KÜRT SORUNU MU SORUNLU KÜRTLER Mİ?

KÜRT SORUNU MU SORUNLU KÜRTLER Mİ?

Türkiye'de etnik temelli siyasi hareketlerin en kıdemli aktörlerinden biri olan Ahmet Türk, İstanbul'da düzenlenen "İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı" kapsamında yaptığı konuşmada, Kürt siyasi elitlerinin söylemsel stratejilerini özetleyen çarpıcı bir beyanatta bulundu:

 

"Kürtler ne istiyor diyorlar? Kendimden örnek veriyorum; Kürdistan'da geniş toprağı olan bir ailenin çocuğuyum ama kimliğim yok, dilim yok, halkım yok sayılıyor. İşte Kürt sorunu benim. Kürt sorunu buradadır diyorum."

 

Bu açıklama, bireysel mağduriyet ile etnik aidiyeti özdeşleştiren, sosyo-ekonomik imtiyazları etnik yoksunluk iddiasıyla perdeleyen tipik bir elit stratejisidir. Ahmet Türk, kendisini "Kürt sorununun" somut bir tecessümü olarak sunarken, mensup olduğu sınıfın tarihsel, iktisadi ve siyasal ayrıcalıklarını görünmez kılmayı hedeflemekte. Oysa nesnel veriler, Ahmet Türk'ün hayatı boyunca devletin sunduğu tüm anayasal, yasal ve demokratik imkanlardan en üst düzeyde faydalandığını, hatta bu mekanizmaları kendi feodal ve siyasal hegemonyasını pekiştirmek için araçsallaştırdığını göstermektedir.

 

Tam da bu aşamada ‘Kürt Sorunu’ kavram ve yaklaşımını yeniden gündeme getirme gereği ortaya çıktı.

 

Türkiye'nin on yıllardır süregelen ve binlerce cana mal olan mücadelesi, uluslararası literatürde ve iç siyasette sıklıkla "Kürt Sorunu" olarak etiketlenmektedir. Bu rapor, bu tanımlamanın yalnızca analitik bir hata olmakla kalmayıp, aynı zamanda Türkiye'nin ulusal güvenliğine yönelik temel tehdidin doğasını gizleyen stratejik bir yanılgı olduğunu ortaya koymaktadır. Tarihsel ve sosyolojik dinamiklerden kaynaklanan unsurlar barındırsa da, Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorun, özünde bir etnik haklar mücadelesi değil; bir narko-suç şebekesi tarafından finanse edilen, küresel ve bölgesel güçler tarafından bir vekalet aracı olarak kullanılan, uluslararasılaşmış bir terör sorunudur. Bu sorunun doğru teşhisi, etkili bir çözüm stratejisi geliştirmenin vazgeçilmez ön şartıdır. Bu analiz, Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze uzanan isyanların ve terör hareketlerinin kökenlerini, dış bağlantılarını ve evrimini inceleyerek, sorunun "etnik" bir çerçeveden "uluslararası terör" çerçevesine nasıl oturduğunu kanıtlarıyla ortaya koyacaktır.

 

Bölüm I: Tarihsel Emsaller ve Bir Anlatının Oluşumu (1923-1980)

 

Türkiye Cumhuriyeti'nin güvenlik odaklı ve etno-milliyetçi tehditlere karşı geliştirdiği refleksi, erken Cumhuriyet döneminde yaşanan ve varoluşsal bir tehdit olarak algılanan isyanların potasında dövülmüştür. Bu isyanların tamamı, devletin kurucu aklı tarafından dış güçlerle bağlantılı olarak görülmüştür. Bu dönemin bir diğer önemli unsuru, daha sonra ortaya çıkacak olan uluslararası terörizmin kritik bir planı olarak hizmet eden ASALA terör örgütüdür.

 

İmparatorluktan Cumhuriyete uzanan süreci, sadece cumhuriyet ideolojisi üzerinden değil, imparatorluğun parçalanma krizine karşı geliştirilen köklü bir beka ve savunma stratejisi üzerinden okumak gerekir.

 

19. yüzyılda dünyayı kasıp kavuran milliyetçilik akımları, yüzyıllar boyunca onlarca farklı ulusu, kültürü ve inancı barış içinde bir arada yöneten Osmanlı Devleti'nin bütünlüğünü doğrudan tehdit etmeye başladı. Ayrılıkçı bölgesel isyanlar neticesinde imparatorluk toprak kaybettikçe, aydınlar ve devlet adamları devleti ayakta tutabilmek için İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük gibi fikir akımlarını birer reçete olarak denediler.

