KESE, KELLE VE KOLTUK

KESE, KELLE VE KOLTUK

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 5

OSMANLI'DA İBRETLİK DEVLET ADAMLARI

Tarih, yalnızca zaferlerin, fetihlerin ve büyük devlet adamlarının hikâyesi değildir. Bazen de yapılan büyük hatalara rağmen makamını koruyanların, devlet imkânlarıyla servet biriktirenlerin, siyasî ilişkileri sayesinde cezadan kurtulanların ve günü geldiğinde aynı ilişkiler tarafından ölüme gönderilenlerin hikâyesidir.

Osmanlı tarihinin sayfalarını karıştırdığımızda devlet idaresi bakımından şaşırtıcı, düşündürücü, hatta akıl almaz hadiselerle karşılaşırız.

Bir devlet adamı ülkenin kaderini etkileyen bir antlaşmanın sorumluları arasında yer alır, idama mahkûm edilir; hüküm infaz edilemez. Bir başkası haksız kazanç sebebiyle yargılanır, mallarına el konulur; fakat saraydaki güçlü dostlarının yardımıyla yeniden göreve döner. Bazıları hem servetini hem hayatını kaybeder. Halkın ve askerin öfkesi büyüdüğünde ise dün el üstünde tutulan vezirlerin kelleleri, isyanı yatıştırmak için ortaya konulur.

Fakat bütün bunlardan daha ibretlik olanı da vardır: Büyük askerî felaketlere sebebiyet verdiği halde tekrar tekrar devletin en yüksek makamına getirilenler.

Bu hadiseleri bugünün hukuk, liyakat, kamu sorumluluğu ve hesap verebilirlik kavramlarıyla değerlendirirken dönemlerin şartlarını elbette unutmamak gerekir. Ancak saray entrikalarının, himaye ilişkilerinin ve siyasî hesapların devlet işleyişi üzerindeki etkisini de görmezden gelemeyiz.

İdam Hükmü Var, İnfaz yok: Hesap Vermeden Kurtulanlar

Osmanlı'nın son döneminin en ağır siyasî hadiselerinden biri olan Sevr Antlaşması'nı Osmanlı adına Hadi Paşa, Rıza Tevfik Bey ve Reşat Halis Bey imzaladı. Ankara İstiklâl Mahkemesi, 7 Ekim 1920'de Damat Ferit Paşa ile antlaşmayı imzalayan üç ismi vatana ihanet suçundan gıyaben idama mahkûm etti. Ne var ki bu hükümlerin hiçbiri infaz edilemedi. Çünkü hükmü uygulayacak fiilî güç yoktu.

Benzer biçimde, 1912'de Selanik'i Yunan ordusuna teslim eden Hasan Tahsin Paşa'nın hikâyesi de Osmanlı'nın son dönemindeki askerî ve siyasî sorumluluk tartışmalarının başlıca örneklerindendir. Hasan Tahsin Paşa'nın gıyaben idama mahkûm edildi ama Paşa önce Yunanistan’da kaldı; daha sonra Fransa’ya, ardından İsviçre’ye geçti ve ve idamdan kurtuldu. 1918’de Lozan’da öldü.

Keseyi Verip Koltuğu Kurtaranlar: Malları müsadere edilenler

Osmanlı'da yüksek devlet görevlilerinin servetlerine el konulması, yani müsadere, uzun süre devlet idaresinin önemli araçlarından biri oldu. Başlangıçta hükümdar otoritesinin ve kamu malının korunması düşüncesiyle ilişkilendirilen bu uygulama, zamanla hazine gelirlerini artırmak, rakipleri tasfiye etmek veya servet birikimini denetlemek amacıyla da kullanıldı.

Üstelik müsadere için her zaman bir yolsuzluğun mahkeme kararıyla ispatlanması gerekmiyordu. Yüksek devlet görevlilerinin ölümünden sonra bile mal varlıklarının büyük bölümü hazineye geçirilebiliyordu.

