DEVLETİN Mİ MİLLETİ, MİLLETİN Mİ DEVLETİ?

DEVLETİN Mİ MİLLETİ, MİLLETİN Mİ DEVLETİ?

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 6
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un “Devletin ülkesi olmaz, devletin milleti olmaz” sözü, aradan yaklaşık iki yıl geçtikten sonra yeni anayasa ve Terörsüz Türkiye tartışmaları içinde yeniden gündemde. Peki bu ifade yalnızca “devlet millet için vardır” düşüncesinin demokratik bir anlatımı mı, yoksa Türk Devleti, Türk Milleti ve egemenlik kavramları bakımından daha derin bir anayasal tartışmaya mı işaret ediyor?

NUMAN KURTULMUŞ’UN SÖZÜ VE YENİ ANAYASA TARTIŞMASI

 

Eski bir söz neden bugün yeniden gündemde?

 

Son günlerde sosyal medyada yeniden dolaşıma giren TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un “Devletin ülkesi olmaz, devletin milleti olmaz” sözü yeni değildir. Kurtulmuş bu ifadeyi 10 Ekim 2024’te Gazi Üniversitesinin akademik yıl açılışında, yeni anayasa üzerine konuşurken kullandı. Bugün yeniden paylaşılması ise sözü 2024’tekinden farklı bir siyasi bağlama yerleştiriyor.

 

Çünkü aradan geçen yaklaşık iki yılda “Terörsüz Türkiye” süreci ilerledi, PKK/KCK’nın tasfiyesi ve silah bırakma sürecine ilişkin hukuki düzenlemeler Meclisin gündemine geldi ve Numan Kurtulmuş bizzat bu sürecin ardından yeni anayasa çalışmalarının başlaması gerektiğini ifade etti.

 

Dolayısıyla bugün tartışılan mesele, bir hatibin şahsi niyetinin ne olduğu veya neyi kastettiği meselesi değildir. Asıl mesele; devletin en üst makamlarından biri tarafından telaffuz edilen bu cümlenin, niyetten bağımsız olarak kamu hukuku, devlet teorisi ve yeni anayasa zemininde ürettiği kavramsal tahribattır. Zira devlet yönetiminde ve anayasa hukukunda niyetler değil, kullanılan kavramların doğuracağı kurumsal sonuçlar belirleyicidir.

 

Kurtulmuş, konuşmasında 1961 ve 1982 anayasalarının “devletçi”, “seçkinci” ve darbe dönemlerinin zihniyetini yansıtan yönlerini eleştiriyor; yeni anayasanın devlet yerine millet iradesini esas alması gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede mevcut Anayasa’daki: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.” ifadesini ele alarak şu cümleyi kuruyor:

 

“Devletin ülkesi olmaz. Devletin milleti olmaz.”

 

Ardından bunun: “Milletin devleti ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğü” şeklinde ifade edilmesini öneriyor.

 

Bu söz, ‘devlet milletin sahibi değildir; millet devlet için değil, devlet millet için vardır’ şeklinde demokratik bir ilkeyi ifade etme amacıyla okunabilir. Ancak burada incelememizin konusu Kurtulmuş’un şahsi niyeti değil, seçtiği ifadenin kamu hukuku bakımından taşıdığı anlam ve doğurabileceği sonuçlardır.

 

Zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut anayasal düzeni de egemenliği devlete vermemektedir. Anayasa’nın 6. maddesi açıkça:

 

“Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.” demekte ve devamında bu milletin Türk Milleti olduğunu belirtmektedir. Yasama ve yargı yetkisinin de Türk Milleti adına kullanıldığı ayrıca düzenlenmiştir.

 

Bu nedenle Türkiye’nin mevcut anayasal teorisinde devlet zaten milletin üzerinde egemenliğin sahibi değildir.

 

Tam da bu noktada Kurtulmuş’un müdahalesinin neden gerekli görüldüğü sorusu önem kazanmaktadır.

 

“Devletin ülkesi olmaz” hukuken doğru mudur?

 

Hayır, doğru değildir. Modern kamu hukukunda devletin temel unsurları insan topluluğu, ülke ve egemen siyasi teşkilattır. Devletin ülkesi vardır; ancak devlet o ülkenin özel hukuk anlamında maliki değildir.

 

Burada “mülkiyet” ile “egemenlik” birbirine karıştırılmamalıdır.