 

Bu fikirlerin tarihsel süreçte süzülmesi, elenmesi ve nihayetinde Balkan Savaşları ile I. Dünya Savaşı'nın getirdiği acı tecrübeler, Anadolu topraklarında bir "korunma ve muhafaza etme" refleksini en güçlü seçenek olarak öne çıkardı. İşte bu refleks, Türkçülük merkezli ama aslında toprakları ne pahasına olursa olsun korumayı amaçlayan toplumsal bir değişimi tetikledi.

 

Bu dönüşüm, işgaller karşısında Kürtlerin de dahil olduğu, doğudan batıya tüm unsurların omuz omuza verdiği topyekün bir savunmaya ve varoluş mücadelesine (Millî Mücadele'ye) dönüştü. Dolayısıyla, 1924 Anayasası ile şekillenen yapı, doğası gereği 1923 öncesindeki o geniş, çok unsurlu ve "ortaklık" hissi veren cephe siyasetiyle yapısal bir sürtüşme yarattı. Yaşanan gerilimler ve bazı Kürt elitlerinin sistemin dışına itilmesi, basit bir cumhuriyet karşıtlığından ziyade; imparatorluğu kurtarmak için süzülerek gelen o radikal muhafaza etme/merkezileşme fikrinin, çok unsurlu eski ittifak modeliyle karşı karşıya gelmesinin bir sonucuydu.

Meydana gelen isyanlar silsilesi, Türk devlet aklında kalıcı bir stratejik patoloji olan ve "Sevr Sendromu" olarak adlandırılabilecek bir durumu da ortaya çıkardı. Bu sendrom, her türlü iç etno-milliyetçi muhalefetin organik bir iç mesele değil, Türkiye'yi parçalamayı amaçlayan dış güçlerin bir aracı, potansiyel bir beşinci kol faaliyeti olduğu yönündeki derin ve gerçekçi inançtır. Bu paradigmanın oluşumu birkaç aşamada gerçekleşmiştir:

 

1. Koçgiri isyancılarının Sevr Antlaşması'nın uygulanmasını açıkça talep etmesi, Kürt ayrılıkçılığı ile nihai ulusal güvenlik tehdidi olan ülkenin parçalanması arasında doğrudan ve unutulmaz bir bağ kurmuştur.

 

2. Şeyh Sait isyanının Musul müzakereleriyle eş zamanlı olarak patlak vermesi ve sonucunun İngiliz stratejik hedefleriyle mükemmel bir şekilde örtüşmesi, Türk devleti tarafından güçlü bir korelasyonun doğrudan bir nedensellik ilişkisi olarak yorumlanmasına yol açmıştır. Bu durum, iç karışıklıklarda yabancı parmağı arama eğilimi için haklı bir emsal teşkil etmiştir.

 

3. Ağrı isyanı, sınır ötesi sığınakların somut tehdidini ve İran, Sovyetler Birliği ve Ermeni grupları gibi birden fazla bölgesel aktörün müdahil olabileceğini göstermiş, tehdidin Türkiye sınırları içinde sınırlı olmadığı algısını pekiştirmiştir.

 

ASALA Örneği: Ulusötesi Terörizmin Bir Prototipi

 

PKK'nın ortaya çıkışından önce ASALA (Ermenistan'ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu), Türkiye'ye karşı yürütülen modern, uluslararası destekli terörizmin bir test alanı olarak hizmet etmiştir. ASALA'nın modus operandisi, büyük ölçüde diplomatik ve sivil hedeflere yönelikti ve küresel sahnede Türk devletine psikolojik ve siyasi zarar vermeyi amaçlıyordu.

 

ASALA'nın operasyonel kapasitesi tamamen devlet ve devlet dışı sponsorlardan oluşan bir ağa bağımlıydı. Suriye ve Yunanistan gibi devletler eğitim, lojistik destek ve güvenli sığınaklar sağlarken, Sovyetler Birliği ideolojik destek ve uzman eğitimi sunarak ASALA'yı NATO'nun güneydoğu kanadını istikrarsızlaştırmak için bir araç olarak görmüştü. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve özellikle onun radikal kanadı olan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), örgüte kritik başlangıç eğitimi ve ideolojik yakınlık sağlıyordu.