Nitekim 1606'da ölen Sadrazam Lala Mehmed Paşa'nın geride bıraktığı 150 bin altın, 100 yük kuruş ve kırktan fazla samur kürk başta olmak üzere önemli serveti müsadere edildi; mirasın küçük bir bölümü ailesine bırakıldı. Bu olay, müsaderenin mutlaka bir suçun cezası olmadığını gösteriyordu.

Fakat bazı devlet adamlarının hikâyesi bundan çok daha dikkat çekiciydi.

Hadım Hasan Paşa, 1580'lerde Mısır beylerbeyiliği sırasında zulüm, rüşvet ve büyük servet biriktirme şikâyetleriyle karşılaştı. Görevinden alındı, Yedikule'de hapsedildi ve mallarına el konuldu. Ancak sarayla kurduğu ilişkiler devreye girdi. Nurbânû Sultan'a yakınlığı, sunduğu para ve hediyeler sayesinde affedildi. Yeniden beylerbeyiliğe getirildi. Sonraki yıllarda yeni şikâyetlerle karşılaştı, yeniden görevden alındı ve tekrar affedildi. Nihayet Safiye Sultan'ın himayesiyle 3 Kasım 1597'de sadrazamlığa yükseldi.

Dönemin kaynakları onun yüksek devlet görevlerini adeta açık artırmayla dağıttığını, bu tayinlerden elde ettiği paraların bir bölümünü valide sultana aktardığını kaydeder. Düşününüz: Bir eyaletin idaresinde hakkında rüşvet şikâyetleri bulunan, hapsedilen, servetine el konulan bir devlet adamı, saray bağlantıları sayesinde imparatorluğun en yüksek yönetim makamına kadar çıkabiliyordu. O halde burada yalnızca bir paşanın hırsını değil, onu yeniden yükselten himaye mekanizmasını da sorgulamak gerekir.

Ancak sarayın himayesi de sonsuz değildi. Hadım Hasan Paşa, başka bir saray hesaplaşmasının ardından 1598'de idam edildi.

Hem Keseyi, Hem Koltuğu Hem de Kelleyi Kaybedenler

İstanbul'un fethinden sonra idam edilen Çandarlı Halil Paşa, bu bakımdan Osmanlı tarihinin ilk büyük örneklerindendir. Uzun yıllar devlet yönetiminde önemli rol oynamış, güçlü bir aileye ve geniş servete sahip olmuştu. Bizans'tan rüşvet aldığı yönündeki suçlamalar, Fatih Sultan Mehmed'le arasındaki siyasî ihtilafların da etkisiyle tasfiyesine gerekçe yapıldı. 1453'te idam edildi, malları müsadere edildi. Fakat II. Bayezid döneminde müsadere edilen mallarının ailesine geri verilmesi dikkat çekiciydi.

Pargalı İbrahim Paşa'nın hikâyesinde de saray nüfuzunun nasıl ölümcül bir siyasî mücadeleye dönüşebildiğini görürüz. Kanuni Sultan Süleyman döneminin kudretli sadrazamı, Başdefterdar İskender Çelebi ile büyük bir iktidar çatışmasına girmişti. İskender Çelebi 1535'te Bağdat'ta idam edildi, malları müsadere edildi. Ancak aradan yalnızca bir yıl geçti. Bu defa 1536'da Pargalı İbrahim Paşa öldürüldü ve servetine el konuldu.

Devlet makamı şahsî iktidarın dayanağına dönüştüğünde, iktidarın el değiştirmesi bazen bir gecede cellatla yüz yüze gelmek demekti.

Bu tablonun en sıra dışı karakterlerinden biri ise Cinci Hoca Hüseyin Efendi'dir.

