ORTADOĞU'DA GÜVENLİKLE ÖZGÜRLÜĞÜN AYRILMAZLIĞI
Bu Makaleyi Dinleyin
Güvenlik ve özgürlük, uzun süredir birbirinin alternatifi gibi sunuldu. "Daha fazla güvenlik istediğinizde, özgürlüklerinizden vazgeçmeniz gerekir", "daha fazla özgürlük talep ettiğinizde güvenlik zafiyetini normal kabul etmeniz beklenir"!
Oysa gerçek tam tersidir. Bir ülke ne kadar güvenli ise o kadar özgürlükleri de hayata geçirebilir. Aynı şekilde, özgür yurttaşlardan oluşan toplum, güvenliğin tesisinde en büyük güç kaynağıdır. Irak ve Suriye Kürtlerinin son yüzyılda yaşadıkları acılar bu açıdan yeni bir bakış açısıyla ele alınmalıdır. Geçtiğimiz yüzyılda, haritaları şekillendiren, yönetimleri belirleyen irade, toplumlarla yönetimlerini birbirine ters pozisyonda konumlandırdılar. Çoğunluğu Şii olan Irak'ta Sünni BAAS yönetimi kurulurken, çoğunluğu Sünni olan Suriye'de ise Nusayri BAAS yönetimi dayatıldı.
Bu tablo doğal olarak, kendi halkıyla kavgalı yönetimlerin, ayakta kalabilmek için dış destek ve dengelere mahkumiyetini beraberinde getirdi. Oysa kendi halkıyla barışık yönetimler, hem kendilerini hem ülkelerini daha güvende hissedeceği gibi, yurttaşların özgürlüğünü de bir tehdit olarak görmek yerine, güvenliğin barışın ve istikrarın teminatı olarak görürler. Irak'ta Saddam'ın yıkılması ile birlikte bu durum değişti. Geçiş dönemi son derece kanlı oldu. Hala istikrar istendiği düzeyde sağlanamadı. Rövanşist yaklaşımlar Irak'ın yarınlarını da tehdit altına aldı. Özellikle Kürt Bölgesel Yönetimi ile merkezi yönetim arasındaki yetki ve petrolün kullanımı konusu yarınlara dair büyük bir risk hazırladı. Geçtiğimiz yıllarda Barzani yönetiminin bağımsızlık referandumu, uluslararası destek bulamadığı için ortada kaldı. Ortadoğu'da mevcut ülkelerin bir araya gelmesine ihtiyaç varken, aksine bölünme riski gittikçe yaygınlaştı.
Bugün benzer durum Suriye için söz konusu. Irak'ta yapılan hatalar tekrar edilmeden, yeni Suriye'nin inşasını sağlamak son derece önemli olacak. Bu nedenle, yerel yetkilerle, güçlü merkez inşası arasındaki denge, Suriye'nin yarınlarına damgasını vuracaktır. Bizim idare hukukumuzda, "hizmet bakımından yerinden yönetim" diye tarif edilen uygulama, Suriye için tek çıkar yol görünüyor. İlçe ve il meclislerinin katılımcı biçimde yerel kararların alınmasını sağlaması, ancak uygulama ve kaynak kullanım yetkisinin merkezi idarede bulunması kritik öneme sahiptir.
Bu durumda bölgesel ve etnisiteye dayalı bir potansiyel kopuş mekanizması da söz konusu olmayacaktır. Elbette kimi hizmetlerin yerelden yürütülmesi etkinlik ve verimlilik açısından anlamlıdır. Ancak yargı ve güvenlik alanlarının merkezi olarak planlanması da bir o kadar kaçınılmaz olmaktadır.
Son olarak su ve petrol gibi stratejik kaynakların herhangi bir bölgenin insiyatifinde değil, tüm ülkenin hizmetinde olması, ortak vatan ve ülke birliği açısından belirleyici öneme sahiptir. Bir ülkenin yeni anayasa yapım süreci ve kuruluşu, yeniden inşa çabası içinde, yönetim modeline karar vermek o ülkede yaşayanların yetkisindedir.
İsrail'in ısrarla Dürziler ve Kürtler başta olmak üzere, hangi bölgesel yetkilere ve güce sahip olmaları gerektiğine dair yaklaşımları, kabul edilemez niteliktedir. Suriye'yi kısa süre içerisinde fiilen yeni bir iç savaşa ve bölünmeye götürecek bu dayatmaları aşma noktasında, özellikle Kürtlere büyük sorumluluk düşmektedir. İsrail ve destekçisi ülkelerin ipiyle bir kuyuya inmek yarınları ipotek altına sürmektir. Komşu halklar ve ülkelerle barış içerisinde yaşayarak hak ve özgürlükleri güvence altına almak kabul edilebilir, sürdürülebilir tek formül olarak görünüyor. Bu nedenle Suriye'de güvenlik özgürlük dengesini sağlayacak bir ortamın kurulması, Türkiye ve diğer bölge ülkelerinin de yarınlarının teminatı olacaktır.
Toplam Okunma Sayısı : 712