 

Finansal altyapı konusunda ASALA, PKK'nın daha sonra geliştireceği çeşitlendirilmiş bir modeli benimsemiştir: Ermeni diasporasından haraç toplama, sempatizan devletlerden destek alma ve en önemlisi, başta Avrupa eroin ticareti olmak üzere uluslararası uyuşturucu kaçakçılığına derinlemesine dahil olma.

 

En kritik nokta ise ASALA ile PKK arasındaki belgelenmiş, doğrudan bağlantılardır. Bu iki örgüt, 8 Nisan 1980'de ortak toplantılar düzenlemiş, Lübnan'ın Bekaa Vadisi'ndeki aynı kamplarda eğitim görmüş ve lojistik işbirliği yapmıştır. Hatta PKK, ASALA'nın 1982'de Ankara'daki Esenboğa Havalimanı saldırısına lojistik destek sağlamıştır.

 

ASALA'nın 1980'lerin ortalarında gerilemesi, PKK'nın 1984'teki ilk büyük saldırılarıyla örtüşmektedir. Bu bir tesadüf değil, stratejik bir "görev devri" idi. ASALA'yı destekleyen uluslararası ağlar, Türkiye'ye karşı kampanyayı sürdürmek için PKK'da yeni ve daha güçlü bir vekil görmüşlerdir. Bu analiz, PKK'nın ortaya çıkışını tamamen yerel bir olgu olarak değil, mevcut bir uluslararası terör markasının yeni bir isim altında devamı olarak yeniden çerçevelemektedir.

 

Bölüm II: Ayrılıkçılıktan Jeopolitik Güç Aracına (1980-Günümüz)

 

Bu bölümde, PKK'nın geleneksel bir ayrılıkçı gruptan, sofistike, mali açıdan bağımsız, ulusötesi bir suç örgütüne ve nihayetinde başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere küresel ve bölgesel güçler için doğrudan bir askeri vekile nasıl dönüştüğü inceleyelim.

 

PKK, katı bir Marksist-Leninist, Stalinist ve Maocu çerçeve üzerine kurulmuştur. Bu ideoloji, Türkiye'deki Kürt nüfusunun büyük ölçüde muhafazakar, dindar ve aşiret yapısına yabancıydı. Bu başlangıçtaki ideolojik kopukluk, PKK'nın organik bir halk hareketinden ziyade dışarıdan dayatılan bir öncü parti olduğunu ortaya koymaktadır. Zamanla, temel otoriter yapısı değişmezken, çekiciliğini artırmak ve Batı siyasi söylemiyle uyum sağlamak için kamuya yönelik söylemini pragmatik bir şekilde "demokratik konfederalizm" ve "özgürleşme"ye kaydırmıştır.

 

PKK'nın en önemli evrimi, küresel uyuşturucu ticaretinde önemli bir aktöre dönüşmesi olmuştur. Örgüt, Afganistan'dan başlayıp Türkiye üzerinden geçen "Balkan Rotası" ile Avrupa'ya uzanan uyuşturucu kaçakçılığı zincirinin her aşamasını kontrol etmekte ve vergilendirmektedir. Bu faaliyet, örgüte yıllık 1.5 milyar dolar gelir sağlayan birincil finansman kaynağıdır. Çok sayıda uluslararası polis raporunda detaylandırılan bu mali bağımsızlık kritik öneme sahiptir. PKK'yı herhangi bir devlet sponsoruna olan bağımlılıktan kurtarmış ve onu kendi kendini idame ettiren bir suç işletmesine dönüştürerek daha dirençli ve siyasi çözümlere daha az yatkın hale getirmiştir.

 

1980'ler ve 1990'lar boyunca PKK'nın sivillere ve güvenlik güçlerine yönelik vahşi şiddetinin tırmanması, devletin ve kamuoyunun algısında kesin bir değişikliğe yol açmıştır. Soyut "Kürt Sorunu" kavramı, somut "Terör Sorunu" gerçeğiyle yer değiştirmiştir. PKK tehdidinin artmasıyla birlikte, sorun büyük ölçüde "teröre indirgenmiş" ve Olağanüstü Hal (OHAL) gibi güvenlik ağırlıklı politikalarla yönetilmeye başlanmıştır. Bu sadece siyasi bir tercih değil, tehdidin operasyonel doğasına verilen bir tepkidir.