Medrese öğrenimini dahi tamamlayamamış olan Cinci Hoca, Sultan İbrahim üzerindeki manevî etkisi sayesinde saraya girdi. Padişahın himayesiyle önemli görevler elde etti ve sonunda Anadolu kazaskerliğine yükseldi. Kendisi şeyhülislam değildi; fakat Osmanlı'nın yüksek ilmiye ve yargı makamlarından birini işgal ediyordu. Dönemin tarihçilerine göre kazaskerlik makamını, kadılık ve ilmiye görevlerini para karşılığı dağıtmak için kullandı. Kısa sürede muazzam bir servet edindi.

1648'de siyasî himayesini kaybettiğinde mallarına el konuldu. Devlet hazinesi askere cülus bahşişi ödemekte zorlanırken, Cinci Hoca'nın servetinden elde edilen paralar kullanıldı. Halk arasında bu paralar Cinci akçesi diye anıldı. Hocasının duasıyla saraya giren bir kişi, devlet görevlerini dağıtacak güce ve hazineye katkı sağlayacak büyüklükte bir servete ulaşmıştı. Cinci Hoca, aynı yılın sonbaharında öldürüldü.

Dönemin bir başka dikkat çekici ismi, maliye kalemlerinden yetişen ve defterdarlığa kadar yükselen Hezarpâre Ahmed Paşa idi. Sultan İbrahim döneminde saray içi ilişkiler ve entrikalar sayesinde, bir rivayete göre padişaha verdiği rüşvet neticesinde  1647'da sadrazamlığa getirildi.

Sadrazamlığı sırasında devlet görevlerinin para karşılığı dağıtılması, saray harcamalarının artması ve yeni gelir arayışları büyük tepki doğurdu. Kürk ve amber adı altında para toplanması, savaşla ilgili kötü haberlerin padişahtan gizlenmesi ve ağırlaşan mali durum, huzursuzluğu derinleştirdi. 1648'de askerî ve dinî çevrelerin baskısıyla öldürüldü. Ölümünden sonra 3 bin kese akçe ve 7 bin filorisine el konuldu.

Makam satışıyla mücadele etmesi gereken makamlar, bizzat makam satışının merkezine dönüşebiliyordu.

Bir başka ibretlik olay da Defterdar Sarı Mehmed Paşa'nın başına geldi. Devlet maliyesini yakından tanıyan, eserlerinde kötü idareyi ve haksız uygulamaları eleştiren Sarı Mehmed Paşa, tam yedi kez defterdarlığa getirildi. 1717'de siyasî rakipleriyle yaşadığı çekişmelerin yanı sıra halka zulüm ve askerî başarısızlık suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı. İstanbul'daki mal ve parasına el konuldu, ardından idam edildi.

Buradaki ironi büyüktür: Devletin malî düzenini savunan ve keyfî uygulamalardan yakınan bir maliyeci, siyasî iktidar mücadelesi sırasında malını da hayatını da kaybetmişti. Demek ki idam edilmiş olmak mutlaka yolsuzluğun ispatı değildi. Bazı devlet adamları gerçek usulsüzlükler, bazıları ise siyasî suçlamalar ve iktidar mücadeleleri yüzünden tasfiye ediliyordu.

Daltaban Mustafa Paşa: Bir Sıçrarsın, İki Sıçrarsın…

Bu tarihî manzaranın belki de en ibretlik karakterlerinden biri Daltaban Mustafa Paşa'dır. Kariyerinin başlarında güçlü devlet adamlarının hizmetine girerek yükseldi. Yeniçeri ağalığı ve beylerbeyilik gibi önemli görevlerde bulundu. 1696'da Diyarbekir beylerbeyiyken halkın şikâyetleri üzerine hakkında dava açıldı. Sofya'da yapılan muhakemede suçlu bulundu.

Karar ağırdı: Haksız yere aldığı malları sahiplerine iade edecek ve idam edilecekti. Devletin mahkemesi hükmünü vermişti. Fakat kararın önüne siyasî himaye çıktı. Devrin şeyhülislamı Seyyid Feyzullah Efendi ve padişaha yakın bazı kimselerin aracılığıyla ölümden kurtuldu. Sürgüne gönderildi.

