TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİ NEREYE VARIYOR?

TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİ NEREYE VARIYOR?

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 6

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, kuruluşunun ikinci yüzyılına adım attığı bu kritik tarihsel eşikte, kırk yılı aşkın süredir milletimizin enerjisini, insan kaynağını ve ekonomik potansiyelini tüketen bölücü terör belasını nihayete erdirmek adına ortaya koyduğu "Terörsüz Türkiye" iradesi, tarafımızca da büyük bir dikkat, hassasiyet ve tarihsel bir sorumluluk bilinciyle takip edilmektedir. Zira ALARM sıradan bir düşünce kuruluşu olmanın ötesinde, Selçuklu'dan Osmanlı'ya ve oradan Türkiye Cumhuriyeti'ne uzanan devlet geleneğinin omurgasını teşkil eden, "Dilde, Fikirde, İşte Birlik" şiarıyla Türk dünyasının ve akraba toplulukların vicdanını temsil eden stratejik bir yapılanmadır. Devletin beka mücadelesini siyaset üstü bir anlayışla desteklemekte; ancak bu desteği, tarihin ve milli vicdanın emrettiği uyarıcı ve yol gösterici bir duruşla tahkim etmektedir.

 

Bu konudaki temel görüşümüz; Türkiye'nin terör sarmalından kurtuluşunun, ancak bin yıllık Türk-Kürt kardeşliği hukukunun yeniden ihyası ve emperyalist güçlerin (ABD ve İsrail) bölgedeki vekalet savaşlarına karşı tavizsiz bir duruşla mümkün olacağıdır. Devlet aklının, terörü kaynağında kurutma ve iç cepheyi tahkim etme yönündeki "Terörsüz Türkiye" hamlesi, tarafımızdan "Büyük Türkiye" idealine giden yolun en kritik merhalesi olarak görülmektedir. Ancak, bu hedefe yürürken, geçmişte "Çözüm Süreci" adı altında yürütülen ve devleti zaafiyete uğratan hataların tekrarlanması, terör örgütü elebaşının meşrulaştırılması, Gazi Meclis'in manevi şahsiyetinin zedelenmesi veya Suriye sahasında emperyalist projelere alan açacak tavizlerin verilmesi, kuruluşumuz ve temsil ettiğimiz milli irade tarafından asla kabul edilemeyecek kırmızı çizgilerdir.

 

"Terörsüz Türkiye" hedefi, teröristle pazarlık edilerek değil, terörün arkasındaki küresel aklın mağlup edilmesi ve içerideki kardeşlik dokusunun, terör örgütünün ipoteğinden kurtarılmasıyla gerçekleştirilebilir.

 

TÜRK-KÜRT KARDEŞLİĞİNİN SOSYOLOJİSİ VE KADER ORTAKLIĞI

 

Türkiye'nin terör sorununu çözme iradesinin en güçlü dayanağı, güncel siyasi manevralar veya konjonktürel ittifaklar değil, Anadolu coğrafyasında bin yıldır ilmek ilmek dokunmuş olan Türk-Kürt kardeşliğidir. Bu kardeşlik, hamasi bir söylemden ibaret olmayıp, kanla, imanla ve ortak bir medeniyet tasavvuruyla mühürlenmiş tarihsel bir hakikattir. Terörün bitirilmesi stratejisinin merkezine bu tarihsel hafızanın yerleştirilmesi gerektiğine inanıyoruz.

 

Malazgirt'ten Çaldıran'a: Ortak Vatanın İnşası

 

1071 yılında Sultan Alparslan komutasındaki Selçuklu ordusu, Bizans İmparatorluğu'nun devasa gücü karşısında Malazgirt Ovası'nda tarihin akışını değiştiren bir zafer kazanırken, bu ordunun saflarında sadece Türkmen süvarileri değil, bölgedeki Müslüman Kürt aşiretlerinin ve Mervani emirlerinin gönderdiği binlerce savaşçı da yer almıştır. Bu ittifak, basit bir askeri iş birliği değil, "İlay-ı Kelimetullah" davası etrafında kenetlenen toplumların, Anadolu'yu İslam yurdu yapma iradesinin ilk somut tezahürüdür. Alparslan'ın ordusundaki bu birliktelik, Bizans'ın Anadolu'daki tahakkümünü kırmış ve Türklerle Kürtler arasında, dış tehditlere karşı "kader ortaklığı" fikrinin temellerini atmıştır.