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anadolu’nun tapu sahibi değildir. Devleti yönetenlerin ülke üzerinde şahsi mülkiyetleri yoktur. Fakat Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin egemenlik ve yargı yetkisinin coğrafi alanıdır.

 

Siyasi retorikte veya milletin ortak hafızasında sıkça dile getirilen rahmetli Edibali’nin cümlesi ile 'Anadolu'nun tapusu Türk milletinindir' ifadesi ise, özel hukuka tabi bir gayrimenkul mülkiyetini değil; milletin canı ve kanıyla mühürlediği tarihî, meşru ve bölünmez egemenlik hakkını simgeleyen sosyolojik bir kavramdır ve sonuna kadar doğrudur.

 

Dolayısıyla: “Ülke devletin malı değildir” doğrudur. Fakat: “Devletin ülkesi olmaz” doğru değildir.

 

Aynı durum “devletin milleti olmaz” ifadesi için de geçerlidir. Millet devlet yöneticilerinin mülkü değildir; fakat bir devletin nüfusu, vatandaşları ve siyasi topluluğu vardır.

 

Kurtulmuş’un demokratik açıdan savunulabilir bir düşünceyi anlatırken kamu hukukunun yerleşik kavramlarını gereksiz biçimde problemli hale getirdiği görülmektedir.

 

Niyetten Bağımsız Bir Tehlike: Kavramsal Aşınmanın Kurumsal Sonuçları

 

Kurtulmuş’un şahsi niyetini tayin etmek bu yazının konusu değildir. Bununla birlikte akademik geçmişe sahip, devletin en yüksek anayasal makamlarından birini temsil eden tecrübeli bir siyasetçinin “devletin ülkesi” tamlamasındaki iyelik ilişkisinin özel mülkiyet anlamına gelmediğini bilmediğini varsaymak da makul değildir. Bu nedenle söz, niyet tartışmasından bağımsız olarak, bilinçli veya en azından düşünülmüş bir kavramsal tercih olarak ciddiye alınmalıdır. İncelememizin konusu bu tercihin doğurduğu sonuçlardır.

 

Türkçedeki ve anayasa metinlerindeki "devletin ülkesi" ve "devletin milleti" tamlamalarında yer alan iyelik eki, özel hukuktaki bir "mülkiyet/sahiplik" ilişkisini asla ifade etmez. Nitekim "devletin organları" dendiğinde bu organların yöneticilerin şahsi malı olduğunu iddia etmiyoruz; "devletin sınırları", "devletin hukuku" veya "devletin yetkileri" ifadeleri de bir mülkiyeti değil, meşru bir hukuki aidiyet, egemenlik ve yetki ilişkisini anlatır.

 

Bu açık hukuki hakikate rağmen, mevcut anayasal kavrama gerçekte taşımadığı bir "özel mülkiyet" ve "ceberut sahiplik" anlamı yükleyerek "devletin ülkesi ve milleti olmaz" demek; arkasındaki saik ne olursa olsun, son derece tehlikeli bir kavramsal boşluk ve aşınma üretmektedir.

 

Bu söylem; iyi niyetle vesayeti aşma veya "devlet millet içindir" ilkesini vurgulama gayreti taşısa bile, pratik sahada şu iki büyük kurumsal riski beslemektedir:

 

1. Devlet ile Vatan Arasındaki Egemenlik Bağının Koparılması: Devletin ülkesi olmadığını iddia etmek; vatan toprağı üzerindeki kayıtsız şartsız siyasi egemenliği, kamu düzenini ve sınır muhafazasını zaafa uğratacak zeminlere kavramsal kapı aralar.

 

2. Kurucu İrade Olan "Türk Milleti" Kimliğinin Aşındırılması: "Devletin milleti olmaz" itirazı, ardından gelen "milletin devleti" retoriğiyle masum bir demokratikleşme gibi sunulsa da; anayasal düzlemde Türk Milleti üst kimliğini etnikleştirip tasfiye etmek isteyen ayrılıkçı ve vesayetçi çevrelere elverişli bir zemin sunmaktadır.

3. 

