TERÖRSÜZ TÜRKİYE 'BÜYÜK OYUN'UN PARÇASI MI?

TERÖRSÜZ TÜRKİYE 'BÜYÜK OYUN'UN PARÇASI MI?

PKK’NIN KURULUŞUNDAN ÖCALAN’IN FESİH ÇAĞRISINA, SDF’DEN BARRACK SÖYLEMLERİNE: KIRK YILLIK PROJENİN TASFİYESI Mİ, BİÇİM DEĞİŞTİREREK DEVAMI MI?

 

“Terörsüz Türkiye” sürecini değerlendirirken belki de en büyük hata, bugünkü fotoğrafa bakıp geçmişi unutmak olur.

 

Çünkü bugün PKK’ya “silah bırak”, “örgütü feshet”, “demokratik siyasete geç” denilen noktaya birdenbire gelinmedi. Önümüzde yaklaşık yarım asırlık bir strateji, bu stratejinin uğradığı yenilgiler, geçirdiği dönüşümler, bölgesel savaşlar, dış destekler, devletler arası pazarlıklar ve değişen küresel güç dengeleri var.

 

Dolayısıyla asıl soru yalnızca PKK silah bırakacak mı? Ya da ‘Çıkarılan yasa ile sorun çözülecek mi?değildir.

 

Daha önemli soru şudur:

 

1970’lerde bağımsız devlet hedefiyle ortaya çıkan, 1984’te Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı sistematik silahlı saldırı dönemini başlatan PKK’nın bugün kendisini feshetme noktasına gelmesi, Türkiye’nin kırk yıllık mücadelesinin stratejik sonucu mudur? Yoksa silahla gerçekleştirilemeyen hedeflerin siyaset, hukuk, yerel yönetimler, bölgesel entegrasyon ve yeni Ortadoğu mimarisi üzerinden başka bir biçimde sürdürülmesinin başlangıcı mıdır?

 

Üstelik bu iki ihtimal birbirini bütünüyle dışlamak zorunda değildir.

 

Türkiye PKK’nın eski stratejisini yenmiş, fakat aynı anda çok daha büyük bir bölgesel dönüşümün içine girmiş olabilir.

 

Bu nedenle meseleyi anlamak için en başa dönmek gerekiyor.

 

PKK NE İSTİYORDU?

 

PKK’nın 1978’de kuruluş kongresinin temel belgesi haline gelen Kürdistan Devriminin Yolunda uzun süreli silahlı mücadele savunuluyor; “Bağımsız, Birleşik ve Demokratik Kürdistan” hedefi ortaya konuyor; bölgesel özerklik ve federal birlik gibi ara formüller dahi yetersiz görülerek doğru çözümün “bağımsız devlet” olduğu ileri sürülüyordu. Örgütün kendi terminolojisiyle bu mücadele bir “halk savaşı” olarak tanımlanıyordu.

 

Fakat burada daha başlangıçta yapılması gereken çok önemli bir ayrım var.

 

PKK’nın kendisini “halkın” adına konuşturması, ona Kürtleri temsil etme yetkisi vermez.

 

PKK hiçbir zaman Kürtlerin tamamının siyasi temsilcisi olmadı.

 

Türkiye’de veya bölgenin diğer ülkelerinde yaşayan milyonlarca Kürt, tek bir siyasi iradeye, ideolojiye veya örgütsel bağlılığa sahip homojen bir kitle değildir. PKK’nın Marksist-Leninist kadrosunun geliştirdiği siyasi proje, demokratik biçimde Kürtlerden alınmış bir temsil yetkisinin değil, örgütün kendi ideolojik iddiasının ürünüydü.

 

Bu nedenle 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’de başlayan şey PKK’nın kendi siyasi hedeflerini silahlı yöntemlerle gerçekleştirme girişimiydi.

 

Bu ayrım yalnız terminolojik değildir. Bugünkü süreci anlamanın da anahtarıdır.

 

Bu bakımdan PKK’nın silahsızlandırılması, Kürtler üzerinde kurmaya çalıştığı temsil tekelinin sona ermesi, silahlı örgütün dışında kalan çok geniş ve farklı Kürt toplumsal kesimlerinin önündeki baskının da azalması anlamına gelebilir.

 

15 AĞUSTOS 1984: SİLAHIN STRATEJİYE DÖNÜŞMESİ

 

Eruh ve Şemdinli saldırıları örgütün uzun vadeli stratejisinin fiilî başlangıcıydı.

 

PKK için silah yalnızca devlet üzerinde baskı oluşturacak geçici bir araç değildi. İlk dönemde silahlı mücadele, devlet otoritesinin belirli bölgelerde geriletilmesi, örgütün alternatif otorite haline gelmesi, zaman içerisinde bir coğrafya üzerinde hâkimiyet kurulması ve nihayet devletleşmeye gidilmesi hedefinin merkezindeydi.