 

Kürt aşiretleri, Osmanlı'nın "Sedd-i İslam" politikasının en sadık bekçileri olmuş, Osmanlı idaresi de buna karşılık bölge halkının yerel dinamiklerine saygı gösteren bir yönetim modeli geliştirmiştir. Bu dönemde Kürtler, Osmanlı devlet nizamının "ötekisi" değil, "asli unsuru" olarak sistemin merkezinde yer almışlardır.

 

Milli Mücadele Ruhu ve Misak-ı Milli'de Sarsılmaz Birlik

 

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından emperyalist güçlerin Anadolu'yu parselleme planları devreye girdiğinde, Türk ve Kürt halkları, tarihin en büyük sınavlarından birini birlikte vermişlerdir. Mondros Mütarekesi sonrası İngiliz ve Fransız işgal güçleri, Güneydoğu Anadolu'da etnik ayrılıkçılığı kışkırtarak yapay bir devlet kurma girişimlerinde bulunmuş, ancak bu girişimler Kürt aşiretlerinin ve kanaat önderlerinin ferasetiyle boşa çıkarılmıştır.

 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün 1919 yılında Samsun'a çıkışıyla başlattığı Milli Mücadele sürecinde, Kürt aşiret reislerine ve şeyhlerine gönderdiği mektuplar ve telgraflar, bu birliğin en önemli tarihsel belgeleridir. Atatürk, Cemil Paşazade Kasım Bey'e, Mutkili Hacı Musa Bey'e, Şatzade Mustafa Ağa'ya ve Dersim (Pülümür) bölgesindeki Alevi kanaat önderlerine gönderdiği telgraflarda, "Kürt ve Türk'ün etle tırnak gibi ayrılmaz bir bütün olduğunu", "ortak düşmana (emperyalizme) karşı mukaddesatın ve hilafetin birlikte savunulacağını" vurgulamıştır.

 

Bu çağrıya bölge halkının cevabı net olmuştur. Erzincan, Malatya, Diyarbakır ve Van gibi illerden, İstanbul'daki İşgal Kuvvetleri Komutanlıklarına ve Padişaha çekilen protesto telgraflarında, Kürt aşiret reisleri, "Türk birliğinden ayrılmak istemediklerini", "Kürtlerin geleceğinin ancak Türklerle birlikte olabileceğini" ve "TBMM'den başka bir kurtarıcı beklemedikleri"ni beyan etmişlerdir. Özellikle Maraş'ın işgali sırasında Pülümür'den Balaban ve Çarek aşiretlerinin Erzincan Valiliği'ne başvurarak, "Maraş'taki kardeşlerimizin yardımına koşmak için silah ve mühimmat istiyoruz" demeleri, milli şuurun ne üstün olduğunun en çarpıcı örneğidir.

 

Bugün "Kürt Sorunu" adı altında pazarlanan ve PKK terörü üzerinden uluslararası bir krize dönüştürülmeye çalışılan mesele, aslında emperyalizmin 100 yıl önce başaramadığı "böl ve yönet" stratejisinin yeniden ısıtılmasından ibarettir. Türk-Kürt kardeşliği, terör örgütünün ipoteği altına alınamayacak kadar köklü ve kutsaldır. Devletin "Terörsüz Türkiye" hedefi, bu tarihsel kardeşlik hukukunun, terör örgütünün baskısından arındırılarak yeniden ihya edilmesine dayanmalıdır. PKK/YPG, Kürtlerin temsilcisi değil, bu kardeşliği sabote etmek için kurgulanmış bir Truva atıdır.