Dolayısıyla mesele, "yanlış söylenmiş iyi niyetli bir fikir" veya "basit bir telaffuz kazası" olarak geçiştirilemez. Devletin kurucu dili bozulduğunda, devletin egemenlik omurgası da sarsıntıya uğrar. Bu sebeple devlet adamlarının vazifesi, yerleşik kamu hukuku kavramlarını yapay bir sahiplik tartışmasına kurban etmek değil; Türk Devleti’nin egemenlik hakkını ve Türk Milleti’nin kurucu iradesini koruyan sarih anayasal dili tavizsiz biçimde muhafaza etmektir.

 

Asıl soru: “Millet mi?” değil, “hangi millet?”

 

“Milletin devleti” ilk bakışta demokratik bir formüldür. Fakat anayasa hukukunda “millet” soyut bırakılabilecek sıradan bir kelime değildir.

 

Millet kimdir? Mevcut anayasal sistemin cevabı nettir: Türk Milleti.

 

Buradaki “Türk Milleti” kavramını yalnız etnik soy birliğinden oluşan biyolojik bir topluluk şeklinde anlamak, Cumhuriyet’in vatandaşlık anlayışını eksik okumaktır.

 

1924 Anayasası Türkiye ahalisine din ve ırk ayrımı gözetmeden vatandaşlık itibarıyla Türk denileceğini düzenlemişti. Bugünkü Anayasa’nın 66. maddesi de: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” hükmünü taşımaktadır.

 

Bu nedenle bir vatandaş etnik ve kültürel kimliği bakımından Kürt, Çerkez, Laz, Arap, Boşnak veya başka bir kökene mensup olabilir; aynı zamanda siyasi ve anayasal aidiyeti bakımından Türk Milletinin eşit bir ferdidir.

 

Burada yapılması gereken; 'Türk Milleti' kavramını birtakım marjinal itirazlar veya dış dayatmalarla tartışmaya açmak yahut aşındırmak değil; onun zaten ırk ve kan bağına dayanmayan, ortak tarih, vatan, kültür ve kader birliğine dayalı kurucu ve toplayıcı niteliğini tavizsiz biçimde muhafaza etmektir. Türk Milleti, bin yıllık bir terkibin ve eşit vatandaşlık hukukunun adıdır. Milletin kurucu kimliği hiçbir ayrılıkçı veya vesayetçi mülahazanın pazarlık konusu yapılamaz

 

Dolayısıyla Kurtulmuş’un “milletin devleti” formülünün gerçek anlamını belirleyecek kritik husus budur:

 

Eğer “millet” ile Türk Milleti kastediliyorsa ve bu millet bütün vatandaşları kapsayan ortak siyasi millet olarak korunuyorsa, söz esas itibarıyla demokratik meşruiyet vurgusudur.

 

Fakat “milletin devleti” denildikten sonra “Türk Milleti” kavramının kendisi problem haline getirilir, Türklük vatandaşlık tanımından çıkarılır ve farklı toplulukların ayrı kurucu siyasi özneler olduğu bir anlayışa geçilirse mesele artık bir kelime sırası değişikliğinden ibaret değildir.

 

“Türkiye Devleti”, “Türk Devleti” ve “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”

 

Bu nedenle devletin adı ve niteliği konusundaki terminoloji de önemlidir.

 

Mevcut Anayasa başlangıçta “Yüce Türk Devleti”, 3. maddede “Türkiye Devleti”, 66. maddede ise “Türk Devleti” ifadelerini birlikte kullanmaktadır.

 

“Türkiye Devleti” bu nedenle pozitif hukuk bakımından yanlış olmasa da kanaatimizce yeni bir anayasanın terminolojisi yeknesaklaştırılacaksa, ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ devletin kurumsal ve siyasi-hukuki adını daha açık ifade ederken, ‘Türk Devleti’ onun tarihî ve millî karakterini ortaya koymaktadır.

 

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, devletin tam ve teknik siyasi-hukuki adı; Türk Devleti ise onun tarihsel ve millî karakterinin ifadesidir.

 

‘Türk Devleti’ tanımı; hiçbir komplekse veya yapay tartışmaya mahal bırakmayacak derecede açıktır. Türk Devleti, bu toprakları kanıyla vatan kılan, egemenliğini canı pahasına koruyan ve tüm fertleriyle bir kader birliği oluşturan Türk Milleti’nin bizzat kendi siyasi teşkilatıdır. Burada ‘Türk’ adı dar bir kabile veya kan bağı ayrımını değil; devlet kurucu, toplayıcı ve bütün vatandaşları eşit birer onur ve hak sahibi kılan tarihî üst kimliği ifade eder. Dolayısıyla Türk Devleti, milletin bin yıllık iradesinin somutlaşmış hâlidir ve bu kurucu nitelik hiçbir ideolojik veya bölücü mülahazayla tartışmaya açılamaz.