 

Suriye Girdabı: PKK'nın YPG/SDG Olarak Uluslararasılaşması

 

PYD ve onun silahlı kanadı YPG, PKK ile sadece "bağlantılı" değil, doğrudan ona bağlı komuta birimleridir. Liderlik, ideoloji ve komuta-kontrol yapısı, merkezi Kandil Dağları'nda bulunan KCK şemsiyesi altında birleşmiştir. Bu, Türk istihbaratı ve politikası tarafından kabul edilen kritik bir gerçektir.

 

ABD liderliğindeki koalisyonun 2014'ten sonra güya IŞİD ile mücadele etmek için YPG ile ortaklık kurması, çatışmanın en önemli uluslararasılaşma hamlesini temsil etmektedir. Bu destek sınırlı veya taktiksel değil, kapsamlı ve stratejikti.

 

ABD'nin YPG/SDG'ye verdiği destek, sorunun doğasını temelden değiştirmiştir. PKK’yı  artık bir ayrılıkçı grubu değil; bir NATO süper gücünün bölgesel bir çatışmadaki kara gücü haline getirmiştir. Bu durum bile, Türkiye'deki iç şikayetleri "Kürt Sorunu" adı altında tartışmayı mevcut stratejik gerçeklik karşısında neredeyse tamamen anlamsız kılmaktadır. Bu, doğal bir değişim değil, devlet sponsorluğunun bir sonucudur. Dolayısıyla, çatışma Türk devleti ile Kürt kökenli vatandaşları arasındaki bir ilişki hakkında değildir. Bu, Türkiye ile ABD destekli bir terörist vekil arasındaki jeopolitik bir çatışmadır. Bunu bir "Kürt Sorunu" olarak çerçevelemek, çatışmanın birincil itici gücünü, yani uluslararası güç politikasını görmezden gelen tehlikeli bir yanlış teşhistir.

 

Bölüm III: Türkiye'deki Siyasi ve Sosyolojik Savaş Alanı

 

Bu bölümde ise, çatışmayı çevreleyen iç siyasi ve sosyal anlatıları analiz ederek, "Kürt Sorunu" çerçevesinin muhalefet partileri tarafından kullanılan siyasi bir araç olduğunu ve sistemik etnik dışlanma iddialarının, Kürt kökenli vatandaşların Türk devleti ve toplumuna yüksek düzeyde entegrasyonu ile çeliştiğini ortaya koyacağız.

 

Türkiye'deki siyasi partilerin konuya yaklaşımları, sorunu nasıl tanımladıklarına göre temelden farklılaşmaktadır. Bu tanımlama farkı, sadece bir terminoloji meselesi değil, aynı zamanda önerilen çözüm yollarını, meşru görülen aktörleri ve mücadelenin yürütüleceği alanı da belirleyen stratejik bir pozisyonu yansıtmaktadır.

 

Bu durum, "Kürt Sorunu" ile "Terör Sorunu" arasındaki tartışmanın basit bir tanım anlaşmazlığı olmadığını, aksine siyasi meşruiyet ve anlatı kontrolü için stratejik bir savaş olduğunu göstermektedir. "Kürt Sorunu" çerçevesi, PKK ve Öcalan'ı devletin müzakere etmesi gereken bir halkın meşru temsilcileri olarak konumlandırırken, "Terör Sorunu" çerçevesi, onları ortadan kaldırılması gereken gayrimeşru suçlular olarak tanımlar. Merkez sol partilerin "demokrasi sorunu" çerçevesi ise, ayrılıkçılığı onaylamadan hükümeti eleştirmesine imkan tanır. Operasyonel gerçeklik, yani yabancı destekli silahlı bir grubun varlığı, "Terör Sorunu" çerçevesiyle daha uyumludur. Bu bağlamda, "Kürt Sorunu" çerçevesi, kasıtlı veya kasıtsız olarak terör örgütüne siyasi bir kılıf sağlama işlevi görmektedir.

 

Türkiye'de "Kürt sorunu vardır" iddiasını en yüksek sesle dile getiren aktörlerin sosyo-ekonomik profilleri incelendiğinde, derin bir sınıfsal ve ahlaki çelişkiyle karşılaşılmaktadır. Bu figürler, bir yandan bölge halkının maruz kaldığı ekonomik geri kalmışlığı ve yoksulluğu etnik kimlik siyasetinin malzemesi haline getirirken, diğer yandan feodal sömürü, lüks tüketim, narko-ticaret ve kamu kaynaklarının gaspı yoluyla elde ettikleri milyarlık servetlerin tadını çıkarmaktadır.

