MAZLUM VE ESİR MİLLETLERE BİR IŞIK: KUVAYI MİLLİYE RUHU
Bu Makaleyi Dinleyin
Türk İstiklâl Mücadelesinin başlangıç safhasını oluşturan Kuvayı Milliye hareketi; tarihî, metod ve ahlaki yönleri ile, bu hareketin günümüzde Gazze ve Doğu Türkistan gibi mazlum ve esir durumdaki milletlere nasıl bir örnek teşkil ettiği incelenmesi gereken önemli bir konudur. Kuvayı Milliye Hareketi, yalnızca bir askerî harekât değil; aynı zamanda ulusal egemenliğe, bağımsızlığa ve onura dayalı bir vicdan hareketidir. Bu yönüyle söz konusu direniş, çağımızın modern sömürgecilik ve emperyal baskılarına karşı mazlum halklar için bir model niteliği taşımaktadır.
Eski çağ dönemlerinden bugüne, milletlerin kaderini değiştiren bir şey vardır: Zulme karşı direniş ruhu. Müslüman Türk milleti için bu ruh, Kuvayı Milliye adıyla 1919 yılında yeniden vücut buldu. O dönemde Türk yurdu, işgal ordularının çizmesi altında eziliyor; Osmanlı Devleti fiilen dağılmış, millet, umutsuzluk ve yoksulluk içinde kıvranıyordu. Ancak bu karanlığın içinden bir kıvılcım doğdu: Bağımsız yaşama iradesi. Bu irade, yalnız Türkiye’nin değil, bugün Gazze’nin, Doğu Türkistan’ın ve dünyanın dört bir yanında zulüm altında inleyen milletlerin de umut kaynağı olacak bir miras bıraktı.
İmparatorlukların dağılmasıyla, yeni ulus devletlerin doğuşu ve sömürgeciliğin yoğunlaştığı bir dönem başlamış oldu. ‘’Bahar havaları ve demokrasi getirme’’ maskeleriyle pek çok millet esir alınarak; iradesi, öz kaynakları, gelecekleri emperyalistlerin masalarına meze oldu. Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı sonrasında imzaladığı Mondros Mütarekesi, Türk milletini fiilen işgal altına sokmuş ve devlet otoritesinin büyük ölçüde ortadan kalkmasına neden olmuştur. Bu süreçte, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde halk, kendi imkânlarıyla işgale karşı örgütlenmiş; böylece Millî Kuvvetler olarak adlandırılan yerel direniş hareketleri doğmuştur.
Bu hareket, resmî bir devlet organizesi olmaksızın, tamamen millî vicdanın yönlendirmesiyle ortaya çıkmış, halkın bağımsızlık iradesini temsil etmiştir. Dolayısıyla Kuvayı Milliye, yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atan bir askerî örgütlenme değil, aynı zamanda sömürgeciliğe karşı halk temelli bir direniş modeli olarak değerlendirilebilir.
Kuvayı Milliye hareketi, 1919 yılında Yunan işgaline karşı Batı Anadolu’da, Fransız işgaline karşı Güney Cephesi’nde ve İngiliz destekli Ermeni çetelerine karşı Doğu Anadolu’da doğmuştur. Bu direnişlerin temelinde, devletin çözüldüğü bir ortamda halkın kendi kaderini tayin etme iradesi yatmaktaydı.
Kuvayı Milliye’nin başarısının arkasında üç temel unsur bulunmaktadır:
1. Bağımsızlık İradesi: Türk milleti, “mandater” ya da “himaye” yönetim biçimlerini reddederek tam bağımsızlıkta ısrar etmiştir.
2. Halkın Birliği: Mücadele, belli bir sınıfın değil, bütün bir milletin ortak vicdanının ürünüdür.
3. İman Ruhu: Kuvayı Milliye, emperyalist işgale karşı bir ahlaki ve vicdani tepki olarak ortaya çıkmıştır.
Bu bağlamda hareket, salt askerî bir savunma değil, millî onurun korunması amacını taşıyan sivil bir seferberliktir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” ifadesi, bu direnişin özünü açıkça ortaya koymaktadır.
Kuvayı Milliye’yi sadece silahlı bir direniş olarak görmek eksik olur. O, aynı zamanda bir ahlaki başkaldırıdır. Yani işgale karşı bir silah değil, bir vicdan hareketidir. Türk halkı, "Devletimiz yıkıldıysa bile milletimiz ayakta" diyerek bir milletin iradesinin devletten güçlü olabileceğini tüm dünyaya gösterdi.