 

Daha önce savunduğumuz anayasa yaklaşımı neydi?

 

Alternatif Araştırmalar Merkezi’nde yayımladığımız “Anayasanın Başlangıç Metni ve Yeni Bir Toplumsal Sözleşme” başlıklı çalışmada da yeni ve sivil bir anayasa ihtiyacını savunmuş; 1982 Anayasası’nın darbe döneminden kalan devletçi ve vesayetçi dilinin aşılması gerektiğini belirtmiştik.

 

Ancak bunu yaparken üç sınırı özellikle korumuştuk:

 

Üniter devlet, ülkenin bölünmez bütünlüğü ve Türkçenin resmî dil olması esastır. Aynı çalışmada farklı kültürel zenginliklerin güvence altına alınması, yerel yönetimlerin vatandaşa hizmet bağlamında güçlendirilmesi ve daha özgürlükçü bir nizam savunulurken, bunun ‘güçlendirilmiş yerel yönetimlere sahip üniter devlet’ modeli içerisinde gerçekleştirilmesi gerektiği belirtilmişti.

 

Buradaki yerel güçlendirme; kesinlikle Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın Türkiye’nin milli güvenliği ve üniter yapısı gereği şerh koyduğu maddeler doğrultusunda bir 'siyasi veya idari özerklik' yahut 'kendi kendini yönetme (federasyon)' arayışı değildir. Fransa başta olmak üzere pek çok üniter devletin de haklı olarak ihtiyatla yaklaştığı bu tür gevşek yapılar yerine; egemenliğin ve milli devletin bölünmezliğini tartışmasız kabul eden, yalnızca hizmette verimliliği ve yerel katılımı artıran idari bir reform hedeflenmektedir.

 

Vatandaşlık konusunda da temel yaklaşımımız şuydu: Kökeni ne olursa olsun kendisini ortak vatana ve ortak geleceğe ait gören her vatandaş, Türk Milletinin eşit ve onurlu ferdidir.

 

Dolayısıyla demokratikleşme ile devletin millî niteliğinin ortadan kaldırılması arasında bir ilişki kurmaya çalışmak reel ve iyi niyetli bir çaba değildir.

 

12 Eylül’ün devletçiliğini aşmak başka şeydir; Türk Devleti ve Türk Milleti kavramlarını aşındırmak başka şey.

 

Devlet, millet ve ülkenin doğru ilişkisi

 

Bu üç kavram arasında basit bir “birinci, ikinci, üçüncü” sıralaması kurmak da doğru değildir.

 

Demokratik meşruiyet açısından millet, egemenliğin kaynağıdır.

 

Devlet, bu egemenliğin hukuk ve kurumlar aracılığıyla teşkilatlanmış biçimidir.

 

Ülke, milletin ortak vatanı ve devletin egemenlik alanıdır.

 

Bütün bunların üzerinde keyfî iktidarı sınırlayan ise anayasa ve hukuk vardır.

 

Türk tarihindeki devlet anlayışı da devlet, millet, yurt ve hukuk arasında böylesine bütüncül bir ilişki kurmuştur. Eski Türk siyasi terminolojisindeki il, budun, yurt ve töre kavramları siyasi teşkilatlanma, toplum, ülke ve hukuk düzeninin birbirinden kopuk olmadığını gösterir.

 

Millet devletiyle kaimdir. Türk devlet geleneğinde sülaleler, hanedanlar, iktidarlar veya hükümetler değişir; fakat milletin teşkilatlanmış iradesi olan devlet birdir ve süreklidir. Yöneticilerin veya iktidarların geçici olması, devletin tüzel kişiliğini ve milletin kurucu iradesini aşındırmanın gerekçesi yapılamaz.

 

Cumhuriyet bu tarihsel tecrübeye modern millî egemenlik ilkesini eklemiştir.

 

Dolayısıyla doğru anayasal ilişki kabaca şöyledir:

 

Türk Milleti → egemenliğin kaynağı

Türkiye Cumhuriyeti Devleti/Türk Devleti → egemenliğin kurumsal teşkilatı

Vatan → ortak ülke ve egemenlik alanı

Hukuk → devlet gücünün sınırı

 

Terörsüz Türkiye süreci neden bu sözü daha önemli hale getiriyor?