 

Bu bakımdan sonraki kırk iki yılın nasıl sonuçlandığını anlamanın en basit yollarından biri, başlangıç hedefi ile bugünkü pozisyonu karşılaştırmaktır.

 

Başlangıçta: Bağımsız devlet vardı. Bugün: Öcalan ayrı devleti reddediyor.

 

Başlangıçta: Federalizm dahi yetersiz görülüyordu. Bugün: Öcalan federasyonu ve idari özerkliği de çözüm modeli olarak reddediyor.

 

Başlangıçta: Silahlı mücadele stratejinin esasıydı.

 

Bugün: Öcalan PKK’ya silah bırakmasını ve kendisini feshetmesini söylüyor.

 

Bu kadar büyük bir mesafe yalnız kelimelerle açıklanamaz.

 

Ya Öcalan’ın düşüncesinde gerçekten köklü bir paradigma değişimi yaşandı ya da örgüt, gerçekleştiremediği maksimalist hedeflerinden adım adım geri çekilerek ulaşabileceği yeni bir siyasal zemine yöneldi.

 

Muhtemelen iki etken de birlikte çalıştı.

 

SURİYE, ÖCALAN VE 1998: DIŞ DESTEK KESİLDİĞİNDE NE OLDU?

 

PKK tarihinin dış boyutu da burada başlıyor.

 

Örgütün uzun yıllar Suriye ve Suriye kontrolündeki Lübnan alanlarından yararlanması, meselenin hiçbir zaman yalnız Türkiye’nin iç meselesi olmadığını gösterdi.

 

1998’de Türkiye’nin Suriye üzerinde askerî baskıyı artırmasıyla tablo değişti. Öcalan Suriye’den çıkmak zorunda kaldı. Ardından imzalanan Adana düzenlemelerinde Şam, Öcalan’ın Suriye’ye yeniden alınmaması, PKK kamplarının faaliyet göstermemesi ve örgüte silah, lojistik, finansman ve geçiş imkânı sağlanmaması gibi yükümlülükleri kabul etti.

 

Bu vaka önemlidir.

 

1998’de yaşanan değişiklik Türkiye’nin sahadaki baskısının sonucuydu.

 

Türkiye, örgütün en önemli bölgesel barınma alanlarından birini devlet gücü kullanarak kaybettirdi.

 

1999’da Öcalan’ın yakalanması ise ikinci büyük kırılmaydı. Bu tarihten sonra Öcalan’ın düşüncesindeki dönüşüm giderek hızlandı.

 

BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN’DAN “DEMOKRATİK KONFEDERALİZM”E

 

Öcalan’ın 2000’li yıllarda geliştirdiği demokratik konfederalizm anlayışı, ilk PKK programından açık biçimde farklıydı.

 

Artık klasik bir ulus-devlet kurulması değil; mevcut sınırlar bütünüyle kaldırılmadan yerel meclislerin, komünlerin, siyasi ve toplumsal örgütlerin birbirine bağlandığı sınır-aşan bir yapılanma öne çıkıyordu.

 

Burada çok hassas bir değişiklik gerçekleşti:

 

Devlet kurma hedefi gerilerken sınır-aşan siyasi alan düşüncesi bütünüyle ortadan kalkmadı.

 

Bu nedenle “Öcalan bağımsızlıktan vazgeçti; dolayısıyla eski projeyle hiçbir süreklilik kalmadı” demek eksik olur.

 

Ama “hiçbir şey değişmedi, yalnız isim değişti” demek de aynı derecede hatalıdır.

 

Asıl soru şudur:

 

Öcalan ulaşılması mümkün görünmeyen bir devlet hedefini terk ederek aynı siyasi mobilizasyonu devlet sınırlarını değiştirmeden sürdürebilecek yeni bir mimariye mi çevirdi?

 

Bu soru ileride “büyüyerek küçülme”, federasyon ve sınır-aşan entegrasyon tartışmasının merkezine oturacaktır.

 

2013–2015 ÇÖZÜM SÜRECİ BİZE BUGÜNÜ ANLATAN BİR ŞEY SÖYLÜYOR MU?

 

Evet. Çünkü bugünkü Kandil söyleminin önemli bir bölümü yeni değil.

 

Öcalan 2013’te silahlı unsurların Türkiye’den çekilmesine yönelik bir süreç başlatırken, Kandil tarafı silahsızlanmanın hukuki ve siyasi karşılıklarını tartışıyordu. Daha da önemlisi, Murat Karayılan 2014’te açıkça Öcalan ve siyasi tutuklular serbest bırakılmadıkça gerillanın silah bırakmayacağını, Öcalan cezaevindeyken bunun gerçekleşmeyeceğini söylüyordu.