Ama hikâye burada sona ermedi. Daltaban Paşa yeniden affedildi. Bosna valiliğine getirildi. Askerî başarıları sayesinde itibar kazandı. Daha sonra başka eyaletlerde görevlendirildi. Rakka'da yeniden yolsuzluk iddialarıyla anılmasına rağmen Bağdat valisi oldu. 1701'de Kurna ve Basra'da elde ettiği askerî başarılar kariyerini güçlendirdi. Ve nihayet 27 Eylül 1702'de sadrazamlık makamına getirildi.

Ancak bu defa saraydaki dengeler değişti. Sadrazamlığı sırasında yeniden rüşvet iddiaları, siyasî çekişmeler ve çeşitli kararlardan doğan rahatsızlıklar ortaya çıktı. Daha önce kendisini ölümden kurtaran Şeyhülislam Feyzullah Efendi, bu kez onu tasfiye eden siyasî planın içinde yer aldı. Daltaban Mustafa Paşa, 28 Ocak 1703'te görevden alınarak öldürüldü.

Daltaban Mustafa Paşa'nın 1703'te öldürülmesi, 1696'daki mahkûmiyetin gecikmiş infazı değil, başka bir siyasî hesaplaşmanın sonucuydu. Yani ona sonunda hesap soran bağımsız bir hukuk düzeni değil, değişen iktidar dengeleriydi.

Hukukun yerini himayenin aldığı bir düzende, insanı dün kurtaran el yarın cellada teslim edebilir.

Halk Kese Derdine  Düşünce Kellesi Diyet Olarak Verilenler

Osmanlı tarihinde bazı dönemlerde yönetim zaafları, savaş yenilgileri, mali krizler ve saray çevresindeki nüfuz mücadeleleri öyle bir noktaya ulaştı ki askerî isyanları yatıştırmak için devlet adamlarının hayatı pazarlık konusu haline geldi.

1622'de II. Osman'a karşı gelişen isyanda Sadrazam Dilâver Paşa, padişahın kendisini koruyamaması üzerine âsilere teslim edildi ve öldürüldü.

1632'de IV. Murad döneminde Sadrazam Hâfız Ahmed Paşa, saray içi rakiplerinin de kışkırttığı askerî ayaklanmada hedef haline geldi. Padişahın huzuruna kadar ulaşan olaylar sırasında askerlerin arasında öldürüldü. Hâfız Ahmed Paşa'nın öldürülmesi, saray rekabetinin askerî kitleleri harekete geçirerek bir devlet adamını nasıl ortadan kaldırabildiğini gösterir.

Fakat 1656'daki Çınar Vakası, devlet idaresindeki çöküntünün ve kelle üzerinden yürütülen pazarlıkların belki de en sarsıcı örneğidir. Devlet asker maaşlarını zamanında ve sağlam parayla ödeyemiyordu. Yeniçerilere ve sipahilere verilen ayarı düşük akçeler çarşıda kabul görmüyor, ekonomik huzursuzluk giderek büyüyordu. Saraydaki bazı görevlilerin yolsuzluklarından, devlet hazinesinin kötü idaresinden ve savaşlardaki başarısızlıklardan şikâyet eden âsiler, yaklaşık otuz kişinin öldürülmesini istedi.

Yeni sadrazam Zurnazen Mustafa Paşa, bu kişilerin mallarına el konulmasını ve sürgüne gönderilmelerini teklif etti. Fakat âsiler kabul etmedi. Para ve mal yetmiyordu. Kelle istiyorlardı.

IV. Mehmed'in emriyle bazı saray görevlileri öldürüldü; daha sonra sayı otuz civarına ulaştı. Cesetler Sultanahmet Meydanı'ndaki çınarlara asıldı. Bu sebeple hadise tarihe Çınar Vakası veya Vak'a-i Vakvakıyye adıyla geçti.

