SAHTE CENNETİN KANLI KIRALLIĞI / SİYON’UN KIYAMETİ

SAHTE CENNETİN KANLI KIRALLIĞI / SİYON’UN KIYAMETİ

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 6

(Tanah, 1. Samuel 15:3)

 

“Şimdi git, Amalek'e saldır! Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme! Kadın erkek, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür!)”

 

( İsra-7)

 

“İyilik yaparsanız kendinize iyilik yapmış olursunu,; kötülük ederseniz yine kendinize kötülük etmiş olursunuz. Artık ikinci defaki bozgunculuk ve büyüklenmenizin cezalandırma vakti gelince, onurunuzu çiğnesinler, öncekilerin girdikleri gibi mescide girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi tamamen imha ederek mahvetsinler diye yine bir takım kulları başınıza musallat ederiz.”


GİRİŞ

 

7 Ekim 2023’ten bu yana, Gazze’de aralıksız süren katliam ve soykırım, İsrail’in çok sayıda ülkeye saldırmasıyla bölgesel bir boyut kazanmış durumda.

 

Çocuk ve kadınlar dahil yaklaşık altmış bin kişiyi katlettiği Gazze ve Batı Şeria’dan başka Lübnan, Suriye, İran ve Yemen’e düzenlediği saldırılarına son olarak Katar’ın başkenti Doha saldırısını ekleyen İsrail’in, savaşı tüm bölgeye yayma niyet ve çabasında olduğu açıkça görülüyor.

 

Doha saldırısı, bölgesel ve küresel düzeyde ciddi tepkilere yol açmanın yanı sıra, bölge devletlerinin İsrail’e karşı özellikle savunma ve güvenlik alanında yeni tedbirler almak ve işbirliği yapmak üzere bir araya gelmelerine yol açtı.

 

Peki İsrail’in etrafındaki düşman sayısını artırmak pahasına cepheyi genişletmesi ne anlama geliyor? 

 

Bu yazıda, İsrail bölgede ne yapmak istiyor, Doha saldırısının bölgesel ve küresel etkileri ne olur, İslam ülkeleri İsrail’e karşı birleşebilir mi, İslam NATO’su mümkün mü, Türkiye ve bölge ülkeleri İsrail’le savaşır mı sorularına cevap aranacaktır.

 

I) İSRAİL’İN POLİTİKA ZEMİNİ

 

1948’de Filistin topraklarında ilan edilen İsrail Devleti, varoluş şartını iki temel unsura dayandırdı; Güvenlik ve Yayılmacılık. Bununla birlikte, İsrail’in politikalarını yönlendiren bir diğer önemli unsur da siyonist-teolojik arka plandır.

 

1-) Güvenlik ve Yayılmacılık

 

İsrail devleti kurulduğu günden bu yana, etrafındaki tüm halkları ve devletleri kendi güvenliğine bir tehdit olarak algılamış ve tehdidi fiile dönüşmeden, yerinde yok etme politikası izleyerek, tüm komşularına karşı saldırganlığı strateji haline getirmiştir.

 

Yine İsrail kuruluşundan bu yana, saldırgan ve yayılmacı politikasıyla, komşuları aleyhine sürekli sınırlarını genişletmiştir. Esasen bu yayılmacı politika, siyonizmin vaad edilmiş topraklar (arz-ı mevud) hayaline ulaşma çabasıdır.

 

Bu topraklara sahip olmanın kendilerine bahşedilmiş bir hak ve bunun için her türlü mücadelenin meşru ve kutsal olduğuna inanan Yahudiler, bugün üzerinde 10 ülke kurulmuş bu topraklarda büyük İsrail’i kurma hayalinin peşinde koşuyorlar. Bu hayal bugün, Filistin, Ürdün, Lübnan, Suriye, Irak ve Kuveyt topraklarının tamamının, Mısır, Suudi Arabistan, Türkiye ve İran topraklarının bir kısmının İsrail toprağı olması manasına geliyor. 

 

Öte yandan, İsrail tüm bu kanlı yayılmacı eylemlerinde başta Amerika olmak üzere Batılı yandaşlarından destek ve himaye görüyor. Kuruluşundan bu yana, Amerika ve Batıdan en kuvvetli desteği bulan İsrail, dört bir yana saldırarak, vahşi yayılmacılığında elini çabuk tutmaya çalışıyor.  