 

On iki yıl sonra, 16 Ağustos 2026’da Karayılan neredeyse aynı pazarlık mantığına geri döndü.

 

TBMM’nin 10 Ağustos’ta kabul ettiği çerçeve yasayı yetersiz buldu; Öcalan’ın fiziki özgürlüğünü “olmazsa olmaz” olarak nitelendirdi ve Öcalan cezaevindeyken kimseye “silah bırak ve git” diyemeyeceğini söyledi.

 

Bu süreklilik dikkat çekicidir. Çünkü arada Öcalan’ın çok daha ileri giden 27 Şubat 2025 çağrısı vardır.

 

ÖCALAN NE DEDİ, KANDİL NE EKLİYOR?

 

27 Şubat 2025 metni bu bakımdan dikkatle okunmalıdır.

 

Öcalan PKK’nın doğduğu tarihsel şartların ortadan kalktığını savunuyor; ayrı ulus-devlet, federasyon ve idari özerklik modellerini çözüm olarak görmediğini söylüyor; bütün grupları silah bırakmaya çağırıyor ve PKK’nın kongresini toplayarak kendisini feshetmesini istiyor. Metnin sonunda demokratik siyaset ve hukuki boyutun gerekliliğine işaret ediyor.

 

Fakat çağrıda: “Önce beni serbest bırakın” şartı yoktur.

 

Öcalan kendi fiziki özgürlüğünü silah bırakmanın açık ön koşulu haline getirmemiştir.

Kandil ise zaman içerisinde bunun üzerine yeni şartlar ekledi.

 

Nisan 2026’da Karayılan, yasal güvence olmadan silah bırakmanın “akıl dışı” olduğunu söyledi. 16 Ağustos’ta ise işi Öcalan’ın fiziki özgürlüğüne kadar götürdü.

 

Burada örgütsel açıdan çok dikkat çekici bir yöntem görülüyor:

 

Öcalan: “Silah bırakın, örgütü feshedin, demokratik siyasete geçin.”

diyor. Kandil ise: “Evet; fakat bunun için yasal güvence, daha geniş siyasi düzenleme ve Öcalan’ın fiziki özgürlüğü gerekir.” diyor.

 

Yani; Öcalan’ın otoritesi, Kandil açısından yalnız ideolojik liderlik değil, aynı zamanda müzakere değerini yükselten bir siyasi sermaye olarak kullanılıyor.

 

10 AĞUSTOS YASASI: ANKARA’NIN SIRALAMASI HÂLÂ FARKLI

 

TBMM 10 Ağustos 2026’da PKK’nın tasfiyesi ve örgüt mensuplarının belirli koşullarda topluma yeniden katılabilmesi için yasal çerçeveyi 468 oyla kabul etti.

 

Düzenleme, bazı örgüt üyeleri için cezaların ertelenmesi veya hukuki koruma imkânları getirirken ağır suç kategorilerini dışarıda bırakıyor ve uygulamayı PKK’nın tam silahsızlanmasının devlet tarafından doğrulanmasına bağlıyor. Öcalan’ın mevcut statüsü de yasanın içinde çözülmüş değil.

 

Dolayısıyla Ankara ile Kandil arasındaki temel sıra farkı hâlâ ortada:

 

Ankara: silahsızlanma ve tasfiye → doğrulama → entegrasyon.

 

Kandil: hukuki-siyasi garantiler → Öcalan’ın rolü ve statüsü → tamamlanmış silahsızlanma.

 

Bütün sürecin kaderini belirleyecek pazarlık alanlarından biri tam olarak budur.

 

15 AĞUSTOS HÂLÂ NEDEN KUTLANIYOR?

 

15 Ağustos 2026 gecesi Mersin ve Mardin’de Eruh ve Şemdinli saldırılarının yıldönümü dolayısıyla yapılan kutlamalar ve Karayılan’ın aynı tarih üzerinden silahlı mücadeleyi meşrulaştıran söylemini sürdürmesi, önemli bir gerilime işaret ediyor: Örgütsel fesih ile ideolojik tasfiye aynı şey değildir. Terörsüz Türkiye gerçekten yeni bir dönem olacaksa yalnız silahların ortadan kalkması değil, silahlı şiddetin siyasi meşruiyet ve kurucu tarih üretme aracı olmaktan çıkması da gerekir.

 

AMA ASIL BÜYÜK DOSYA SURİYE’DİR

 

Türkiye’deki süreç tek başına değerlendirilirse resmin yarısı eksik kalır. Çünkü 2014 sonrasının en büyük stratejik gelişmesi, ABD’nin Suriye’de YPG/SDF ile kurduğu ortaklıktır.

 

ABD PKK’yı 1997’den beri yabancı terör örgütleri listesinde tutmaktadır. Buna karşılık sözde IŞİD’e karşı mücadelede YPG’nin merkezinde olduğu SDF’yi kara ortağı olarak silahlandırmış, eğitmiş ve desteklemiştir.