Kriz, köklü bir idarî ve malî hesaplaşma yerine insan kelleleri üzerinden yatıştırılmaya çalışılmıştı.

1703'teki Edirne Vakası da benzer bir iktidar çözülüşünün örneğidir.

Şeyhülislam Seyyid Feyzullah Efendi, II. Mustafa üzerindeki nüfuzunu kullanarak oğullarını ve yakınlarını yüksek görevlere yerleştirmişti. Hatta oğlunun kendisinden sonra şeyhülislam olmasını güvence altına alacak ferman bile elde etmişti.

Tayin ve terfi yollarının tıkanması, ekonomik sıkıntılar ve siyasî huzursuzluklar bir araya geldiğinde isyan patlak verdi. Daltaban Mustafa Paşa'yı aylar önce tasfiye ettiren Feyzullah Efendi, bu kez isyanın başlıca hedefiydi. Oğlu Fethullah Efendi ile birlikte öldürüldü. Ailesinin mal varlıklarına el konuldu.

1730'daki Patrona Halil İsyanı ise bu tür hadiselerin en bilinenlerinden biridir. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, III. Ahmed döneminin en kudretli devlet adamlarından biriydi. Ancak savaşlardaki başarısızlıklar, yeni vergiler, işsizlik, saray çevresinin gösterişli hayatı ve siyasî memnuniyetsizlikler, geniş bir tepki birikimine yol açmıştı. Ayaklanma büyüyünce âsiler Sadrazam İbrahim Paşa'nın ve yakınlarının öldürülmesini istedi.

III. Ahmed, sadrazamını ve iki yakınını feda etti. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Kaymak Mustafa Paşa ve Kethüda Mehmed Paşa öldürüldü; cesetleri isyancılara teslim edildi. Fakat bu fedakârlık padişahın tahtını kurtarmadı. III. Ahmed de tahttan indirildi. Üstelik öldürülen sadrazamın ve yakınlarının müsadere edilen servetleri, yeni padişah I. Mahmud'un cülus bahşişinin finansmanında kullanıldı.

Burada ibretlik bir siyasî döngü görülüyor: Dün devletin en güçlü adamı olan kişi, bugün aynı devletin eliyle öldürülüyor. Serveti hazineye alınıyor. Onun ölümü yeni iktidarın kuruluşuna hizmet ediyor. Bir devrin kudretli paşalarının keseleri hazineye, kelleleri isyancılara kalıyordu.

Bu arada çok önemli bir husus da; isyanların hepsi halkın kendiliğinden yükselen adalet talebinden ibaret değildi. Askerî güç odakları, saray rakipleri ve yeni iktidar arayışındaki çevreler de bu hareketleri yönlendiriyordu. Sorun yalnızca kötü devlet adamlarının bulunması değildi.

Daha büyük sorun, kimin suçlu sayılacağına, kimin korunacağına ve kimin feda edileceğine karar veren düzenin kendisiydi.

Son Perde: Her Kötülüğe Rağmen 5 Defa Sadrazam Olan Koca Sinan Paşa

Şimdi bütün bu hadiselerden sonra Osmanlı tarihinin en düşündürücü örneklerinden birine gelelim.

Koca Sinan Paşa, Yemen ve Tunus seferleriyle ün kazanmış, büyük bir servet ve geniş bir siyasî çevre edinmiş, uzun yıllar Osmanlı yönetiminin en güçlü isimleri arasında yer almış bir devlet adamıydı. Ama onun hikâyesinde asıl ibret, başarısızlığın ardından gelen yükselişte saklıdır.

1595 yılında Osmanlı ordusu, Eflak Voyvodası Mihail'e karşı yürütülen seferin ardından Tuna Nehri üzerinden geri çekiliyordu. Yergöğü ile Rusçuk arasındaki köprüden geçilmesi gerekiyordu. Ordunun gerisini koruyan akıncılar, çekilmenin güvenliğini sağlamakla görevliydi.