 

2-) Siyonist-Teolojik Arka Plan

 

Siyonist Yahudilikte gerek yaşamsal, gerekse zihinsel plan, tamamen din eksenli (teokratik)’dir. Muharref Tevrat’taki akışa göre siyonizmin hedefleri; vaat edilmiş toprakların ele geçirilmesi, Mesih’in gelmesi için savaşlar çıkarılması, Mesih’in büyük savaşta inanmayanları (Yahudi olmayanları) öldürmesi ve dünyada tüm insanlığın üzerine Yahudileri hakim kılması, bu düzende bin yıllık dönemin yaşanması şeklindedir.

 

Siyonizm, Yahudiliğin dünya hakimiyetinin sağlanmasında Mesih’in dünyaya gelmesini en önemli şart sayar. Mesih, büyük bir devlet kuracak, Yahudileri dünya üzerindeki bütün toplumlara hakim kılacak ve Yahudiler tüm insanların efendisi olacaktır.

 

Siyonist ideoloji; Önce tüm düzenleri bozar, sonra dünyayı düzeltmesi için büyük savaşı çıkararak Mesih’i çağırır, Mesih dünyayı düzeltir, kötüleri öldürür, Yahudileri dünyaya hakim kılar ve onlara bin yıl (sonsuz) sürecek bir yeryüzü cenneti kurar.

 

Buna göre, Mesih’in gelmesi için dünyanın alt üst olması kurulu tüm düzenlerin yıkılması gerekir. İşte Siyonist İsrail, vaat edilmiş topraklara ulaşmak için savaş çıkardığı gibi, Mesih’in bir an evvel gelmesi için de savaşları dünyaya yaymanın peşindedir.

 

İsrail bir yandan fiili olarak sınırlarını genişleterek toprak kazanacak, diğer yandan savaşlar çıkararak Mesih’in gelmesini ve onun eliyle dünya hakimiyetine ve sonsuz bir dünya cennetine kavuşacak. Her iki durumda İsrail’in kazanacağına olan inançları, tüm bu saldırganlığın ve yayılmacılığın arkasındaki motivasyonu oluşturuyor.

 

II) DOHA SALDIRISI

 

İsrail 7 Ekim’den bu yana Gazze ve Batı Şeria’daki katliamların dışında Lübnan, Suriye, İran, Yemen ve son olarak da Katar’a saldırılar gerçekleştirdi.

 

Bugüne kadar gerçekleştirdiği pervasız saldırılarında İsrail, Gazze’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah, Yemende Husiler ve Suriye’de İran destekli grupların kendisine yönelik güvenlik tehdidi oluşturduğu bahanesinin arkasına sığındı.

 

Ancak Katar’a düzenlenen saldırı sebep ve sonuçları itibariyle kategorik olarak diğerlerinden ayrılıyor.

 

İsrail’in 9 Eylül’de barış müzakereleri için Katar’ın başkenti Doha’da bulunan Hamas heyetine düzenlediği hava saldırısında Hamas’ın üst düzey yöneticileri yara almadan kurtulurken, Hamas Siyasi Büro üyesi Halil el-Hayye’nin oğlu, dört Hamas mensubu ve bir Katar polisi şehit oldu.

 

Hamas liderliğini hedef alan Doha’daki hava saldırısı, İsrail'in askeri operasyonlarının coğrafi sınırlarını genişlettiğini ve bölgedeki siyasi dinamikleri kökten değiştireceğini gösteriyor. Uzun zamandır Hamas liderlerine ev sahipliği yapan Katar, İsrail ile Hamas arasında arabuluculuk görevi üstlenmişti. İsrail'in bu adımı, doğrudan askeri çatışma riski taşıyan yeni bir cephe açarken, aynı zamanda arabuluculuk rolü üstlenen ülkeleri de tehlikeye atmış durumda.

 

Öte yandan İsrail başbakanı Netanyahu, saldırının ertesi günü yaptığı açıklamada Katar’a, “Ya onları sınır dışı edersiniz ya da adalete teslim edersiniz. Aksi takdirde biz yaparız” diyerek yeni saldırı tehdidinde bulunmaya devam ediyor.

