarif kurmaktır.
* Üretime, alın terine ve hakkaniyete dayanan millî bir iktisat inşa etmektir.
* İlmi, fenni ve teknolojiyi en üst seviyede üretirken manevi omurgasını korumaktır.
* Hukukun üstünlüğünü ve meşvereti hâkim kılarak, milleti ezen bürokratik vesayet yerine, milletin ruhuyla yoğrulmuş Muhteşem Türkiye idealini ve adil Millî Devleti tesis etmektir.
Bütün bu hedefleri kuvveden fiile çıkaracak olan yegâne kuvvet ise; günübirlik menfaat ve particilik kavgalarından uzak, millete tepeden bakmayan, sağlam bir doktrin, berrak bir strateji ve teşkilat ahlakıyla donanmış ehliyetli "millî kadrolar"ın yetiştirilmesidir. Çünkü kadrosu ve stratejisi bulunmayan hiçbir inkılâp başarıya ulaşamaz.
Askerî istiklâli canları pahasına bize emanet eden kurucu nesle verilebilecek en hakiki ve en asil karşılık da budur.
Toplam Okunma Sayısı : 381