TÜRKİYE BÖLGESELDEN KÜRESELE OYNUYOR

TÜRKİYE BÖLGESELDEN KÜRESELE OYNUYOR

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 4

Amerika-İsrail ikilisinin, sadece Orta Doğuyu değil tüm dünyayı olumsuz etkileyen İran’a yönelik kırk sekiz günlük saldırılarının ardından, bıçak sırtında yürüyen ateşkes görüşmeleri sürerken, Türkiye bölgede stratejik adımlar atıyor.

 

Geçtiğimiz hafta, Türkiye'nin Suriye'nin Palmira (Tedmur) bölgesinde askeri üs kurmasına ilişkin iki ülke arasında anlaşmaya varıldığı haberleri kamuoyuna yansıdı.

 

Türk Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarının bu konudaki resmi açıklamayı diplomatik saygı gereği Suriye tarafına bıraktığı anlaşılıyor.

 

TÜRKİYE PALMİRA’DA ASKERİ ÜS KURUYOR

 

Buna göre Suriye hükümeti, ülkenin doğusunda yer alan Palmira’daki stratejik askeri bölgeyi Türkiye’ye tahsis etti. Yapılan anlaşma kapsamında söz konusu alan “egemen askeri bölge” statüsünde Türkiye’nin doğrudan kontrolünde olacak.

 

Palmira’da kurulması planlanan askeri altyapının ölçek ve kapasite açısından ABD’nin Almanya’daki Ramstein Hava Üssü ile benzer büyüklükte ve stratejik önemde olacağı belirtiliyor.

 

Türkiye'nin bu adım öncesinde Birleşmiş Milletler, ABD ve Rusya dahil olmak üzere küresel aktörleri, resmi kanallarla bilgilendirdiği ifade ediliyor.

 

Bu anlaşma, Türkiye ve Suriye arasında son yıllarda gelişen normalleşme süreci ve savunma işbirliği arayışlarının önemli bir ayağını oluşturuyor. Türkiye’nin Palmira’daki varlığının hem askeri hem de jeopolitik açıdan bölgedeki dengeleri yeniden şekillendireceği muhakkak.

 

PALMİRA HAMLESİNİN STRATEJİK ÖNEMİ

 

Her şeyden önce Palmira’da kurulacak askeri üs, sadece bir askeri nokta değil, Türkiye’nin Orta Doğu’nun merkezine doğru yapacağı jeopolitik ve stratejik bir hamle olacaktır.

 

Suriye’nin merkezinde yer alan Palmira’nın kontrolü, ülkenin doğu-batı ve kuzey-güney yönlü tüm trafik akışının elde tutulması anlamına gelir.

 

Suriye’nin zengin gaz sahalarını barındıran Palmira’daki varlığı Türkiye’yi enerji paylaşım masasında “ev sahibi” konumuna getirir.


Bölgede bu ölçekte bir askeri ve lojistik merkezin kurulması, Türkiye’nin operasyon menzilini yüzlerce kilometre güneye indirmesi anlamına gelir.

 

Palmira üssü ile Türkiye İsrail’in kuzeyindeki en büyük askeri bariyer haline gelecek, hava savunma sistemlerinin Palmira’ya yerleşmesiyle Türkiye, bölgedeki tüm hava hareketliliğini anlık olarak izleme ve engelleme kapasitesine ulaşacaktır. Bu ise İsrail jetlerinin Suriye semalarındaki hareket kabiliyetini sonlandırır.

 

Palmira’da kurulacak askeri üs, Orta Doğu’da plan yapanları, Türkiye’nin Palmira’daki askeri varlığını hesaba katmak zorunda bırakır.

 

TÜRKİYE’NİN ÜS KURMASININ BÖLGESEL VE KÜRESEL ETKİLERİ

 

Türkiye’nin Palmira’da “egemen askeri bölge” statüsünde üs kurmasının bölgesel ve küresel düzeyde önemli etkileri olacaktır.