 

GEÇMİŞ HATALARIN OTOPSİSİ VE DERSLER

 

Devlet aklının, terörü bitirmek amacıyla geçmişte denediği yöntemlerin analizi, bugün atılacak adımların sıhhati açısından hayati önem taşımaktadır. 2009 yılında "Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi" olarak başlayan ve 2013-2015 yılları arasında "Çözüm Süreci" olarak devam eden dönem, niyet açısından devletin kanı durdurma ve toplumsal barışı sağlama arzusunu yansıtsa da, uygulama ve sonuçları itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük güvenlik zafiyetlerinden birine dönüşmüştür. Devletin terörü bitirme iradesini desteklemekle birlikte, bu sürecin bir "Çözüm Süreci 2.0" versiyonuna dönüşmemesi gerektiği konusundaki uyarıları tekrarlıyoruz.

 

Çözüm sürecinin en büyük stratejik hatası, "operasyonsuzluk" politikasının bir devlet doktrini haline getirilmesi ve güvenlik güçlerinin elinin kolunun bağlanması olmuştur.

 

"Asla Tekrarlanmamalı" Denilen Hatalar ve Kırmızı Çizgiler

 

Bugün "Terörsüz Türkiye" gündemi konuşulurken, geçmişteki şu hatalar mutlak surette kaçınılması gereken "kırmızı çizgiler" olarak belirlenmelidir:

 

Operasyonlarda Duraksama Yok: Terör örgütü "koşulsuz ve şartsız" silah bırakıp teslim olmadan, güvenlik operasyonlarında en ufak bir gevşeme, duraksama veya geri çekilme olmamalıdır.

 

Muhatap Sorunu: Devletin bu süreçte elbette herkesle görüşme yapabilir. Ancak eli kanlı terör baronları ve terörist başı meşrulaştırılamaz. Muhatap, doğrudan bölge halkı, sivil toplum kuruluşları, aşiretler ve terörle arasına mesafe koyan siyasi aktörlerdir. Geçmişte masanın diğer tarafına oturtulan terör örgütü, bu durumu kendisine bir meşruiyet alanı olarak kullanmış ve bölge halkı üzerindeki baskısını artırmıştır.

 

Hukuksuzluğa Taviz Yok: "Umut Hakkı", "genel af" veya "eve dönüş" gibi kavramlar adı altında, teröristlerin eylemlerini cezasız bırakacak veya onları kahramanlaştıracak hiçbir hukuki düzenleme yapılmamalıdır. Adalet mekanizması, siyasi pazarlıkların konusu yapılamaz.

 

Devletimizin terörsüz Türkiye iradesini sonuna kadar destekliyoruz; ancak bu iradenin, geçmişteki gibi bir "aldatma ve oyalama" sürecine kurban edilmesine, şehitlerimizin kanıyla sulanmış toprakların pazarlık masasına sürülmesine asla rıza göstermeyiz.

 

KÜRESEL EMPERYALİZMİN MAŞASI:

PKK/YPG VE ABD-İSRAİL EKSENİ

 

"Terörsüz Türkiye" hedefini analiz ederken, PKK/YPG'yi sadece yerel dinamiklerle veya Kürt sorunuyla açıklamak, stratejik körlük olacaktır. Bu örgüt bir "Kürt hakları hareketi" değil, ABD ve İsrail başta olmak üzere küresel emperyalist güçlerin Ortadoğu'daki haritaları yeniden çizmek için kullandığı bir "vekalet savaşçısı" dır.

 

ABD'nin Suriye iç savaşının başından itibaren izlediği politika, DEAŞ (IŞİD) ile mücadele maskesi altında PKK'nın Suriye kolu olan YPG'yi düzenli bir orduya dönüştürmek üzerine kuruludur. 2024, 2025 ve 2026 mali yılları için hazırlanan bütçe taleplerinde yer alan rakamlar, ABD'nin YPG'yi kısa vadeli bir müttefik değil, uzun vadeli bir stratejik ortak olarak gördüğünü kanıtlamaktadır.