 

Tom Barrack 11 Temmuz 2025’te bu ilişkinin örgütsel niteliğini son derece açık ifade etti: SDG, YPG’dir. YPG ise PKK’nın türevidir. Ve hemen ardından ABD’nin bu yapıyla IŞİD’e karşı ittifak kurduğunu söyledi.

 

Fakat 2026’ya gelindiğinde Washington’ın tavrı yine değişti.

Barrack, SDF’nin IŞİD’e karşı kurulmuş asli fonksiyonunun artık büyük ölçüde sona erdiğini söyledi; ABD’nin Suriye’de uzun vadeli ayrı bir SDF varlığına ihtiyacı olmadığını ve entegrasyonu desteklediğini açıkladı.

 

Suriye ordusunun ilerleyişinin ardından SDF kontrol ettiği önemli alanlardan çekildi; petrol ve gaz sahaları, sınır kapıları ve başka stratejik altyapıların merkezi devlete devri ve SDF unsurlarının savunma ve içişleri yapılarına entegrasyonu gündeme geldi.

 

Burada kolaycı sonuç: “ABD Kürt kartından vazgeçti.” olabilir. Fakat bu sonuç acelecidir.

 

YA ABD’NİN HEDEFİ DEĞİL, YÖNTEMİ DEĞİŞTİYSE?

 

Washington’ın 2025 ulusal güvenlik yaklaşımında yalnız “burden sharing” değil, açıkça “burden shifting”, yani yükün müttefiklere kaydırılması kavramı kullanılıyor. Bölgesel müttefiklerin kendi çevrelerinin güvenliğinde daha fazla sorumluluk üstlenmesi isteniyor.

 

Aynı dönemde Amerikan savunma yönetimi Çin ve Hint-Pasifik rekabetini öncelikli güvenlik alanı ilan ediyor.

 

Bu durumda Ortadoğu için şu model giderek daha rasyonel hale geliyor:

 

ABD her alanı doğrudan askerî varlığıyla yönetmek yerine, kendi temel çıkarlarıyla çatışmayan güçlü bölgesel aktörler üzerinden düzeni sürdürüyor.

 

Ve burada Türkiye devreye giriyor.

 

Türkiye: NATO üyesi, Suriye’de askerî güç sahibi, yeni Şam yönetimi üzerinde yüksek nüfuza sahip, Irak’la yoğun güvenlik ve ekonomik ilişki yürüten, Kafkasya, Karadeniz ve Ortadoğu’yu aynı anda etkileyebilen, Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiren bir bölgesel güç durumunda.

 

ABD açısından böyle bir Türkiye, Suriye’de birkaç bin Amerikan askeriyle sonsuza kadar sürdürülecek bir vekâlet düzeninden daha kullanışlı olabilir.

 

İşte Barrack söylemlerini bu geniş çerçeve içinde okumak gerekiyor.

 

BARRACK’IN SÖYLEDİĞİ: TÜRKİYE’YE YENİ BİR ROL MÜ?

 

Barrack’ın Türkiye ve Suriye üzerine kullandığı dil klasik Amerikan Suriye politikasından belirgin biçimde farklıdır. Yukarıda anlatılan SDF’nin Şam’a entegrasyonu sürecini, Suriye’nin tek devlet altında birleşmesi ve Türkiye ile güçlü bir bölgesel ilişki kurulmasıyla birlikte ele almaktadır.

 

Buradan ciddi bir hipotez çıkar: ABD, daha önce doğrudan himaye ettiği SDF modelini küçültürken Kürt siyasi ve askerî dosyasını Türkiye’nin belirleyici olduğu daha geniş bir bölgesel düzene entegre etmeye çalışıyor olabilir. Bu, “ABD Kürtleri Türkiye’ye verdi” gibi kaba bir ifadeyle anlatılmamalıdır. Söz konusu olan belirli örgütlerin ve siyasi yapıların yeni bölgesel düzende hangi konuma yerleştirileceğidir.

 

TÜRKİYE OYUNU BOZDU MU, YOKSA YENİ OYUNUN MERKEZİNE Mİ GİRDİ?

 

Türkiye’nin sınır ötesi harekâtları, PKK’ya yönelik baskısı ve Esad sonrası Şam üzerindeki artan etkisi, ABD’nin YPG/SDF üzerinden kurduğu eski Suriye düzenini önemli ölçüde değiştirdi. 2026’da SDF’nin alan kaybetmesi ve Washington’ın Şam’a entegrasyonu desteklemesi, Türkiye’yi dışlayan bir bölgesel düzenin sürdürülemediğini gösteriyor.