 

Bugün Kurtulmuş’un sözünün yeniden tartışılmasının esas nedeni yeni siyasi bağlamdır.

 

Terörsüz Türkiye kapsamında kabul edilen düzenlemeler elbette doğrudan bir anayasa değişikliği değildir. Devletin üniter yapısını, resmî dili veya vatandaşlık maddesini değiştirmemektedir.

 

Kurtulmuş da sonraki açıklamalarında ilk dört madde, üniter devlet, federasyon, konfederasyon ve resmî dil konusunda bir değişiklik üzerinde durulmadığını özellikle söylemiştir.

 

AK Parti’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uzun yıllardır devam eden ana söylemi de bu güvenceyle uyumludur: “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet.”

 

Erdoğan bu formüldeki “tek millet”i farklı etnik kökenlerden vatandaşları kapsayan bir siyasi birlik olarak tarif etmekte; “tek devlet”ten de Türkiye Cumhuriyeti Devletini kastetmektedir. Ömer Çelik de Terörsüz Türkiye sürecinde bu dört ilkenin pazarlık konusu olmadığını açıkça ifade etmiştir.

 

Bu veriler dikkate alındığında AK Parti’nin bugün açıklanmış hedefinin Türk devletinin üniter ve millî karakterini ortadan kaldırmak olduğunu ileri sürmek için yeterli dayanak yoktur.

 

Fakat tam da bu yüzden Kurtulmuş’un 2024’teki sözündeki problem ortadan kalkmamaktadır; tersine şu soruyu doğurmaktadır:

 

Eğer tek devlet, tek millet, üniter yapı ve ülke bütünlüğü korunacaksa, “devletin ülkesi ve milleti” formülünün değiştirilmesine niçin ihtiyaç duyulmaktadır?

 

Bunun ikna edici biçimde açıklanması gerekir.

 

Karşı taraftaki anayasal beklentiler

 

Terörsüz Türkiye sürecini yalnız hükümetin beyanları üzerinden değerlendirmek de yeterli değildir.

 

DEM Parti’nin kamuya açık belgelerinde vatandaşlık tanımının yeniden ele alınması, anadilinde eğitim, merkez–yerel ilişkilerinin değiştirilmesi, idari vesayetin azaltılması ve daha ademimerkeziyetçi bir yapı gibi talepler bulunmaktadır. Bazı metinlerde “ulus-devletçi egemenlik paradigmasının aşılması” gibi daha ileri ifadeler de kullanılmaktadır.

 

Elbette isteyen istediğini konuşacaktır. Bunların demokratik siyasette dile getirilen talepler olması başka, Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilmesi başka meseledir.

Ancak bunların varlığı, anayasal kavramların neden son derece dikkatli kullanılması gerektiğini göstermektedir.

 

Kurtulmuş’un “devletin milleti olmaz” söylemi böyle çevrelerde, Türk Milleti ve klasik ulus-devlet kavramlarının ileride daha kapsamlı biçimde tartışmaya açılabileceği yönünde bir algıya hizmet edebilir.

 

PKK/KCK/YPG/SDG çevresinde gelişen siyasi anlayışların bunu kendi “ulus-devletin aşılması” veya daha ademimerkeziyetçi siyasi modelleri açısından bir kavramsal açıklık olarak görmesi de mümkündür.

 

Bu durum Kurtulmuş’un böyle bir amacı olduğunu kanıtlamaz. Fakat anayasal dilin yalnız söyleyenin niyetiyle değil, karşı tarafların ondan hangi siyasi anlamı çıkardığıyla da sonuç doğurduğunu unutmamak gerekir.

 

Küçük bir kavram değişikliği daha büyük bir dönüşüme kapı açabilir mi?

 

Tek başına “milletin devleti” denilmesi ne federasyon getirir ne de Türkiye’nin üniter yapısını değiştirir.

 

Ancak anayasal değişiklikler paket halinde ele alındığında farklı bir sonuç doğabilir.

 

Örneğin “devletin milleti” ifadesinin problemli olduğu kabul edildikten sonra “Türk Milleti”nin de etnik olduğu iddiasıyla vatandaşlık tanımının değiştirilmesi talep edilebilir. Bunun ardından anadilinde eğitim, farklı kolektif kimliklerin statüsü ve yerel yönetimlerin siyasi yetkilerinin genişletilmesi tartışmaları gelebilir.