 

BÖLGESEL ETKİLERİ

 

İstikrar ve Kontrol: Türkiye’nin bölgede kuracağı düzen ve istikrar, terörle mücadele ve düzensiz göçün kontrolünü sağlayacağından, Avrupa ve ABD'nin bölgesel huzursuzluktan kaçınma stratejisiyle örtüşmektedir.

 

İran Etkisinin Sınırlandırılması: Palmira, İran'ın "Kara Köprüsü" olan Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut hattı üzerinde kritik bir lojistik noktasıdır. Türkiye'nin Palmira’ya yerleşmesi, bu ikmal hattını doğrudan denetim altına alması, İran’ın bölgesel nüfuzunu kırması ve milis ağlarının serbest hareket alanını daraltması anlamına gelir. Bu nedenle İran, Türkiye’nin bu hamlesini bir "siyasi/askeri kuşatma" olarak algılamakta ve bu duruma karşı sahada ve diplomatik kanallardan direnç sergilemektedir.

 

Yeni Bir "Sünni/Pragmatik" Ekseni: Türkiye, Suudi Arabistan, BAE gibi Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor. Türkiye'nin Suriye'de İran nüfuzunu dengeleyen bir aktör olarak konumlanması, Körfez ülkeleriyle "İran'a dengeleme" konusunda örtülü bir iş birliği zeminini güçlendirebilir.

 

Bölgesel İttifakların Dönüşümü: Türkiye'nin bu hamlesi, Orta Doğu'daki "bloklar arası geçişkenliği" hızlandıracaktır.

 

Irak: Tahran'ın Bağdat üzerindeki nüfuzu bilinmektedir. Türkiye'nin Suriye'de İran'ın ikmal hatlarını zayıflatması, Irak içindeki "İran karşıtı" bloklar tarafından memnuniyetle karşılanabilir.

 

Diğer Arap Ülkeleri: Türkiye'nin Palmira hamlesiyle bölge ülkeleri, Türkiye'yi artık sadece "kendi sınırları içindeki bir aktör" değil, Orta Doğu'nun merkezindeki oyun kurucu güçlerden biri olarak kabul etmek zorunda kalacaklardır. Bu ise mevcut bölgesel statükonun (İran merkezli güvenlik yapısının) çözülüp, yerine çok daha rekabetçi ve değişken bir sistemin kurulması anlamına gelecektir.

 

İSRAİL’İN TEPKİSİ

 

Güvenlik ve Nüfuz Çatışması: Türkiye’nin Suriye’nin Palmira veya benzeri iç bölgelerinde askeri varlık gösterme girişimi, Türkiye-İsrail ilişkilerinde stratejik bir kırılma noktası ve güvenlik merkezli bir gerilim unsurudur. İsrail, Türkiye’nin Suriye sahasındaki askeri varlığını hem diplomatik hem de operasyonel düzeyde "kırmızı çizgi" olarak tanımlamaktadır. Suriye sahasında İsrail'in "operasyonel serbestisi" ile Türkiye'nin "bölgesel nüfuz alanı" çatışmaktadır. İsrail, Türkiye’nin bu adımını doğrudan bir "ulusal güvenlik tehdidi" olarak görmektedir.

 

Jeopolitik Vizyon Çatışması: İlişkilerin gerilmesinin altında, iki ülkenin Suriye’ye dair temel "beka" vizyonlarının bir birine zıt olması yatmaktadır.

 

Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruyacak, merkezi otoritesi güçlü ve istikrarlı bir Suriye yönetimiyle iş birliği yaparak sınır güvenliğini sağlamayı ve bölgeyi "terör/istikrarsızlık" unsurlarından arındırmayı amaçlamaktadır.

