Sessizce Neye Alıştırılıyoruz?

SESSİZCE NEYE ALIŞTIRILIYORUZ?

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 2

TOPLUMSAL NORMALLEŞME, SESSİZLİK SARMALI VE MEDYANIN ALGI ÜZERİNDEKİ ETKİSİ 

 

Toplumlar bir gecede kabuk değiştirmez. Bir düşüncenin, bir davranışın veya bir yaşam biçiminin ilk başlarda radikal bulunup yadırganmasından, zamanla "kabullenebilir" ve hatta "takdir edilmesi gereken" bir norma dönüşmesi; yavaş, sistemli ve incelikli bir algı mimarisinin eseridir. Özellikle son yirmi yılda Türkiye’de dijitalleşmenin ivme kazanması, kitle iletişim araçlarının çeşitlenmesi ve popüler kültürün küreselleşmesi; bu yavaş ilerleyen dönüşüm sürecini adeta bir katalizör gibi hızlandırdı. Dünün toplumsal hafızasında "tabu" veya "uç" sayılan pek çok unsurun, bugün hızla kamusal alana taşındığına şahit oluyoruz.

 

Bu durum, sadece kendiliğinden gelişen sosyolojik bir değişim değil; aynı zamanda kitle psikolojisinin doğrudan yönetildiği bir eşik kaymasıdır. Peki, bu dönüşümün arkasındaki psiko-sosyal mekanizmalar nasıl çalışır ve toplum olarak bu kırılmayı suçlayıcı bir dilden uzak durarak, toparlayıcı bir olgunlukla nasıl yönetebiliriz?

 

Azınlığın Yüksek Sesi ve "Sessizlik Sarmalı"


"Sosyolog Elisabeth Noelle-Neumann’ın iletişim literatürüne kazandırdığı "Sessizlik Sarmalı" teorisi, toplumsal dönüşümün en güçlü psikolojik motorudur. Teoriye göre insanlar; toplumdan dışlanma, çağ dışı görülme ya da "hoşgörüsüz" ilan edilme korkusuyla kendi gerçek fikirlerini bastırma eğilimi gösterirler.                                                 

 

Kışkırtıcı veya marjinal bir fikri savunan gruplar; medya ve dijital mecralarda yüksek sesle, örgütlü ve özgüvenli bir şekilde ses çıkardıklarında, sanki toplumsal çoğunluğu temsil ediyorlarmış gibi bir yanılsama (sanal çoğunluk) yaratırlar. Gerçekte makul çoğunluğu oluşturan kitleler ise "çağın gerisinde kalmış görünmeme" kaygısıyla sessizliğe bürünür.

 

Türkiye'nin son yirmi yıldaki kamuoyu dinamiklerinde bu psikolojik mekanizma sıkça yaşanmıştır: Sessizlik uzadıkça yüksek sesli marjinal söylem alan kazanmış, alan kazandıkça da normalleşmiştir.

 

Kavramların Ambalajlanması: "Tabu"nun "Özgürlük" Kılıfına Bürünmesi

 

Bir davranışın toplum tarafından doğrudan benimsenmesi zordur; bu yüzden önce dil dönüştürülür. Sosyolojik mühendislikte buna "kavramların ambalajlanması" denir. Toplumun kadim değerleriyle, aile yapısıyla veya kamu ahlakıyla açıkça çelişen bir unsur, doğrudan sunulduğunda doğal bir dirençle karşılaşır. Ancak aynı unsur "çağdaşlık", "ötekine saygı", "çeşitlilik" veya "sanatsal özgürlük" gibi olumlanan kavramların ardına gizlendiğinde, toplumsal savunma mekanizmaları zayıflar.                    

 

Sözgelimi; klasik sanatsal estetikten uzak, sırf kışkırtma ve şok etme üzerine kurulu veya çocukların zihinsel berraklığını hedef alan bazı sahne şovları ile sergiler, "sanatsal ifade özgürlüğü" etiketiyle dolaşıma sokulabilmektedir. Buna karşın estetik veya etik gerekçelerle eleştiri getiren bireyler ise anında "sanat karşıtı" ya da "bağnaz" olarak etiketlenme riskiyle karşı karşıya kalır. Böylece sığ ve uç olanı eleştirmek zorlaşırken, ona ayrıcalıklı bir alan açılmış olur.