 

Bunların hiçbiri diğerinin zorunlu sonucu değildir.

 

Fakat aynı anayasal paradigma içerisinde bir araya geldiklerinde toplam sonuç, tek tek düzenlemelerin görünürdeki etkisinden daha büyük olabilir.

 

Kültürel çoğulculuk ile siyasi egemenlik ayrılmalıdır

 

Türkiye’nin önündeki en önemli meselelerden biri meşru kültürel ve bireysel haklarla siyasi egemenliğin paylaşılması arasındaki sınırı doğru çizmektir.

 

Bir vatandaşın Kürtçe konuşabilmesi, kültürünü yaşayabilmesi, yayın yapabilmesi veya dilini öğrenebilmesi ülkenin bütünlüğüne tehdit değildir.

 

Yerel yönetimlerin daha verimli, güçlü ve demokratik olması da federalizm anlamına gelmez.

 

Fakat etnik toplulukların ayrı kurucu siyasi özne olarak tanımlanması, egemenliğin etnik veya coğrafi temelde bölüştürülmesi ya da idari yerinden yönetimin bölgesel siyasi egemenliğe dönüşmesi farklı bir meseledir.

 

Bu nedenle:

 

Kültürel çoğulculuk, egemenlik çoğulculuğu değildir. Eşit vatandaşlık, birden fazla egemenlik kaynağı demek değildir. Güçlü yerel yönetim, üniter devletten vazgeçmeyi gerektirmez.

 

Türkiye’nin sürdürülebilir modeli, güçlü ortak siyasi kimlikle geniş bireysel ve kültürel özgürlükleri aynı sistem içerisinde koruyabilmektir.

 

Sonuç: Niyetler Değil, Kavramların Doğurduğu Hukuki Sonuçlar Esastır 

 

Devlet millet için vardır ilkesi ne kadar doğruysa, buradan ‘devletin ülkesi ve milleti olmaz’ sonucunu çıkarmak o kadar vahim bir kavram kargaşasıdır. Bu ifadenin hangi psikoloji veya amaçla söylendiği tali bir konudur; aslolan, bu tür retoriklerin Türk Devleti’nin egemenlik hakkını ve Türk Milleti’nin kurucu iradesini aşındıracak zeminlere malzeme teşkil etmesidir.

 

Öte yandan vatandaşlık, dil ve yerel yönetim konusunda başka siyasi çevrelerin daha ileri talepleri de somut olarak ortadadır.

 

Bu nedenle anayasa yapımında siyasi aktörlerin yalnız bugünkü iyi niyet beyanlarına güvenilemez. Anayasa, yarın farklı siyasal aktörlerin aynı kelimelerden çıkarabileceği sonuçları da hesaba katacak açıklıkta yazılmalıdır. Nitekim bu millet yıllarca ‘laiklik’ kavramının ne anlama geldiğinin belirsizliğinin acısını yaşamıştır.

 

Bizim savunduğumuz yeni toplumsal sözleşmenin temel dengesi bu nedenle değişmemektedir:

 

Devlet demokratikleşmeli, fakat kimliksizleştirilmemelidir. Türk Milleti; ortak tarih, vatan, kültür, vatandaşlık ve kader birliği temelinde bütün fertlerini kapsayan tarihî ve siyasi millet olarak muhafaza edilmelidir; dar bir etnik kategoriye indirgenerek tartışmaya açılmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti daha özgürlükçü bir hukuk devleti haline gelmeli, fakat tarihî ve millî karakteriyle Türk Devleti olma niteliği belirsizleştirilmemelidir. Farklı kültürel kimlikler güvence altında olmalı; fakat bunlardan ayrı egemenlik kaynakları üretilmemelidir.

 

Türkçe ortak ve resmî dil olarak muhafaza edilmelidir.

 

Ve bütün bunların üzerinde: Egemenlik, Türk Milletinindir.

 

Kurtulmuş’un 2024’te söylediği sözün tarihte nasıl değerlendirileceğini de nihayetinde o gün kurduğu cümle değil, önümüzdeki süreçte ortaya çıkacak yeni anayasa metninin Türk Milleti, Türk Devleti, vatandaşlık ve egemenlik kavramlarını nasıl kuracağı belirleyecektir.

Toplam Okunma Sayısı : 49