 

Van ve çevresinde faaliyet gösteren Brukan aşiretinin Petrol Ofisi bayilikleri gibi büyük ticari işletmeleri elinde bulundurması, feodal gücün nasıl ticari burjuvaziye dönüştüğünün tipik bir başka göstergesidir.

 

Ahmet Türk’ün siyasi kariyeri, iddia ettiği "yok sayılma" ve "kimliksizlik" tezlerini bizzat çürüten tarihsel dönüm noktalarıyla doludur.

 

Siyasal düzlemde her zaman "demokratik siyaseti" ve "birlikte yaşamı" savunduğunu, asla bölücü olmadıklarını iddia eden Türk’ün bu ılımlı dili, arka plandaki feodal sömürü ilişkileri ve illegal yapılarla olan organik bağlar analiz edildiğinde, pragmatik bir taktiksel manevradan ibaret kalmaktadır.

 

Ahmet Türk'ün dedesi Hüseyin Kanco, II. Abdülhamid tarafından bölgedeki asayişi sağlamak ve merkezi otoriteyi tahkim etmek amacıyla kurulan Hamidiye Alayları bünyesinde yer alan nüfuzlu bir Kürt komutandır. Kanco, dönemin güçlü figürlerinden İbrahim Paşa ile iş birliği yaparak hem diğer aşiretler üzerinde üstünlük kurmuş hem de geniş toprakları denetimi altına almıştır. İmparatorluğun yıkılıp yerine Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla birlikte, Kanco ailesi yeni rejime bağlılığını ilan etmek amacıyla soyadını "Türk" olarak değiştirmiş, hatta Hüseyin Kanco kızına "Türkiye" adını vermiştir. Bu durum, feodal seçkinlerin varlıklarını ve mülklerini korumak adına devlet yapılarıyla her dönem nasıl pragmatik uzlaşmalar geliştirebildiğini açıkça ortaya koymaktadır.

 

Türk'ün öz yeğeni Beşir Türk'ün PKK militanı olarak güvenlik güçleriyle girdiği silahlı çatışmada öldürülmüş olması, Kanco ailesinin bir yandan devletin yasal siyaset kanallarını ve ekonomik kaynaklarını kullanırken, diğer yandan illegal silahlı yapılarla olan organik ve akrabalık ilişkilerini muhafaza ettiğini göstermektedir.

 

Öcalan’ın yakalanması sonrasında ise, Türkiye'deki etnik ayrılıkçı hareketlerin en büyük lojistik ve propaganda desteği yabancı aktörlerden gelmiştir. Fransa, Almanya ve İngiltere gibi Batılı ülkeler, konuyu bir "insan hakları ve azınlık sorunu" olarak ambalajlayarak Türkiye'ye karşı jeopolitik bir baskı aracı olarak kullanmışlardır.

 

Fransa'nın Ankara Büyükelçisi Yann Braem'in de ifade ettiği gibi, Fransa'daki tüm siyasi güçlerin Irak ve Suriye'deki Kürt yapılarını desteklemesi, bu stratejinin bölgesel bir yansımasıdır. Ayrıca, Avrupa genelinde faaliyet gösteren Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu (YEK-KOM) ve Britanya Kürt Dernekleri Federasyonu (FED-BIR) gibi yapılar, PKK'nın lojistik, finansal ve propaganda faaliyetlerinin Avrupa'daki ana üsleri haline gelmiştir. Bu dış aktörler, bölgedeki feodal sömürüyü, çocukların kaçırılarak silah altına alınmasını ve uyuşturucu kaçakçılığını görmezden gelerek, feodal-kriminal seçkinlerin uluslararası alanda meşruiyet kazanmasına zemin hazırlamaktadır.

 

Yukarıda örneklendirdiğimiz feodal-milliyetçi elitlerin bölgedeki en yıkıcı etkilerinden biri, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya yönelik yatırımları sabote etmeleridir. Devletin bölgeye yönelik hayata geçirdiği her türlü teşvik ve kalkınma programından usulsüz yollarla faydalanan, aldıkları kredileri geri ödemeyen bu feodal yapılar, dışarıdan gelebilecek özel sektör yatırımlarını da kendi otoritelerini sarsacağı gerekçesiyle engellemektedir. Yatırımcıların tehdit edilmesi, şantiyelerin basılması ve iş makinelerinin yakılması gibi eylemler, PKK terörüyle koordineli şekilde yürütülmekte; böylece bölge halkının sanayileşme, eğitim ve modern istihdam imkanlarına erişmesi engellenerek feodal bağımlılık zinciri kırılmamaktadır. Bölge insanı yoksulluğa mahkum edilirken, bu durum siyasi arenada "devletin bölgeyi ihmal ettiği" yalanıyla pazarlanmaktadır.