 

Duyarsızlaşma ve Sanatın İmkânlarını Kötüye Kullanma                            

 

Görsel medya ve dijital platformlar, insan zihnini kademeli olarak duyarsızlaştırır . İlk karşılaşıldığında utanç, şaşkınlık veya tepki uyandıran bir görsel ya da davranış; sinema, müzik ve televizyon aracılığıyla binlerce kez tekrarlanarak ekranlara getirildiğinde, beyin bunu bir süre sonra "hayati bir tehdit veya anomali" olarak kodlamayı bırakır.

 

Sanat, esasen insanın hakikati ve estetiği arama yolculuğudur. Fakat son yıllarda popüler kültürün bir kısmı, sanatı insanı ruhsal ve estetik olarak yukarı taşımak için değil; toplumsal sınırları bilinçli olarak zorlamak ve çirkinliği estetikleştirmek için bir kalkan olarak kullanmaktadır. Gündüz kuşağı programlarından dijital dizi platformlarına kadar uzanan bu yoğun maruziyet, toplumun tepki verme eşiğini her geçen gün biraz daha düşürmektedir.

                                                                                                   

Ne Yapmalı? Suçlamadan Onaran Toplumsal  İrade

 

Toplumsal yapıyı ve gelecek nesilleri bu "sinsi normalleşme" cenderesinden korumak; öfkeyle, yasakçılıkla veya insanları kategorize edip suçlamakla mümkün değildir. Tepkisel yaklaşım, marjinal söylemleri daha da besler ve onlara mağduriyet alanı açar. Bunun yerine toparlayıcı, inşa edici ve etik temelli bir duruş sergilenmelidir: Sahici ve Nitelikli Alternatifler Üretmek: Çirkinliği ve ahlaki aşınmayı engellemenin en etkili yolu, sadece onu eleştirmek değil; karşısına nitelikli, estetik ve güçlü alternatifler koyabilmektir. Kendi estetik dilini üretemeyenler, başkalarının sunduğu estetik görünümlü yozlaşmaya mahkûm olurlar. Sanatta, edebiyatta ve medyada derinliği olan işleri desteklemeliyiz.

 

Özgürlük ile Sorumluluk Dengesini Kurmak: Özgürlük, sınırsızlık demek değildir

 

Sorumluluktan azade bir özgürlük anlayışı, kamu ahlakını ve çocukların zihinsel mahremiyetini tahrip eder. Kamusal alandaki sınırları korumak, bir baskı aracı değil; toplumun ve gelecek nesillerin ruhsal sağlığını koruma mükellefiyetidir." Sağduyulu Çoğunluğun" Özgüvenini Yeniden Tesis Etmek: Sessizlik sarmalını kırmanın yolu, makul ve sağduyulu çoğunluğun etik değerlerine sahip çıkma cesaretini göstermesidir. Linç edilme veya etiketlenme korkusuyla susmak yerine; nezaketi, edebi, estetiği ve aileyi savunan yapıcı dili kamusal alanda yüksek sesle konuşmalıyız.

 

Ailede ve Okulda "Eleştirel Medya Okuryazarlığı"

 

Çocuklarımızı ve gençlerimizi dijital dünyadan tamamen soyutlayamayız. Ancak onlara sunulan içeriklerin arkasındaki dil oyunlarını, suni ambalajları ve yönlendirmeleri fark edecek bir zihinsel süzgeç (farkındalık) kazandırabiliriz.                                                                                  

 

Sonuç: Birlikte İyileşmek


Bir toplumun sınırları, o toplumun evidir. Sınırları tamamen silinmiş bir ev, dışarıdan gelecek her türlü fırtınaya açık hale gelir.  Türkiye’nin önündeki en büyük görev; son yirmi yılda aşınan estetik ve ahlaki sınırları, kimseyi ötekileştirmeden, suçlamadan ve kutuplaştırmadan, ortak bir zarafet ve sorumluluk zemininde yeniden inşa etmektir.

 

Çünkü yarının dünyasını belirleyecek olan şey; gürültü çıkaran azınlığın dayatmaları değil, değerlerine nezaketle ve kararlılıkla sahip çıkan toplumun ortak aklı olacaktır.

Toplam Okunma Sayısı : 201