 

İsrail ise Suriye’nin özellikle İran etkisinden arındırılmış ancak merkezi otoritesi zayıf ve bölünmüş bir yapıda kalmasını ve İsrail karşıtı koalisyonların Suriye topraklarında kök salmasını engellemeyi hedeflemektedir. Türkiye’nin Suriye devletine destek vererek bölgeyi "sağlamlaştırması", İsrail’in bu hedefleriyle doğrudan çatışmaktadır.

 

İsrail’in bir diğer endişesi, Türkiye’nin bölgedeki varlığının İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye sahasındaki hareket serbestliğini kısıtlaması veya Türkiye ve İsrail jetlerinin karşı karşıya gelme riskidir.

 

Diplomatik Gerilim: İsrail’in bu gelişmeyi "Türkiye'nin Suriye'de kalıcılaşması" olarak yorumlaması, durumu bir "yeni İran" senaryosu üzerinden okuyarak Türkiye’yi "düşman devlet" olarak nitelendirmesi, ikili ilişkilerde zaten var olan güvensizliği kronikleştirmiştir.

 

İsrailli yetkililer, Türkiye'nin İsrail sınırlarına yakın bölgelerde tahkimat yapmasına izin verilmeyeceğini, bunu engellemenin birçok yolu olduğunu dile getirirken, Ankara’dan yapılan açıklamada ise “Bölgede tesis edilecek varlığımıza yönelik en ufak bir saldırı, en sert ve tavizsiz güçle karşılık bulacaktır” denilerek Türkiye’nin bu konudaki kararlığı vurgulanmıştır.

 

KÜRESEL ETKİLERİ

 

Türkiye’nin Suriye’nin Palmira bölgesindeki hava üssünü "egemen askeri bölge" statüsüyle devralması, uluslararası kamuoyunda geniş yankı bulan ve farklı aktörler tarafından "tehdit", "fırsat" veya "meydan okuma" olarak kodlanan çok katmanlı tepkilere yol açmıştır.

 

Avrupa başkentleri, Türkiye'nin NATO müttefiki olmasına rağmen Suriye'deki tek taraflı veya Şam ile doğrudan koordineli adımlarından rahatsızdır. Uluslararası kamuoyu bu adımı, Türkiye'nin Suriye krizinde artık "dışarıdan gözlemci" değil, "sahadaki belirleyici aktör" olduğunun resmi ilanı olarak kabul etmiştir. Tepkiler, Türkiye'nin bu üsleri "savunma/istikrar" için kullandığı söylemi ile müttefiklerinin (İsrail gibi) bunu "saldırganlık/tehdit" olarak algılaması arasında sıkışmış durumdadır.

 

ABD’NİN TEPKİLERİ

 

Türkiye'nin Suriye'nin Palmira bölgesinde bir askeri varlık oluşturması, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgedeki stratejik duruşunun büyük oranda değiştiği ve çekilme sürecinde olduğu bir dönemde gerçekleşmektedir. ABD'nin bu konudaki tepkisi, doğrudan askeri bir engellemeden ziyade, "bölgesel dengeyi koruma" ve "çatışmaları minimize etme" eksenli bir diplomatik yaklaşıma evrilmiştir.

 

ABD'nin Sahadan Çekilme Sonrası "Hakemlik" Rolü: ABD 2026 yılı itibarıyla Suriye’den askeri varlığını çekme sürecini tamamlamıştır. Bu nedenle, artık sahada doğrudan "askeri bir muhatap" veya "engelleyici güç" olma vasfını kaybetmiştir. Washington’un mevcut odak noktası, bölgenin Türkiye, İsrail ve İran gibi bölgesel güçlerin rekabetiyle daha da istikrarsızlaşmasını engellemektir.

 

ABD, Türkiye’nin bu adımını doğrudan bir "işgal" veya "müdahale" olarak nitelemek yerine, muhtemelen "bölgesel güvenlik dengeleri" üzerinden bir okuma yapacaktır. Washington, Türkiye ile İsrail arasında özellikle hava sahası kullanımı ve çatışmasızlık protokolleri konusunda diplomatik kanalların açık tutulması için perde arkasında baskı kuracaktır.