Sadrazan ise akçe ve ganimet peşindeydi. Sefer sırasında elde edilen ganimetlerden devletin pençik payı ve serdar payı köprüde tahsil edeceğim diye tutturdu. Köprübaşlarına tahsildarlar koydurdu. Böylece ganimetlerin hesaplanması ve payların alınması, ordunun karşıya geçişini yavaşlattı. Oysa düşman yaklaşıyordu. uyarıları dikkate almadı.

Son anda ordunun büyük kısmı karşıya geçmiş, akıncılar geride kalmıştı. 24 Ekim 1595'te Mihail'in kuvvetleri köprüye saldırdı. Top atışlarıyla hasar gören köprü çöktü. Binlerce akıncı Tuna'da boğuldu. Karşıya geçemeyen diğer akıncılar da düşman saldırısında şehit oldu. Osmanlı askerî tarihinin en ağır facialarından biri yaşandı.

Bir asırdan fazla süre boyunca sınır güvenliğinde, keşif ve istihbaratta, ileri harekâtlarda önemli görevler üstlenmiş Akıncı Ocağı, bu felaketin ardından eski gücüne kavuşamadı, nerede ise yok oldu.

Koca Sinan Paşa 4. kez sadrazamlıktan azledildi. Ama hikâye burada sona ermedi. Azlinden yalnızca on iki gün sonra, 1 Aralık 1595'te, beşinci defa sadrazamlığa getirildi.

Tarihçi İbrahim Peçevî, onun yeniden bu makama getirilişinde servetinin büyüklüğünün ve sahip olduğu güçlü koruyucuların etkili olduğunu belirtir.

Üstelik Koca Sinan Paşa'nın servetinin önemli bir kısmı, 1596'daki ölümünden sonra hazineye olan borçları ve diğer malî gerekçelerle müsadere edilecekti. Bir vezirin hazineye neden borcu olurdu ki?

Akıncıların kaybı geri alınamadı. Askerî güce verilen zarar giderilemedi. Fakat sadrazamlık makamı geri verildi.

Bu hadiseleri birlikte değerlendirdiğimizde asıl sorunun yalnızca birkaç kötü paşanın şahsî zaafından ibaret olmadığı anlaşılıyor. Devlet adamları arasındaki himaye ilişkileri, akrabalık bağları, servet, saray nüfuzu ve siyasî ittifaklar bazen hukukî ve idarî sorumluluğun önüne geçebiliyordu.

Bir yerde mahkûmiyet makam kaybına yetmiyor, başka bir yerde siyasî rekabet ölümle sonuçlanıyordu. Bir yerde devlet adamının serveti hazineye aktarılıyor, başka bir yerde servetini ve bağlantılarını kullanabilenler yeniden yükseliyordu.

Millet ve asker dara düşüp ayaklandığında ise bazen sorunun kökünü çözmek yerine birkaç kişinin kellesi verilerek kriz yatıştırılmaya çalışılıyordu.

Oysa devlet yönetiminde asıl olan, suçluyu korumak veya rakibi öldürmek değil; kamu gücünün kötüye kullanılmasını önlemek, sorumluluğu somut biçimde belirlemek ve herkese aynı hukukî ölçüyü uygulamaktı.

Tarihin asıl ibreti, kim kimlerin hangi ilişkilerle yükseltildiği, hangi usulsüzlüklere göz yumulduğu ve hangi felaketlerden sonra bile görevde tutulduğudur.

Çünkü bir devleti zayıflatan yalnızca kötü yöneticilerin bulunması değildir. Onları koruyan, ödüllendiren, yeniden görevlendiren ve gerektiğinde kendisini kurtarmak için feda eden siyasî düzendir.

Toplam Okunma Sayısı : 561