Suriye'de Anlaşma Dışında Çıkış Var Mı ?

SURİYE'DE ANLAŞMA DIŞINDA ÇIKIŞ VAR MI ?

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 2

Geçmişe ya da içinden geçtiğimiz ana kilitlendiğinizde, yarınlarla ilgili değişim ihtimalini yeterince okuyamazsınız. Geçmişten devralınan korkular ve bugün yakalanan fırsatlar, yarınlar için bağlayıcı olmayabilir. Özellikle Ortadoğu'nun otoriter yönetimler dönemindeki baskı ve inkar politikaları, yeniden hayat bulamayacak biçimde geride kaldı. Değişim döneminin ortaya çıkarttığı kazanım ve fırsatlar da son derece geçici olma potansiyeli taşımaktadır. Yarınlarda kalıcı ve sürdürülebilir denge ise mutlaka sosyoloji ile ve bölgesel risklerle birlikte şekillenecektir.

 

Toplumsal farklılıklar ve demografik gerçeklik, sürdürülebilir adil yönetimin de altyapısını oluşturur. Kendi nüfus gücünün ötesinde güç elde etme ve kullanma ısrarı, çatışmayı, bölünmeyi kaçınılmaz hale getirir. Suriye'de istikrarı, güveni, barışı tesis edecek olan, bu iki dinamik yeniden ele alınmalıdır. 

 

Suriye'de savaş ve yerinden edilme dolayısıyla, silahlı güce dayanarak kontrol altına alınmış kaynaklar ve imkanlar masa başında PYD'nin elini güçlendirebilir. Ancak uzlaşmaya yanaşılmazsa, tam da çatışmanın gerekçesi haline gelebilir. Suriye'de nüfus dağılımı ve çoğunluğun söz sahibi olma ihtimali, diğer kesimlerin yok sayılmadan, kendini güvende hissedeceği mekanizmalarla anlam bulur.

 

Büyük çoğunluğu oluşturan, Sünni Arapların, ana gövdeyi oluşturduğu, Nusayri, Kürt, Türkmen, Dürzi ve diğer tüm halkların da varlıklarını güvence altına aldığı bir formül, pekala mümkün olabilir. Nüfusla orantılı olmayan alan hakimiyeti, sadece askeri güce dayanıyorsa, bunun kalıcı bir statüye dönüşmesi söz konusu olamaz.

 

En az sosyolojik gerçeklik kadar önemli, ikinci dinamik ise bölgesel tehditler karşısında, ortak gelecek kurma iradesidir. İsrail'in Suriye üzerindeki planları karşısında, Suriye'yi koruma ve uzun soluklu biçimde ayakta tutma tercihi, bir arada yaşamın olmazsa olmazıdır. Suriye toprak bütünlüğünü açıkça tehdit eden, İsrail'le işbirliği içerisinde davranıp, Suriye'de söz hakkı sahibi olmak, kabul edilebilir bir durum değildir.

 

Venezuella süreci, küresel ve bölgesel okumada yeni bir durum olarak karşımızda yer almaktadır. Muhtemelen Trump'ın, Kanada, Meksika ve tüm orta Amerika üzerinde insiyatif sahibi olma ısrarı, Rusya, Çin gibi aktörlerin de, kendi yakın sahalarında hakimiyetini sağlamasına hizmet edecektir. Ukrayna, bu nedenle, çözüme yakındır.

 

Çin için de yakın bölgesindeki sorun alanlarında muhtemelen benzer yaklaşımlar sergilenecektir. Ortadoğu'da Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri'nin yaşadığı kriz yeni kırılmalar ve arayışları doğurabilir.

 

Üç köklü sorun alanı, bu açıdan yeniden ele alınmalıdır. İran yönetiminin kontrol altına alınması, Filistin'de İsrail işgali ve Suriye'de güvenliğin sağlanması, her üçünde de, Amerika-İsrail ilişkisi farklı tonlarda etkili olacaktır. İran'a yönelik müdahalede, muhtemelen iç gerilim aracılığıyla sonuçlanması hedeflenecektir. Filistin konusunu da şimdilik bir kenara bıraktığımızda, geriye Suriye'de istikrarın sağlanması kalmaktadır.

 

Türkiye'nin, hem İran politikasında, hem İsrail-Filistin konusunda, ABD ile uyumlu strateji belirlemesi, Suriye'de söz sahibi olmasına kolaylaştırıcı etki yapacaktır. Suriye'de sürekli kaos ve bölünmeye gidecek bir yol haritası, şimdilik Amerika'nın tercihi olamaz. İran-İsrail gerilimi daha erken çatışmaya dönüşürse, Suriye de bundan payına düşeni alacaktır. Ancak bu olmazsa, Suriye'de kısa sürede bir statükonun inşası  kaçınılmaz görünmektedir.

 

Tarafların talepleri arasında uzlaşma ihtimali son derece zayıf görünse de, çatışmanın faturasının büyüklüğü, uzlaşma yönünde tavır almaya mecbur bırakabilir. Hem askeri yapının tek bir hiyerarşiye tabi olması, hem de siyasi birliğin sağlanması, idari yerel yetkilerle birlikte mümkün olabilir.

 

Savaşın zorluğu, barışı kaçınılmaz hale getirebilir. Elbette barış da kolay değildir. Ancak çatışmanın doğuracağı riskler, hiçbir şekilde kontrol edilemeyecek noktada olduğunda, uzlaşmak ve barışarak masadan kalkmak, bazı sorunların çözümünü zamana bırakmak, en akıllıca yöntem olur.

 

Suriye'de birkaç gün içerisinde, 10 Mart'ın özüne uygun bir konsept yakalanabilir. Elbette yoruma açık ve zamana bırakılacak bazı başlıklar olacaktır. Ne taraftan okuduğunuza bağlı olarak, bazı tartışmalar, son derece sıkıntılı atmosfere dönüşebilir.

 

Her şeye rağmen Türkiye, başından beri Suriye'ye askeri müdahaleye mecbur kalmamayı kararlı biçimde tercih etmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nin Filistin ve İran konusunda İsrail'i kolladığı bir atmosferde, Suriye için de aynı tercihleri sergileyip, İsrail'in taleplerini merkeze koyması mümkün görünmemektedir. Bu durumda, Türkiye'nin ve Suriye merkezi yönetiminin kaygılarını dikkate alan bir dengenin, esas alınma ihtimali çok daha yüksek görülmektedir.

 

Bu tabloda, YPG'nin, hem Suriye'deki aktörler, hem Türkiye ile çatışmayı göze alma ihtimali son derece zayıftır. SDG içerisindeki Arap aşiretleri ve Arap nüfusuna yoğun olduğu bölgeler başta olmak üzere, birçok alan, çatışma durumunda kontrol edilemez pozisyona girecektir. PYD'nin, kazanımlarını korumak için atması gereken geri adımlar, gün geçtikçe netleştirmektedir.

 

Müzakere sürecinde elini yükseltmek için sergilenen tavır ve sert söylemler, kendileri açısından bağlayıcı hale gelirse, çatışma kaçınılmaz olur. Oysa uzlaşmayı tercih eden bir yaklaşım sergilenildiğinde, hem bölgesel kazanımlar korunacak, hem de merkezi yönetimde söz sahibi olmanın imkanı doğacaktır. Bu, Kürtler, Araplar ve Türkiye için de en sağlıklı formül olarak görünmektedir.

Toplam Okunma Sayısı : 413