 

Terörle Mücadele: ABD, Suriye'nin kuzeydoğusundaki varlığını büyük ölçüde YPG/SDG ile ilişkilendirmiştir. Türkiye'nin Suriye içlerinde genişlemesi, Washington ile Ankara arasında Kürt meselesine dayanan temel güven krizini çözmez, aksine bu çatışmanın sahadaki dinamiklerini daha karmaşık hale getirme potansiyeli taşır.

 

Türkiye’nin buradaki varlığının, bölgedeki güvenlik boşluğunu doldurması ve terörle mücadele odaklı olması halinde, Washington buna (resmi düzeyde olmasa da) sessiz kalarak rıza gösterebilir.

 

İran ve Rusya'yı Dengeleme: Türkiye’nin Palmira gibi stratejik noktalarda varlık göstermesi, ABD için bir NATO müttefiki eliyle Rusya ve İran'ın Suriye üzerindeki nüfuzunun sınırlandırılması anlamına gelebilir. Türkiye'nin Palmira'daki varlığı, İran destekli milislerin veya Rusya'nın Suriye'deki hareket alanını kısıtlayacak bir "denge unsuru" olarak görülmesi halinde, Washington'un bu durumu "stratejik bir avantaj" olarak değerlendirmesi muhtemeldir.

 

İsrail Faktörü: ABD'nin Ortadoğu politikasının merkezinde İsrail'in güvenliği yer alır. Türkiye'nin Suriye'de askeri olarak güçlenmesi ve İsrail ile çıkarlarının ters düşmesi, ABD'yi iki müttefiki arasında imkansız bir tercihe zorlar. Bu da uzun vadeli, planlı bir "mutabakat" yerine anlık kriz yönetimini daha olası kılar.

 

ABD için en büyük risk, NATO müttefiki Türkiye ile stratejik ortağı İsrail’in Suriye sahasında karşı karşıya gelmesidir. ABD, bu noktada bir "kırmızı çizgi" koymaktan ziyade, "çatışma yönetimini" önceleyen bir rol üstlenmektedir.

 

ABD, Suriye'den çekilme sonrası dönemde Türkiye'nin bu tür adımlarına karşı "kabullenici ama temkinli" bir yaklaşım benimsemektedir. Bir askeri tepki yerine, bu adımların bölgesel çapta bir savaşa evrilmemesi konusuna odaklanan diplomatik bir süreci işletmektedir.

 

Bu durumu "zımni bir çıkar uyumu" veya "durumsal koordinasyon" olarak okumak doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu, Türkiye'nin bölgede kendi ajandasıyla hareket ettiği, ABD'nin ise bu hareketleri "büyük resimdeki bölgesel denge" içerisinde tolere ettiği bir "stratejik uyum" tablosudur.

 

Öte yandan, ABD dış politikası, seçim dönemleri ve iç siyasi baskılar nedeniyle oldukça dalgalı olduğundan, orta veya uzun vadeli bir anlaşma için gerekli olan "süreklilik", ABD'nin güncel siyasi ikliminde garantili değildir.

 

BÖLGESELDEN KÜRESELE TÜRKİYE

 

Palmira’daki bu yeni askeri yapılanmanın Türkiye’nin bölgedeki askeri ve jeopolitik etkisini artıracağı, aynı zamanda Suriye sahasında güç dengelerini yeniden şekillendireceği açıktır.

 

Türkiye’nin Palmira gibi stratejik bir noktada askeri üs kurması, Ankara’nın dış politikasında "tepkisel" (reactive) bir güçten, "şekillendirici" (proactive) bir bölgesel merkeze geçişinin en somut göstergelerinden biridir.