 

Narko-terör sarmalının siyaset dünyasıyla kurduğu organik bağın en somut tarihsel örneği Savaş Buldan'dır. Eski TBMM Başkanvekili Pervin Buldan’ın eşi olan Savaş Buldan, 1990'lı yıllarda İstanbul'da ikamet ederken yüksek tonajlı uyuşturucu ticareti yürütmek ve bu ticaretten elde ettiği milyonlarca dolarlık geliri doğrudan terör örgütü PKK'ya aktarmaktan tutuklanmıştır..

 

Bu tür figürlerin yürüttüğü uyuşturucu ticareti, bir yandan terör eylemlerini finanse ederken, diğer yandan bu kişilerin ailelerine lüks villalar, son model araçlar ve lüks bir yaşam standardı sağlamıştır.

 

Elbette süreç içerisinde, Türkiye'de Kürtler de dahil olmak üzere çeşitli grupları etkileyen ayrımcılık ve hak ihlalleri vakaları oldu. Ancak, sistemik bir etnik ayrımcılık veya dışlanma anlatısı, Kürt kökenli Türk vatandaşlarının devlet, iş dünyası ve toplumun en üst kademelerindeki kapsamlı entegrasyonuna ilişkin kanıtlarla ciddi şekilde çelişmektedir.

 

Türkiye siyasi tarihinde, Kürt kökenli veya kısmen Kürt kökenli çok sayıda siyasetçi, bürokrat ve teknokrat yer almaktadır. Bu durum, siyasi kimliğin, etnik kökenin değil, kamusal hayattaki rolün birincil belirleyicisi olduğunu göstermektedir.

 

Yasal ve siyasi yaptırımlarla karşılaşan bireylerin neredeyse tamamının, terör örgütü olarak tanınan PKK ile bağlantılı olmakla veya onunla uyumlu hareket etmekle suçlananlar olması, çatışmanın etnik değil, ideolojik olduğunu ortaya koymaktadır. Milyonlarca Kürt kökenli vatandaş, bu ideolojiye abone olmadan hayatın her alanına özgürce katılmaktadır.

 

Altan Tan ve Ayhan Bilgen gibi "üçüncü yol" aydınlarının görüşleri de bu karmaşıklığı göstermektedir. Onlar, çözümün Türkiye'nin bir bütün olarak demokratikleşmesinde yattığını ve demokratik olmayan bir Türkiye'de Kürt sorununun çözülemeyeceğini savunmaktadırlar. Bu, sorunun etnik kimlikten ziyade siyasi sistemin niteliğiyle ilgili olduğu tezini güçlendirir.

 

Çözüm Süreci, devletin çatışmayı siyasi diyalog yoluyla çözmeye yönelik tarihi bir girişimiydi. Abdullah Öcalan ile doğrudan görüşmeleri içeriyor ve demokratik reformlar karşılığında PKK'nın silahsızlanmasını hedefliyordu. Ancak süreç,  PKK'nın silahsızlanmayı reddetmesi, Suriye'deki jeopolitik değişim ve YPG'nin yükselişi ile FETÖ tarafından yönetilen iç sabotaj sonucu çöktü.

 

Çözüm Süreci, sorunun ölümcül bir yanlış teşhisine dayandığı için başarısız olmaya mahkumdu. Süreç, ulusötesi, jeopolitik olarak güçlendirilmiş bir terör örgütüne, sanki siyasi pazarlığa açık bir iç çıkar grubuymuş gibi davrandı. Ankara ile PKK arasındaki ikili bir mesele olmaktan çıkan süreç, ABD, Rusya ve İran gibi PKK/YPG üzerinde etkisi olan güçlerin jeopolitik çıkarlarına tabi hale geldi. Özellikle ABD'nin YPG'yi güçlendirmesi, PKK'ya Türkiye ile barışa güçlü bir alternatif sunarak süreci etkili bir şekilde veto etmesini sağladı. Çözüm Süreci'nin başarısızlığı, sorunun artık yerel bir "Kürt Sorunu" olmadığının nihai kanıtıdır. "İç" bir barış süreci, komşu bir ülkedeki olaylar ve bir süper gücün politikaları tarafından baltalanabiliyorsa, o artık bir iç mesele olmaktan çıkmış, uluslararası bir meseleye dönüşmüştür.