 

III) SALDIRININ ETKİ ve SONUÇLARI

 

Doha saldırısı, İsrail’in egemen bir ülkenin topraklarına yaptığı doğrudan bir başka saldırı olarak tarihe geçti. İsrail’in saldırıları bölgesel olsa da etkisi küresel düzeyde oldu.

 

1-) Bölge Ülkelerinin Ortak Tutumu


Saldırının en önemli etkisi, bölge ülkelerinin bir araya gelmelerini sağlamış olmasıdır. Bölge devletleri bugüne kadar saldırılar karşısında İsrail’in cüretkarlığını besleyecek şekilde, kayıtsız kalma ya da cılız kınamalarda bulunma tavrı sergilerken, bu saldırı İsrail’in güvenlik tehdidini yakinen hissederek harekete geçmelerini sağladı.

 

İsrail saldırganlığının sınır tanımadığını ortaya koyan Doha saldırısı, bölge ülkelerini ortak bir tutum almaya itti. Öyle ki, daha önce İsrail’le normalleşme sürecine giren Birleşik Arap Emirlikleri dahi Tel Aviv’i kınadı.

 

2-) ABD’nin Güven Kaybı

 

Katar, ABD’nin bölgedeki en büyük askeri üssü el-Ubeyd'e ev sahipliği yapmasına rağmen İsrail saldırısından korunamadı. Bu durum, ABD’nin güvenlik taahhütlerinin sorgulanmasına yol açtı. ABD Başkanı Trump temkinli bir açıklamayla Katar’ın önemini vurgulasa da İsrail’e sembolik uyarılarda bulunması, hatta Dışişleri Bakanı Marco Rubio’yu İsrail’e göndererek desteğini yinelemesi, Körfez’de ABD’nin güvenilirliğine olan inancı derinden sarstı. Körfez ülkeleri, ABD’nin İsrail lehine çifte standart uyguladığını ve güvenlik garantilerinin artık geçerliliğini yitirdiğini düşünüyor.

 

3-) İslam Dünyasından Ortak Tavır – Doha Zirvesi

 

İsrail saldırısının ardından, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği Olağanüstü Ortak Zirve için 15 Eylül’de Doha da toplandı. Zirve sonrasında 25 maddelik bildiri yayınlandı.

3-1-) Katar’la Dayanışma: İsrail’in Katar’a yönelik saldırısının oybirliğiyle kınandığı zirvenin sonuç bildirisinde, bu saldırının yalnızca Katar’a değil, tüm Arap ve İslam ülkelerine yapılmış bir tehdit olduğu vurgulandı ve Katar’ın, Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca alacağı tüm karşı önlemlerin destekleneceği ve egemenliğine yönelik ihlallerin asla kabul edilmeyeceği ifade edildi.

 

Arap ve İslam ülkeleri, Katar'la mutlak bir dayanışma içinde olduklarını ilan ederken, İsrail saldırısının sadece Katar’ın güvenliğini değil, bölgesel barışı da tehlikeye attığı aynı zamanda Gazze’de ateşkes ve barış için yürütülen diplomatik çabaları da baltalamayı hedeflediği kaydedildi.

 

3-2-) Uluslararası Topluma Çağrı: Bildiride, uluslararası toplumun sessiz kalmasının İsrail’i daha da cesaretlendirdiği ve cezasızlık kültürünü güçlendirdiği vurgulanırken, bu durumun küresel adalet sistemini zayıflattığına ve uluslararası düzeni tehdit ettiğine dikkat çekildi.

3-3-) İsrail’e Yaptırım Çağrısı: Uluslararası topluma ve özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne, İsrail’in cezasız kalmaması için yaptırımlar uygulanması, askeri malzeme transferinin durdurulması ve hukuki süreçlerin başlatılması ve Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Adalet Divanı’nın kararlarının uygulanması için üye devletlere çağrı yapıldı.

 

4-) Filistin Devletinin Tanınması

 

Doha bildirisinde 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan, bağımsız Filistin Devletinin tanınması gerektiği tekrar vurgulanırken, bu çağrının ardından, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda, İsrail saldırganlığına tepki olarak, Kanada, Avustralya, İngiltere, Portekiz, Fransa, Monako Prensliği, Lüksemburg, Malta ve San Marino Filistin’i devlet olarak tanıdı. Böylece 193 üyesi bulunan BM'de, Filistin'i tanıyan devletlerin sayısı 157'ye çıktı.