 

Oyun Kuruculuk: Türkiye'nin Suriye'nin merkezine inmesi, artık sadece sınır güvenliğiyle ilgilenmediğini, tüm Suriye coğrafyasının geleceğinde söz sahibi bir "garantör" veya "kilit aktör" olmayı hedeflediğini gösterir.

 

İstikrarın Sahibi Olma: Şam’daki yeni otoriteyle kurulan pragmatik ilişki, Türkiye’nin Suriye’nin toparlanma sürecinde (yeniden inşası, ordu eğitimi, güvenlik) ana mimar haline gelmesini sağlamaktadır. Bu durum, Türkiye'yi bölgede "düzen tesis eden" bir güç olarak konumlandırır.

 

Köprüden Merkeze Dönüşüm: Türkiye, uzun yıllardır "Doğu ile Batı arasında bir köprü" olarak tanımlanırken, attığı adımlarla "bağımsız bir güç merkezi" olduğunu tescil etme yolundadır.

 

Stratejik Otonomi: Türkiye’nin Suriye'nin iç bölgelerindeki varlığı, dış güçlerin icazetiyle değil, Ankara’nın kendi ulusal çıkarlarını öncelediği bir süreci yansıtır. Bu, NATO üyesi bir ülkenin, Batılı müttefiklerinin, özellikle ABD'nin, Orta Doğu'daki boşluğunu doldurarak kendi "nüfuz alanını" yaratmasıdır.

 

Çok Kutuplu Dünyada Dengeleyici: Küresel çapta Ankara, "ABD-Çin-Rusya" üçgeninde bağımsız bir manevra alanı yaratabilen nadir bölgesel güçlerden biridir. Türkiye, Rusya ile olan pragmatik ilişkisini ve ABD ile olan (bazen gergin, bazen operasyonel) ilişkilerini, Suriye gibi kritik bir sahada kendi lehine bir "denge unsuru" olarak kullanmaktadır.

 

OLASI RİSKLER - FIRSATLAR VE SONUÇ

 

Bu "yeni dönem" hem büyük fırsatlar hem de sistemik riskler taşıyor.

 

Fırsatlar: Suriye’deki varlığı Türkiye’nin bölgedeki terör (PKK/YPG) tehdidini "kaynağında" bitirme ve sınır güvenliğini kalıcı hale getirme kapasitesini artırır. Ayrıca İran-ABD gerilimi gibi bölgesel krizlerde Türkiye'nin "arabulucu rolünü güçlendirir.

 

Riskler: Kurulacak üsle Türkiye, Suriye sahasındaki vekalet savaşlarının ve İsrail-İran, Rusya-ABD arasındaki bölgesel rekabetin doğrudan muhatabı haline gelmektedir. Bu durum, Türkiye'nin sınırlarının ötesindeki askeri operasyonlarının maliyetini ve "hedef olma" potansiyelini artırır. Ayrıca, içerideki mülteci yönetimi ve ekonomik toparlanma süreciyle de doğrudan bağlantılı hale gelir.

 

Her halukarda Türkiye'nin Palmira’da üs kurması, "Suriye'nin geleceğini dış güçlerin veya milislerin inisiyatifine bırakmama" kararlılığının bir ifadesidir.

 

Türkiye, Orta Doğu’nun "güvenlik mimarisi" üzerinde söz sahibi olan "yeni bir jeopolitik merkeze" dönüşmektedir.

 

Bu hamle, Türkiye'nin dış politikasında "Batı'dan kopuş" değil "Batı'ya rağmen bölgesel bağımsızlık" dönemine geçiş olarak değerlendirilmelidir.

 

Gelişmeler, Türkiye'nin sadece Suriye'de değil, tüm Orta Doğu'daki "askeri diplomasisini" yani üsler üzerinden dış politikasını, çok daha ince ayarlı yönetmek zorunda kalacağı bir döneme işaret ediyor.


Toplam Okunma Sayısı : 33