 

Ancak bu, Amerikan stratejisinin bütünüyle yenildiği anlamına gelmeyebilir. İran’ın sınırlandırılması, İsrail’in güvenliği ve ABD’nin bölgedeki askerî yükünün azaltılması gibi daha geniş hedefler Türkiye’nin güçlenmesiyle çelişmek zorunda değildir. Dolayısıyla Türkiye eski oyunu bozmuş, fakat aynı zamanda yeni bölgesel düzenin başlıca aktörlerinden biri haline gelmiş olabilir. Oyun değişmiş; Türkiye de oyunun nesnesinden oyuncularından birine dönüşmüş olabilir.

 

PEKİ İSRAİL BU TABLONUN NERESİNDE?

 

İsrail’in farklı Kürt siyasi ve silahlı örgütleriyle ilişkisine bakarken yine aynı temel ayrımı korumak gerekiyor.

 

2017’de Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi bağımsızlık referandumuna giderken Netanyahu açıkça Kürt devletinin kurulmasını destekledi. İsrail’in Irak’taki Kürt siyasi yapılarıyla ilişkilerinin 1960’lara kadar gittiği de uzun zamandır biliniyor. Aynı Netanyahu başta PKK’yı ise terör örgütü olarak tanımlıyordu.

 

Yani İsrail açısından esas mesele “Kürtler” diye homojen bir aktör yoktur.

 

Hangi örgüt siyasi yapısının hangi zamanda İsrail’in bölgesel çıkarına ne ölçüde hizmet edebildiğidir.

 

İsrail, şartlar uygun olduğunda PKK bağlantılı bir yapıyı dahi İran’a karşı kullanılabilecek bir vekâlet veya yardımcı güç olarak değerlendirebilmektedir.

 

İsrail devleti, Mossad veya diğer güvenlik kurumları, İsrail hükûmetleri, ABD’deki pro-İsrail siyasi çevreler ve çeşitli düşünce kuruluşları her konuda tek merkezden emir alan yekpare bir yapı olmayabilir.

 

Fakat İsrail’in güvenliğini ve bölgesel üstünlüğünü önceleyen çevrelerin bazı uzun vadeli çıkarları ortaktır. Belki buna Küresel Siyonizm diyebiliriz.

 

İsrail’in bölgedeki merkezi devletlerin çevresinde kendisine yararlı olabilecek etnik, mezhepsel ve siyasi aktörlerle ilişki geliştirme eğilimi açıkça görülebilir.

 

İSRAİL, ABD VE TÜRKİYE: AYNI PROJE Mİ, ÇATIŞAN PROJELER Mİ?

 

2025’in başında İsrail’in Washington’a yaptığı lobi, meselenin ne kadar karmaşık olduğunu gösterdi.

 

Reuters’a göre İsrail, Suriye’nin zayıf ve desantralize kalmasını, Rus üslerinin ülkede kalmasını ve böylece Türkiye’nin artan nüfuzunun dengelenmesini istiyordu.

 

Bu, Ankara’nın stratejisinin neredeyse tersiydi. Türkiye güçlü ve bütün bir Suriye devleti, ayrı silahlı bölgelerin ortadan kalkması ve SDF’nin merkezi yapıya entegrasyonunu istiyordu.

 

2026’ya gelindiğinde Washington’ın tercihi İsrail’in o günkü tezinden çok Türkiye’nin tezine yaklaştı: Tek Suriye + merkezi devlet + SDF entegrasyonu.

 

Bu durum “ABD ve İsrail her aşamada aynı şeyi ister” şeklindeki basit modeli zayıflatır. Fakat daha geniş bir stratejik iş birliği ihtimalini ortadan kaldırmaz.

 

ABD ile İsrail; İran’ın zayıflatılması, İran bağlantılı silahlı ağların sınırlandırılması, İsrail’in güvenliği gibi temel konularda ortaklaşabilirken, Türkiye’nin ne kadar güçlenmesi gerektiği, Suriye’nin ne kadar merkezî olması gerektiği veya hangi vekil gücün kullanılacağı konusunda ayrışabilir.

 

Jeopolitik ittifaklar zaten tam da böyle çalışır. Ortaklık, bütün taktik tercihlerde özdeşlik anlamına gelmez.

 

AMİ AYALON TEZİ NEDEN ÖNEMLİ?

 

Eski Şin Bet Başkanı ve İsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı Ami Ayalon’un yaklaşımı bu tartışmaya iki ayrı açıdan ışık tutuyor.

 

Ayalon İsrail-Filistin çatışmasını değerlendirirken güvenlik güçlerinin sürekli operasyonel başarı elde etmesine rağmen siyasi sonuç üretilememesini şu meşhur ifadeyle özetlemişti: “Her muharebeyi kazanıyoruz ama savaşı kaybediyoruz.”

 

Ayalon’un kastı Türkiye veya PKK değildi. Fakat ortaya koyduğu stratejik ilke evrenseldir: Askerî başarı, doğru siyasi sonuca dönüşmüyorsa tek başına nihai zafer değildir.