 

5-) Bölge Ülkeleri Arasında Yakınlaşma

 

Bölgedeki gelişmeler, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan arasında güvenlik temelli bir yakınlaşma ve askeri işbirliği arayışlarını beraberinde getirdi.

 

Ayrıca Suudi Arabistan ile Pakistan arasında askeri işbirliği anlaşması imzalandı. Böylece Suudi Arabistan güvenliğine yönelik tehditlere karşı Pakistan’ın nükleer koruması altına girmiş oldu. Bu durum Pakistan’ın nükleer güç kapasitesinin İslam devletleri için bir güvenlik şemsiyesi sağlayabileceğine işaret ediyor.

 

6-) Ortak Güvenlik Mekanizması Arayışları

Doha saldırısı Orta Doğuyu İsrail saldırganlığına karşı yeni bir dönemin eşiğine getirmiş bulunuyor. İsrail saldırdıkça, bölge ülkelerinin dayanışma refleksi de güçleniyor. Bu gelişmeler, Orta Doğu’da güç dengelerini kökten değiştirebilecek bir dönüm noktasına işaret ediyor.

 

ABD’nin güvenlik şemsiyesinin giderek anlamını yitirdiği bu dönemde, bölge ülkeleri kendi güvenliklerini sağlamak için ortak mekanizma arayışına yönelmiş durumda. Zirvenin sonuç bildirgesinde, İsrail’in bölgede yeni fiili durumlar oluşturma girişimlerine kesinlikle izin verilmeyeceği ve bu planlara karşı ortak mücadele edileceği vurgulanırken, ortak güvenlik mekanizmalarının hayata geçirilmesi gerektiği belirtildi.

 

Katar Başbakanı Muhammed bin Abdurrahman es-Sani, uluslararası topluma çifte standartları bırakma çağrısı yaparken, kolektif bir cevap arayışını duyurdu. Katar Emirinin “cevap hakkımız saklıdır” açıklaması ise askeri seçeneklerin de masada olduğuna işaret ediyor.


İsrail’in Katar’a saldırısı sonrası oluşan ortak tepki, Orta Doğu’da yeni bir güvenlik mimarisinin gündeme geldiğini gösteriyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidanın Katar zirvesinde basına yansımayan kararlar alındığı yönündeki açıklaması da bu görüşü kuvvetlendiriyor.

 

IV) İSLAM NATOSU KURULUR MU?

 

Zirvede İran’dan gelen “Ortak Harekat Merkezi” önerisi, İslam ülkeleri arasında askeri işbirliğini gündeme taşıdı.

 

Bu noktada Mısır da “Ortak Arap Savunma Gücü” fikrini yeniden masaya getirdi. Kahire’nin planı, üye ülkelerin kara, hava ve deniz unsurlarından oluşan müşterek bir ordu kurulmasını ve ilk komutanın Mısır’a verilmesini öngörüyor. Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve İran gibi güçlü orduların öncülük edebileceği bu yapı, bölgesel caydırıcılık sağlamayı hedefliyor.

 

Böylesi bir askeri yapılanmanın gerçekleşmesi halinde, NATO’nun 5. maddesine benzer şekilde “birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış sayılır” prensibi İİT ve Arap Ligi kapsamında somut bir savunma mekanizmasına dönüşebilir.

 

Önümüzdeki dönemde, Türkiye’nin diplomatik ve askeri gücüyle, Mısır'ın askeri tecrübesi ve Körfez’in finansal desteği birleşirse, Orta Doğu’da yeni bir güvenlik düzeninin inşası hızlanabilir ve İsrail’e karşı somut bir güç projeksiyonu ortaya çıkarabilir.

 

Bununla birlikte, İslam ülkeleri arasında NATO benzeri bir askeri yapılanma oluşturulmasının önünde bazı zorlukların bulunduğu gerçeği de görmezden gelinemez.

 

V) İSLAM NATOSUNUN ÖNÜNDEKİ ZORLUKLAR

 

İslam NATO'su olarak adlandırılan bir askeri ittifakın kurulmasını zorlaştıran birkaç temel engel bulunuyor.

