SESSİZCE NEYE ALIŞTIRILIYORUZ? - II

SESSİZCE NEYE ALIŞTIRILIYORUZ? - II

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 2

ÇABASIZ HAZLARIN ÇAĞINDA MUTLULUK MÜMKÜN MÜ?

 

Toplumsal alanda marjinal olanın yavaşça normalleştiği, değerlerin sessizce aşındığı bir çağda, gözden kaçırdığımız çok daha hayati bir kırılma iç dünyalarımızda yaşanıyor. Serinin ilk yazısında, bu değişimin toplumsal normalleşme, sessizlik sarmalı ve medya üzerinden nasıl gerçekleşebildiğini ele almıştık. Dış dünyada örülen algı mimarisi savunma mekanizmalarımızı düşürürken, içsel dünyamızı esir alan sinsi bir dönüşümle karşı karşıyayız: Emeğin değersizleştiği, zorluğun külfet sayıldığı ve zahmetsizce elde edilen anlık hazların mutluluk sanıldığı yeni bir varoluş biçimi.

 

Bu sessiz alıştırma süreci bizi sadece toplumsal olarak tepkisizleştirmekle kalmıyor; bireysel direncimizi ve yaşama sevincimizi de elimizden alıyor. Sonucunda ise etrafımızı saran, konfor içinde batan ama geleceğe umutla bakamayan koyu bir karamsarlık dalgası doğuyor.

 

Dışarıdaki Yozlaşmadan İçerideki Tatminsizliğe

 

Sürekli tekrarlanan uyaranların yarattığı zihinsel duyarsızlaşma (desensitization), iç dünyamıza ulaştığında beynimizin haz ve tatmin mekanizmasını tahrip eder.

 

Eskiden bir zanaatkârın günlerce uğraşarak ortaya koyduğu bir eser, bir okurun saatlerce emek vererek bitirdiği bir kitap ya da sabırla büyütülen bir dostluk insana zamana yayılan, derin ve kalıcı bir doygunluk verirdi. Oysa bugün tek bir ekrana dokunarak, bir tıkla sipariş vererek ya da çabuk tüketilen içeriklerin arasında gezinerek anlık hazlara zahmetsizce ulaşıyoruz.

 

Kemal Sayar’ın Yavaşla eserinde sıkça dile getirdiği gibi; hızın kutsandığı yerde haz sığlaşır, derinlik kaybolur. Çabasız elde edilen bu "bedava dopamin", insan ruhunu beslemek yerine hissizleştirir. Değerlerin kanıksanması, zamanla hazların değersizleşmesine dönüşür. Zahmetsizce gelen her doyum, bir sonraki anı daha da anlamsız kılar.

 

İyimserliği Satan, Karamsarlığı Besleyen Düzen

 

İyimserlik (optimizm), insanın "bir zorluğun üstesinden gelebilme" ve "kendi emeğiyle bir şeyleri dönüştürebilme" gücüne olan inancından doğar. Sabırla bir şey inşa eden, ter döken insan geleceğe umutla bakar.

 

Prof. Dr. Acar Baltaş'ın insan psikolojisi ve gelişimi üzerine çalışmalarında sıkça hatırlattığı kritik bir gerçek vardır: "Zorlukla karşılaşmamış, emek vermemiş ve çaba göstermemiş insan olgunlaşamaz; olgunlaşamayan zihin ise dayanıklılık kazanamaz."

 

Her gün çabasız hazlarla beslenen ve emeğin ucuzladığı bir dünyada yaşayan birey, aşılması gereken gerçek bir zorlukla karşılaştığında anında pes eder. Çaba sarf etme kası zayıflayan zihin, ilk engelde direnç gösteremez. "Ben yapamıyorum, bir şey değişmeyecek" fikri, zamanla genel bir çaresizlik hissine ve koyu bir karamsarlığa dönüşür.

 

Bugün şikayet ettiğimiz kitlesel mutsuzluk ve karamsarlık; sadece ekonomik veya sosyolojik faktörlerin değil, zorluklarla mücadele etme yetimizi çabasızlığa kurban etmemizin doğrudan bir sonucudur.

 

Kullan-At İnsan İlişkileri ve Yalnızlaşma

 

Kavramların içinin boşaltılması ve ambalajlanması, en yıkıcı etkisini insan ilişkilerinde gösterir. Emeğin ucuzlaması, bu aşınmayı dostluklara kadar taşır. Dücane Cündioğlu’nun sitem dolu o derin sorusu adeta bugünümüzü özetliyor: "Sana 'dur' diyecek bir dostun da mı yok ey talip?"

 

Geleneksel dünyada bir dostluğu korumak, bir evliliği sürdürmek tıpkı bir zanaat gibi titizlik, emek ve bağışlayıcılık isterdi. İnsanlar birbirlerinin eksiklerini sabırla tamir eder, yeri geldiğinde bir uyarıyı "dostun aynası" kabul ederdi. Günümüzde ise emek gerektiren bağların yerini; anlık tüketilen, ilk pürüzde fırlatılıp atılan "kullan-at" ilişkileri aldı.

 

Çaba harcamadan kurulan dostluklar çabuk yıkılınca insan derin bir yalnızlığa gömülür. Yalnızlaşan ve etrafına güveni zedelenen birey ise topluma ve geleceğe karşı daha da karamsar bir tutum takınır. Sessizce alıştırıldığımız en büyük tuzaklardan biri de bu emek vermeden sevilme ve dost kalma illüzyonudur.

 

Ne Yapmalı? Algı Çağında Emeğe Sahip Çıkmak

 

Bireysel ve toplumsal özgüveni yeniden inşa etmek, lafla değil, emeği ve sabrı yeniden kutsamakla mümkündür:

 

Çabasız Hazları Sınırlandırmak: Zihnimizi zahmetsiz ekran hazlarından çekip; okumak, yazmak, üretmek veya bir zanaatla ilgilenmek gibi sabır gerektiren "hak edilmiş hazlara" yönlendirmeliyiz.

 

Sürecin Estetiğine Dönmek: Sonuç odaklı acelecilikten, sürecin ve çabanın öğreticiliğine sığınmalıyız. Çabasız elde edilen her şey kırılgandır ve çabuk tükenir; emekle kazanılan ise insana kalıcı bir iç huzuru verir.

 

İlişkileri Tamir Etmeyi Öğrenmek: Dostlukların ve aile bağlarının hazır tüketim nesnesi olmadığını, emek verdikçe derinleşen canlı organizmalar olduğunu hatırlamalıyız.

 

Direniş Emekten Başlar

 

Bir toplumun sınırları o toplumun evidir; ancak o evin içini yaşanır kılacak, içindeki insanı mutlu ve umutlu tutacak tek şey alın teri ve emektir. Bize sunulan o yapay, çabasız ve çirkin dünyayı reddetmenin en asil yolu; içeriye dönüp kendi emeğimizle, sabrımızla ve alçak gönüllülüğümüzle nitelikli bir hayat inşa etmektir.

 

Çünkü karamsarlık, hazır bulanların ve kolayca tüketenlerin hastalığıdır. İyimserlik ve huzur ise zifiri karanlıkta bile sabırla ve emekle kandil yakmaya devam edenlerin payına düşecektir.

Toplam Okunma Sayısı : 315