 

Bu ilkeyi Türkiye açısından iki yönden okumak gerekir.

 

Birincisi: Türkiye PKK’yı sahada geriletmiş, örgütün ülke içindeki askerî kapasitesini kırmış ve onu bağımsız devlet hedefinden kendisini feshetme noktasına getirmiş olabilir.

 

Fakat örgütün silahla gerçekleştiremediği etnik temelli bölgesel egemenlik hedefleri daha sonra hukuk, anayasa veya sınır-aşan siyasi kurumlar üzerinden hayata geçiriliyorsa askerî zaferin siyasi getirisi aşınabilir.

 

İkincisi ise tersidir: Türkiye PKK’yı tasfiye edip herhangi bir ayrı egemenlik yapısı yaratmadan vatandaşlık temelinde siyasi alanı genişletir, SDF’yi Suriye’nin merkezi devletine entegre ettirir ve bölgesel nüfuzunu büyütürse askerî başarı kalıcı siyasi başarıya çevrilmiş olur.

 

Ayalon’un başka bir yaklaşımı da dikkat çekicidir.

 

2015’te Gilead Sher ve Orni Petruschka ile kaleme aldığı yazıda İsrail-Filistin çözümünün “radikal İslam”a karşı daha ılımlı bir Sünni bölgesel eksenin kurulmasını kolaylaştıracağını savunuyordu.

 

Bu, Netanyahu hükûmetinin resmî Kürt politikası değildir. Fakat İsrail stratejik düşüncesinin bir kesiminde İsrail’in güvenliğini daha geniş bölgesel ittifak mimarisine bağlama düşüncesinin uzun süredir bulunduğunu gösterir.

 

Bugün Türkiye’nin, Körfez’in, Suriye’nin ve başka bölge ülkelerinin Amerikan yük paylaşımı sistemi içinde yeniden konumlandırılması tartışılırken bu düşünce göz ardı edilmemelidir.

 

Ayalon planının gereği etnik ve mezhepsel fay hatlarını kullanma ve desteklenecek küçük grupların İsrail’in güvenliği için pozitif etki doğuracağı düşüncesini bir tarafa not etmemiz gerekiyor.

 

BOP: TEK BİR GİZLİ BELGE ARAMAK YANLIŞ SORU MU?

 

Büyük Ortadoğu Projesi tartışılırken iki karşıt hata yapılıyor. Bir taraf, bölgede yaşanan her gelişmeyi tek bir gizli planın uygulanması olarak görüyor. Diğer taraf ise resmî bir Amerikan belgesinde “Türkiye bölünecek” denmediği için bütün bölgesel yeniden yapılanma tartışmalarını komplo teorisi sayıyor. İkisi de yetersizdir.

 

2004’te açıklanan resmî Broader Middle East and North Africa girişimi reform, demokrasi ve kalkınma dili kullanıyor; bağımsız Kürdistan öngören resmî bir harita sunmuyordu. Buna karşılık Ralph Peters gibi Amerikan askerî-stratejik çevrelerinden isimler mevcut sınırların değiştirilmesini ve bağımsız Kürt devleti fikrini açıkça tartıştı. Peters’ın haritası ABD hükûmetinin resmî planı değildi; fakat bu tür çalışmalar, bölgenin mevcut sınırlarının bazı Amerikan stratejik çevrelerinde değişmez kabul edilmediğini gösteriyordu. Asıl mesele bütün bu gelişmelerin tek merkezden verilen gizli emirlerin ürünü olduğunu varsaymak değil; farklı dönemlerde ortaya çıkan askerî, siyasi ve diplomatik politikaların sonuçlarının birbirini tamamlayıp tamamlamadığına bakmaktır.

 

“BÜYÜYEREK KÜÇÜLME” SENARYOSU

 

Bu noktada Türkiye açısından çok daha sofistike bir risk senaryosu ortaya çıkıyor. Türkiye’nin bölgesel nüfuzu büyüyebilir. Suriye Ankara’nın güvenlik alanına girebilir.

Irak ile ekonomik entegrasyon artabilir. Türkiye bölgenin enerji, ticaret ve güvenlik merkezi haline gelebilir. Haritadaki sınırlar bile değişmeyebilir.

 

Fakat aynı süreçte Türkiye içinde etnik temelli ayrı egemenlik alanları oluşursa, ülke dışarı doğru büyürken içeride egemenlik bakımından küçülebilir.

 

Kritik göstergeler şunlardır: etnik temelli bir bölgenin anayasal olarak tanımlanması, ayrı yasama yetkisi, ayrı yürütme otoritesi, mali egemenlik, ayrı güvenlik yapılanması, merkezi devlet dışında uluslararası anlaşma kapasitesi, Türkiye, Irak ve Suriye’deki belirli Kürt siyasi yapıları arasında kurumsallaşmış sınır-aşan otorite, dış devletlerin bu statünün garantörü haline gelmesi.