 

1-) Siyasi Bölünmüşlük: İran, Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır gibi bölgenin en güçlü ülkeleri arasında ciddi siyasi ve ideolojik farklılıklar bulunuyor. Bu ülkelerin her birinin kendi ulusal çıkarları ve bölgesel rakipleri mevcut. Bölgesel rekabet, ülkelerin aynı askeri ittifakta yer almasını güçleştirecektir.

 

2-) Ekonomik Engeller: Bir askeri ittifakın sürdürülebilmesi için önemli ekonomik kaynaklara ihtiyaç duyuluyor. Her üyenin savunma harcamalarına katkıda bulunması ve ortak projelere yatırım yapması gerekiyor. Ekonomik olarak farklı seviyelerde olan İslam ülkeleri için bu önemli bir zorluk teşkil edecektir.

 

3-) Askeri Kapasite: NATO'ya benzer bir yapının kurulabilmesi için ülkelerin askeri kapasitelerini ortak bir komuta altında birleştirmesi gerekiyor. İslam ülkelerinin askeri teknolojileri, eğitim standartları ve stratejik doktrinleri arasında büyük farklılıklar bulunuyor. Bu farklılıklar, ortak operasyonlar ve entegre bir savunma sistemi oluşturmayı zorlaştıracaktır.

 

Tüm bu zorluklara rağmen, NATO benzeri bir yapının İslam ülkeleri arasında kurulması mümkündür. Kurulacak böylesi bir ittifak bölgedeki dengeleri önemli ölçüde değiştirme potansiyeline sahip olacaktır.

 

VI) İSLAM NATOSUNUN POTANSİYEL ETKİSİ

 

Kurulacak İslam NATO'su gibi bir ittifak, mevcut güç dengelerini kökten değiştirecek bir etkiye sahip olabilir.

 

1-) Yeni Bir Kutup Oluşumu: Bölge uzun süredir ABD ve Rusya gibi güçlerin etkisi altında bulunuyor. Ancak İslam ülkelerinin kendi aralarında birleşmesi, bu dış etkilere karşı koyabilecek yeni bir güç kutbu oluşturur. Bu durum, özellikle ABD'nin bölgedeki askeri ve siyasi varlığını yeniden gözden geçirmesine neden olacaktır.

 

2-) İsrail Üzerinde Baskı: Böyle bir askeri ittifak, İsrail üzerinde büyük bir caydırıcılık baskısı kuracaktır. Bu durum, İsrail'in askeri operasyonlarında, Filistinlilere ve bölgeye yönelik politikalarında geri adım atmasını sağlayacaktır.

 

3-) Bölge Ülkeleri Arasında Yakınlaşma: Böyle bir ittifakın kurulması, bölge ülkeleri arasındaki sorunları en aza indirerek, bir yakınlaşma ve işbirliğinin önünü açacaktır. Böyle bir yapıda buluşmak, örneğin İran ve Suudi Arabistan arasındaki tarihi rekabeti sona erdirebilir. İki ülkenin ortak bir savunma çatısı altında birleşmesi, bölgenin en büyük jeopolitik sorunlarından birini çözerek ve bölge istikrarını artırabilir.

 

4-) Terörle Mücadele: Birleşik bir askeri güç, bölgedeki terör örgütlerine karşı daha etkili bir mücadele sağlayacaktır. Ortak istihbarat ve operasyonel işbirliği, terörizmle mücadelede yeni ve etkin bir dönemi başlatabilir.

 

5-) Küresel Enerji Dengesinde Değişim: Kurulacak bir İslam ülkeleri askeri ittifakının en önemli etkilerinden biri de kuşkusuz, bölgedeki enerji kaynakları ve enerji piyasası üzerinde olacaktır. Bir İslam NATO'sunun kurulması, bölgedeki enerji kaynakları üzerindeki kontrolü kökten değiştirebilir. Ortak bir askeri ittifak, bölgenin zengin petrol ve doğalgaz rezervleri üzerinde yeni bir denge kurabilir. Böyle bir ittifak, küresel enerji politikalarının ve piyasalarının yeniden şekillendirebilir.Bir İslam NATO'su, dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz rezervlerini elinde bulunduran Suudi Arabistan, İran, Katar gibi ülkeleri tek bir askeri ve ekonomik çatı altında birleştirir. Bu durum, küresel enerji piyasalarında yeni bir güç merkezi oluşturur.