 

Bölüm IV: Sonuç ve Stratejik Bakış

 

Zamanında yapılan hatalı yaklaşımlar elbette toplumsal barış üzerinde yıkıcı etkilere neden olmuştur. Sorunu sadece teröre indirgemek, bölge halkının devletten uzaklaşmasına ve terör örgütünün propagandasına daha açık hale gelmesine neden olmuştur.

 

Ancak bugüne geldiğimizde "Terörsüz Türkiye" kavramı sadece bir slogan değil, kapsamlı bir ulusal stratejidir. Bu strateji, terör tehdidinin ortadan kaldırılmasının, Türkiye'nin ekonomik kalkınma, demokratik olgunluk, toplumsal barış ve bölgesel istikrar açısından tam potansiyeline ulaşmasının pazarlık edilemez ön şartı olduğunu varsayar. Bu hedefe "Kürt Sorunu" merceğinden yaklaşmak ise stratejik olarak feci sonuçlar doğurur, çünkü:

 

· Terör grubunun, bütün bir etnik grubu temsil ettiği yönündeki temel propagandasını meşrulaştırır.

 

· Kaynakları, gücü artık iç şikayetlerden değil uluslararası jeopolitikten gelen bir gruba verilecek ve onu tatmin etmeyecek siyasi tavizlere yanlış yönlendirir.

 

· "Arabuluculuk" veya "azınlık haklarını koruma" kisvesi altında yabancı müdahaleyi davet ederek Türk egemenliğini daha da aşındırır.

 

· Terör mağduru olan ve PKK'nın ideolojisine katılmayan, her etnik kökenden Türk vatandaşlarının büyük çoğunluğunu yabancılaştırır.

 

Türkiye'nin terörsüz bir geleceğe ulaşması için öncelikle kavramsal netliğe sahip olması gerekmektedir. Sorunu olduğu gibi ele almalıdır: Kendi vatandaşlarının demokratik yapısı içinde güvence altına alınan hakları üzerine bir müzakere değil, uluslararası bir terör ağına karşı bir mücadele. Çözüm, silahlı bir vekille sonsuz, beyhude siyasi süreçlerde değil; kararlı, çok alanlı bir terörle mücadele stratejisinde, teröre dış desteği engellemeye yönelik sağlam bir diplomaside ve tüm vatandaşlarının demokratik ve ekonomik refahına sürekli yatırım yaparak terörün beslenmeye çalıştığı bataklığı kurutmada yatmaktadır.

 

Ahmet Türk'ün "Kürt sorunu benim" ifadesiyle somutlaşan etnik mağduriyet söylemi, derinlemesine analiz edildiğinde arkasında devasa bir feodal güç birikimini, sınıfsal sömürüyü, narko-terör finansmanını ve dış destekli jeopolitik ajandaları barındıran çok katmanlı bir riyakarlığı gizlemektedir.

 

Türkiye'deki etnik milliyetçi elitler, lüks şatolarında yaşayıp, son model araçlarla gezip, on binlerce dönüm arazide köylüleri sömürürken, kamusal alanda "Kürt yoksulluğu" edebiyatı yaparak kitleleri manipüle etmeye devam etmektedir. Bu durum, bir sömürü düzeninin, etnik kimlik perdesi arkasında tahkim edilmesinden başka bir şey değildir.

 

Türkiye Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğünü ve toplumsal barışını hedef alan bu sarmalın kırılması, elbette yalnızca güvenlik önlemleriyle değil; aynı zamanda bölgedeki feodal mülkiyet ilişkilerinin tasfiye edilmesi, uyuşturucuya dayalı narko-ekonominin kurutulması ve etnik istismarla zenginleşen elitlerin maskelerinin sosyolojik gerçeklerle düşürülmesiyle mümkün olacaktır. 

 

İşte tam da bu sebeple Türkiye’de Kürt sorunu yoktur, sorunlu Kürtler vardır. Tıpkı her toplumda olduğu gibi.

 

Toplam Okunma Sayısı : 309