Bugün Gazze’de bombaların altında, Doğu Türkistan’da kampların duvarları arasında benzer bir direniş ruhu sessizce yanıyor. Kuvayı Milliye ruhu, onlara şu hakikati hatırlatır:
“Bir millet, imanla dirilirse hiçbir kuvvet onu ebediyen esir edemez.”
Kuvayı Milliye, top ve tüfekle değil, imanla ve adalet duygusuyla zafere yürüdü. Bu yüzden emperyalizmin planlarını bozan en güçlü silahtı.
Kuvayı Milliye’nin Kurumsallaşmasında Kararlar ve Kongreler
Havza Genelgesi
Mustafa Kemal Paşa tarafından yayımlanan Havza Genelgesi, işgallere karşı protesto mitingleri düzenlenmesini ve milletin bağımsızlığa sahip çıkmasını öngörmüştür. Bu genelge, halkın pasif bir bekleyişten çıkıp örgütlü tepkide bulunmasının ilk adımıdır.
Amasya Genelgesi
Amasya Genelgesi, Türk İstiklâl Mücadelesi’nin manifestosu kabul edilir. Burada, “Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” ilkesi açıkça ilan edilmiştir.
Erzurum Kongresi
Doğu Anadolu’daki direniş gruplarının birleşmesini sağlayan Erzurum Kongresi, Kuvayı Milliye’nin bölgesel düzeyde kurumsallaşmasını sağlamıştır.
Sivas Kongresi
Sivas Kongresi, Erzurum’da alınan kararların tüm ülkeye mal edildiği kongredir.
Temel Kararlar:
· Bütün Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirilmiştir.
· “Manda ve himaye” kesin olarak reddedilmiştir.
· İradenin kaynağı millet olacak, milletin temsilcileri meşru otorite olarak kabul edilecektir.
Bu kararlar, Kuvayı Milliye hareketinin sivil tabanlı bir ulusal direnişten, kurumsallaşmış bir bağımsızlık savaşına dönüşmesinin temelini oluşturmuştur.,
Kuvayı Milliye ve Mazlum Milletlere İlhamı
20.yüzyılın ilk çeyreğinde Türk milletinin verdiği bu mücadele, yalnız Türkiye’nin değil, bütün mazlum milletlerin uyanışına ilham oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı, Hindistan’dan Cezayir’e, Mısır’dan Endonezya’ya kadar pek çok halkın bağımsızlık mücadelesine ışık tuttu.
Gazze
Gazze, 21. yüzyılın en ağır insani trajedilerinden birine sahne olmaktadır. Sürekli kuşatma altında, temel yaşam haklarından mahrum bırakılmış bir halkın varoluş mücadelesi, Kuvayı Milliye’nin tarihsel deneyimiyle benzerlik taşımaktadır. Gazze halkı da tıpkı Anadolu halkı gibi, uluslararası sistemin sessizliği karşısında kendi onurunu koruma mücadelesi vermektedir. Kuvayı Milliye’nin bağımsızlık ruhu, Gazze için bir umut kaynağıdır: bağımsızlık, dış destekle değil, iç iradeyle mümkündür.
Doğu Türkistan
Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Türkleri, kültürel asimilasyon, dini baskı ve kimliksizleştirme politikalarına maruz kalmaktadır. Bu durum, sömürge yönetimlerinin klasik yöntemleriyle paralellik göstermektedir. Kuvayı Milliye modeli, Doğu Türkistan halkına şu tarihî dersi sunmaktadır: Özgürlük, ancak toplumsal dayanışma, kimlik bilinci ve manevî direnç ile elde edilebilir. Silah gücü kadar, fikrî ve ahlaki direniş de önemlidir.
Kuvayı Milliye’nin hikâyesi, bu milletlere şunu fısıldar:
“Hiçbir işgal sonsuza dek sürmez; zulüm payidar olmaz. Yeter ki kalplerinizde iman ve birlik olsun.”
Kuvayı Milliye Ruhu: Silahlardan Güçlü Bir İrade
Kuvayı Milliye, dış destekle değil, halkın kendi iradesiyle doğmuştu. Bu yönüyle emperyalizme en güçlü cevabı verdi: Bir millet, kendi kaderini eline alabilir!