 

Bunlar ortaya çıkarsa konu artık yalnız demokratikleşme değildir. Egemenliğin yeniden paylaşılmasıdır.

 

FEDERASYON NEDEN SON DURAK OLMAK ZORUNDA DEĞİLDİR?

 

Elbette federal yapıların otomatik olarak parçalanacağı söylenemez. ABD, Almanya veya İsviçre bunun açık karşı örnekleridir.

 

Ama aynı şekilde federal veya özerk statünün ayrılıkçı bir siyasi hareket için hiçbir anlam taşımadığını söylemek de gerçekçi değildir.

 

Irak Kürdistanı bunun laboratuvar örneğidir. Önce korunan fiilî alan oluştu. Sonra kurumsallaşmış özerklik gelişti. 2003 sonrası Irak düzeninde federal anayasal statü kazandı. Ayrı parlamento, hükûmet ve Peşmerge yapısı güçlendi. 2017’de bağımsızlık referandumuna gidildi. Ve İsrail referandumu açıkça destekledi.

 

Uluslararası hukukta federal bir bölgenin otomatik ayrılma hakkı yoktur. Fakat reel politikada: Özerklik → kurum → ayrı elit → güvenlik gücü → dış bağlantı → uygun kriz anında self-determinasyon veya bağımsızlık talebi şeklinde bir zincir mümkündür.

 

Bu nedenle Türkiye açısından mesele “federalizm kelimesi güzel mi kötü mü?” değildir. Mesele hangi yetkinin kime devredildiğidir.

 

PKK’NIN 1978 HEDEFİYLE 2026 FOTOĞRAFINI YAN YANA KOYARSAK

 

PKK 1984’te Türkiye içinde silahlı alan yaratmaya yöneldi. Bugün örgütün ağırlığı yıllardır Türkiye dışına itilmiş durumda.

 

Suriye uzun yıllar önemli barınma alanıydı. 1998’de Türkiye’nin baskısıyla bu imkân kaybedildi. Suriye’de YPG/SDF üzerinden PKK ideolojik hattına yakın çok geniş bir fiilî alan ortaya çıktı. 2026’da o alan da ciddi ölçüde daraldı ve merkezi devlete entegrasyon sürecine girdi.

 

Öcalan silahlı mücadeleyi sona erdirme ve PKK’yı feshetme çağrısı yaptı. TBMM ise örgütün tasfiyesini esas alan bir yasal çerçeveyi kabul etti.

 

Bu tabloyu: “PKK kırk yıllık stratejik hedeflerine ulaştığı için silah bırakıyor”

diye okumak komik olur. 

 

AMA SONUÇ NEDEN HÂLÂ BELLİ DEĞİL?

 

Çünkü silahlı mücadelenin bitmesiyle siyasi mücadelenin sonucu aynı anda belli olmaz. Tam burada Kandil’in bugünkü dili önem kazanıyor.

 

Karayılan’ın; “Mücadeleyi savaş ve silah zemininden çıkarıp siyaset ve hukuk zeminine taşımaya hazırız.” cümlesi hafife alınamaz. Bir yönüyle tam da istenen budur: silah yerine siyaset. Aslında ağızdaki bakla; ‘silahı bıraktığımızda milletvekili olabilecek miyiz’ cümlesidir. Hatta bu bakımdan dağ kadrosu ile Kürtçülüğün ekmeğini yiyen DEM partililer arasında ifade edilmeyen bir rekabet de var.

 

Fakat diğer yönüyle asıl soru şimdi başlıyor:

 

Silahla ulaşılmak istenen hangi hedeflerden gerçekten vazgeçildi, hangileri yalnızca siyasal ve hukuki dile çevriliyor?

 

Ölçü söylem değil, kurulacak kurumlar olacaktır.

 

TERÖRSÜZ TÜRKİYE “BÜYÜK OYUN”UN PARÇASI MI?

 

Bugünkü veriler üç ihtimali birlikte masada tutmayı gerektiriyor.

 

1. PKK’nın stratejik yenilgisi tezi

 

Türkiye kırk yılı aşkın askerî, istihbarî ve diplomatik mücadeleyle PKK’nın bağımsız devlet ve silahlı alan projesini uygulanamaz hale getirdi. Örgüt bu nedenle hedefini sürekli aşağı çekti ve sonunda silahlı yapısını tasfiye etme noktasına geldi.

 

Suriye’deki son gelişmeler de PKK ideolojik ekosisteminin bölgesel hareket alanını daha da daralttı. Bu tez güçlüdür.