 

6-) Enerji Güvenliği ve Lojistiği: Böyle bir ittifak, üyeleri arasında enerji güvenliğini artırmak için ortak stratejiler geliştirebilir. Örneğin, enerji nakil hatlarının ve limanların korunması, ortak deniz devriyeleri ve olası krizlerde enerji akışının kesintisiz devamını sağlamak için ortak bir mekanizma oluşturulabilir. Bu durum, özellikle Hürmüz Boğazı gibi kritik enerji geçiş noktalarında bölgesel kontrolü güçlendirir.

 

7-) Enerjide Fiyat Politikaları ve Piyasalar: İttifakın üyeleri, küresel enerji piyasalarında daha güçlü bir etki elde edebilir. OPEC+ gibi mevcut enerji kartellerine ek olarak, askeri bir ittifakın birleşik bir enerji politikası, küresel petrol ve doğalgaz fiyatları üzerinde önemli bir etki yaratabilir. Bu durum, ittifak üyelerine ekonomik olarak önemli bir avantaj sağlayacak ancak Batılı ülkeler gibi enerji bağımlısı devletler için arzu edilen bir durum olmayacaktır.

 

8-) Küresel İlişkiler: Böyle bir ittifak, Batı dünyasının enerji politikalarını ve dış ilişkilerini etkileyecektir. Enerji güvenliğini sağlamak amacıyla Batılı ülkeler, bu ittifakla daha yakın işbirliği yapmak zorunda kalacaktır.

 

VII) KURULACAK İSLAM NATOSU İSRAİL’LE SAVAŞIR MI?


Geçmişten bugüne yaşanan süreçte, İsrail saldırganlığı karşısında bölge ülkelerinin sessiz kaldıkları ya da kınamaktan öte tepki vermedikleri görülmüştür.

 

Bunda, bu ülkelerin kendi aralarındaki anlaşmazlık ve çekişmeler önemli rol oynamakla birlikte asıl etken, İsrail’in en büyük müttefiki olan ABD ile olan yakın ekonomik ve askeri ilişkilerini riske atmak istememeleri olmuştur.

 

Ancak İsrail’in Doha saldırısı bölgedeki tüm algı ve tutumları değiştirecek nitelikte görülüyor. Bu saldırı, bölge ülkelerinin İsrail saldırganlığını enselerinde hissetmelerine sebep olurken, İsrail’in tüm bölge için gerçek bir güvenlik tehdidi oluşturduğunu ve ABD’nin güvenlik garantilerinin kendilerini korumadığını çarpıcı şekilde anlamalarını sağlamış oldu.

 

İsrail’in Gazze’deki katliamına devam etmesi, Gazzelileri göçe zorlaması, diğer bölge ülkelerine saldırmayı sürdürmesi halinde İsrail’le olası bir sıcak çatışmanın gündeme gelmesi muhtemeldir.


Öte yandan, Gazze'deki son gelişmeler nedeniyle, Mısır ve İsrail arasında ciddi gerginlik yaşanmaktadır. İsrail'in Refah Sınır Kapısı'na yönelik askeri operasyonları ve Filistinli mültecilerin kendi sınırına doğru itilmesine şiddetle karşı çıkan Mısır, bu durumun ulusal güvenliğine ve istikrarına yönelik bir tehdit oluşturduğunu defaatle bildirmiş durumda.

 

İsrail’in Gazzelileri Mısır’ın Sina Yarımadası’na doğru zorla göç ettirmekte ısrarcı olması, Mısır’la İsrail arasında bir sıcak çatışmanın fitilini ateşleyebilir.

 

Bölgedeki gerginliğin hat safhada olduğu bir ortamda, Mısır’la İsrail arasında olacak bir çatışma, her iki tarafın da destekçilerinin müdahil olmasıyla kontrolden çıkabilir.

 

Böylesi bir çatışmanın bölgeselden küresele evrilmeyeceğinin garantisi yoktur. Sonuçları kestirilemez olsa da çıkacak bir savaşın, gerek bölgesel, gerekse küresel düzeyde olağanüstü kayıp ve zararlara yol açacağı, en büyük zararı göreceklerden birinin İsrail olacağı muhakkaktır.

 

İsrail, arz-ı mevud ve Mesih’i getirme hülyasıyla dört bir yana saldırıp dünyayı ateşe verirken, aslında Siyon’u adım adım kıyametine sürüklüyor.

Toplam Okunma Sayısı : 794