Gazze’nin ambargolarla boğulduğu, Doğu Türkistan’ın kimliğinin silinmeye çalışıldığı bir çağda, Kuvayı Milliye’nin verdiği ders çok açıktır:
· Özgürlük, dış güçlerden değil; milletin içindeki direniş ruhundan doğar.
· Bir milletin en büyük silahı, onun imanıdır.
Kuvayı Milliye ne bir devletin ordusuydu ne de bir ideolojinin aracı. O, halkın kendisiydi. Bugün mazlum milletlerin de ihtiyacı olan şey tam budur: kendi kaderine sahip çıkmak.
Sonuç: Bugüne ve Yarına Mesaj
Kuvayı Milliye, sadece geçmişte kalmış bir destan değil; geleceğe yön veren bir ruh mirasıdır. Bu ruh, esareti reddeder, onuru savunur, adaleti kutsar.
Gazze’nin direnişinde, Doğu Türkistan’ın sessiz çığlığında, Afrika’nın unutulmuş köylerinde veya Orta Doğu’nun yıkılmış şehirlerinde bu ruhun yankısını görmek mümkündür.
Türk milletinin 1919’da gösterdiği direniş, bir çağrıdır:
“Zulüm kimden gelirse gelsin, hürriyet her milletin hakkıdır.”
Kuvayı Milliye’nin mirası, mazlumlara şu duası gibidir:
“Umutsuzluk yok; çünkü iman varsa, zafer de vardır.”
Dünyanın neresinde esir ve mazlum millet varsa; özgürlük reçetesi bu ruhta vardır; aydınından, din adamına; siyasetçisinden askerine; ileri gelenlerinden mahalle liderlerine kadar tüm halk teşkilatlanmalıdır. Aklın, bilginin, tecrübenin liderliğinde kendi öz gücüyle; kimseye yalvarmadan, merhamet beklemeden; ‘’geldikleri gibi gidecekler’’ kararlılığında topyekün mücadeleye girmelidirler. Ön siperde ölenleri gördüğü halde öleceğini bile bile düşman saflarına atılma cesareti gösteremeyenler, kendi cenaze namazlarını sağken kılmayı göze alamayanlar zafer kazanamazlar. Kınama, boykot, slogan atmak vs. eylemler, sayısı ( hiç de önemli değil ama) milyarları bulan, her türlü enerji kaynaklarını elinde tutan İslam Alemine yakışmaz, yakıştırılamaz. Ancak ve ancak; müslümanları, ‘’ben elimden geleni yaptım’’ uykusuna yatıran birer ninni mırıltısıdır.
Çünkü, Kuvayı Milliye hareketi ve diğer başarılarımızın altında şu gerçek yatar; Örgütlü kötülükle ancak örgütlü yapılarla (devlet) mücadele edilebilir ve zafer kazanılır.
Zafer; sadece haklı bir davanın savunucusu olmaktan öte, doğru bir metod, düşmandan üstün bir strateji ve ehil bir kadronun öncülüğünde ancak gerçekleşir.
Kurtuluş Savaşının ilk başlatanlardan olan Rıdvan Hoca; ‘’bu düşman bayrağı burada dalgalandıkça bizlere Cuma namazı düşmez’’ diyerek inancın hayata yansımasının bir örneğini sergilemiştir.
Aksi halde; müslümanlar emperyalist sürülere bilardo topu, sözüm ona müslüman devlet ve ileri gelenlere istismar kapısı olmaktan öte geçemez.
Kim bilir; mazlum ve esir zannettiğimiz milletler, şahıs bazında Allah katında özgürler ve masumlar; bilakis kınamadan ve istismardan öte bir davranış sergilemeyen bizler, esir ve mazlumuz. Allah bilir.
Bugün Türkiye, tarihinden aldığı bu direniş ruhunu mazlum milletlerin yanında durarak sürdürmelidir. Onlara; pişirilmiş balık verme yerine balık tutma mahareti öğretilmelidir. Çünkü Kuvayı Milliye yalnızca bir savaş değil, insanlık onurunun yeniden ayağa kalkışıdır. Gazze’nin çocuklarına, Doğu Türkistan’ın susturulmuş seslerine, dünyanın her köşesindeki mazlumlara ilham olacak bir direniştir bu.
Ve o direniş, bir milletin dilinden bugün de yankılanır: “Ya istiklâl, ya ölüm!”
Toplam Okunma Sayısı : 329