 

2. Silahlı stratejinin siyasal-statüsel stratejiye dönüştürülmesi tezi

 

PKK’nın bağımsız devlet hedefi başarısız oldu; fakat sınır-aşan siyasi alan oluşturma düşüncesi ortadan kalkmadı. Silah bırakma, örgüt tarafından demokratik siyaset ve hukuk alanında yeni statü taleplerine geçiş olarak kullanılabilir. Kandil’in bugünkü pazarlık dili bu ihtimali ciddiye almayı gerektiriyor. Bu tez de güçlüdür.

 

3. Yeni bölgesel mimari tezi

 

ABD doğrudan Ortadoğu yükünü azaltırken Türkiye’yi daha fazla bölgesel sorumluluk üstlenecek ana müttefiklerden biri haline getiriyor olabilir. Yukarıda anlatılan SDF’nin Şam’a entegrasyonu süreci ile PKK’nın Türkiye’deki tasfiyesi, aynı büyük bölgesel dönüşümün birbirini tamamlayan parçaları olabilir.

 

Bu Türkiye’nin parçalanması anlamına gelmek zorunda değildir. Tam tersine Türkiye’nin bölgesel gücünü büyütebilir. Fakat bu yeni mimari Türkiye’nin kendi üniter egemenliğinin gevşetilmesine bağlanırsa “büyüyerek küçülme” riski ortaya çıkar.

 

SONUÇ:

 

SİLAH KİMİN ELİNDEN ÇIKIYOR, EGEMENLİK KİMİN ELİNDE KALIYOR?

 

Terörsüz Türkiye’nin gerçek mahiyeti bugün kullanılan barış cümlelerinden değil, bundan sonra kurulacak siyasi ve hukuki düzenden anlaşılacaktır.

 

Başlangıçta bir gerçeği doğru yere koymak şarttır: PKK Kürtlerin temsilcisi değildir. Dolayısıyla yaşanan süreç “Türklerle Kürtlerin barışması” değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt vatandaşları bu ülkenin yabancı bir tarafı değildir. Devletin kırk yılı aşkın süredir mücadele ettiği aktör, kendi siyasi projesini Kürtlerin iradesi olarak sunan silahlı bir örgüttür.

 

Bu nedenle başarılı bir Terörsüz Türkiye modeli: PKK’nın silahlı ve örgütsel kapasitesinin tasfiyesi, PKK’nın Kürtler üzerinde silah ile kurduğu temsil tekelinin ortadan kalkması, bütün vatandaşların etnik kimliklerinden bağımsız biçimde siyaset yapabilmesi ve Türkiye’nin üniter egemenliğinin korunması olmalıdır.

 

Bunun yanında Türkiye Suriye ve Irak’ta ekonomik, diplomatik ve güvenlik nüfuzunu genişletebilir. Hatta ABD’nin Ortadoğu’daki doğrudan yükünün bir kısmını üstlenerek yeni bölgesel düzenin en önemli aktörlerinden biri haline gelebilir.

 

Bu Türkiye açısından tarihî bir stratejik kazanç olur.

 

Fakat sınır tam burada çizilmelidir.

 

Silahlar ortadan kalkarken; ayrı etnik egemenlik alanları, ayrı güvenlik yapıları, ayrı yasama yetkileri, sınır-aşan siyasi otoriteler, ileride bağımsızlık için kullanılabilecek uluslararası garantili yapılar doğuyorsa, o zaman yalnız mücadelenin yöntemi değişmiştir.

 

Ami Ayalon’un ifadesiyle bir devlet “her muharebeyi kazanıp savaşı kaybedebilir.”

 

Türkiye açısından bunun tersi de mümkündür.

 

Kırk yıllık terörle mücadelede ağır bedeller ödenerek elde edilen askerî üstünlük; PKK’nın gerçek anlamda tasfiyesi, Suriye’de yukarıda anlatılan entegrasyon sürecinin kalıcılaşması ve Türkiye’nin bölgesel gücünün artmasıyla sonuçlanırsa bu kez muharebelerden sonra savaş da kazanılmış olacaktır.

 

Bu nedenle bugün sorulması gereken doğru soru; “Barış oluyor mu?” kadar basit değildir.

 

Doğru soru şudur:

 

PKK silahsızlanırken Türkiye’nin egemenliği büyüyor mu, küçülüyor mu?

 

Eğer egemenlik güçleniyor, dış müdahale alanı daralıyor ve PKK’nın kırk yıllık siyasi projesi tasfiye ediliyorsa Terörsüz Türkiye “Büyük Oyun”un son aşaması değil, o oyunun Türkiye tarafından bozulduğu tarihsel eşik olabilir.

 

Ama silahlı yapının yerini, aynı hedefleri başka adlarla taşıyan sınır-aşan ve etnik bölgesel bir egemenlik mimarisi alıyorsa, o zaman silahlar susmuş olsa bile oyun henüz bitmemiş demektir.

Toplam Okunma Sayısı : 17