 

ABD'nin bu politikası, NATO müttefikliği ruhuna tamamen aykırı olduğu gibi, Türkiye'nin ulusal güvenliğine yöneltilmiş en büyük tehdittir. ABD'nin bu tutumunu "müttefiklik" değil, "örtülü savaş" olarak nitelendirmekte ve devletin bu tehdide karşı alacağı her türlü önlemi meşru görmekteyiz.

 

İsrail'in 'Çevre Stratejisi' ve 'İkinci İsrail' Planı

 

PKK/YPG terörünün ardındaki bir diğer stratejik akıl ise İsrail devletidir. İsrail'in kuruluşundan bu yana izlediği "Çevre Stratejisi", Ortadoğu'daki güçlü Arap ve Müslüman devletleri (Irak, Suriye, Türkiye, İran) çevrelemek ve zayıflatmak amacıyla, bu ülkelerdeki etnik ve mezhepsel azınlıklarla ittifak kurmayı öngörmektedir. Bu doktrinin güncel versiyonu olan "Oded Yinon Planı" ise, bölge ülkelerinin küçük, etnik ve mezhepsel devletçiklere bölünmesini hedefler.

 

Suriye'nin kuzeyinde ve Irak'ın kuzeyinde oluşturulmaya çalışılan "PKK Devleti" veya "Kürt Koridoru", İsrail için hayati bir projedir. İsrail, bu koridoru kendisiyle Türkiye/İran arasında bir tampon bölge olarak görmekte ve "İkinci İsrail" olarak adlandırılabilecek, kendisine sadık, Batı yanlısı bir yapıyı desteklemektedir. ALARM olarak yazılarımızda sıkça vurguladığımız "Arz-ı Mevud" (Vaat Edilmiş Topraklar) hayali, bugün YPG eliyle Suriye sahasında fiilen uygulanmaktadır.

 

Özellikle 7 Ekim 2023 sonrası Gazze'de yaşanan soykırım sürecinde, İsrail'in dikkati dağıtmak ve çatışmayı bölgesel bir savaşa dönüştürmek amacıyla Suriye'deki vekillerini harekete geçirdiği gözlemlenmiştir. İsrail'in Suriye'ye yönelik hava saldırılarının artması ile YPG'nin eş zamanlı hareketliliği arasındaki paralellik dikkat çekmektedir. Siyonist-Evanjelist ittifakın bölgedeki demografik yapıyı değiştirmek için Kerkük'ten Halep'e uzanan bir hatta "Kürt Kartı"nı nasıl kullandığı aşikardır.

 

Emperyal Bağ Kesilmeden Terör Bitmez

 

Tüm bu veriler ışığında, PKK/YPG'nin iradesinin Kandil'de veya İmralı'da değil, Washington ve Tel Aviv'de olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Örgüt artık tamamen, efendilerinden aldığı talimatlar doğrultusunda hareket eden, bölgesel denklemlerde kullanılan bir piyondur. Dolayısıyla, "Terörsüz Türkiye" stratejisi, sadece örgütün dağ kadrosuyla mücadeleyi değil, aynı zamanda bu emperyalist besleme damarlarının kesilmesini de içermek zorundadır. ABD ve İsrail ile olan ilişkilerde, YPG'ye verilen destek "bir numaralı ulusal güvenlik sorunu" olarak masada tutulmalı ve bu destek kesilmeden terörün tamamen bitmeyeceği gerçeği tüm dünyaya ilan edilmelidir.

 

MİLLİ VİCDAN VE KIRMIZI ÇİZGİLER:

İMRALI VE MECLİS TARTIŞMALARI

 

Devletin terörle mücadele stratejisinde atacağı adımlar, milletin sinir uçlarına dokunmamalı ve şehitlerimizin aziz hatırasını incitecek boyutlara varmamalıdır.

 

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin çağrısı, siyasi bir taktik hamle veya "el yükseltme" olarak devlet aklı tarafından değerlendirilse de, toplumsal vicdanda derin yaralar açma potansiyeli taşımaktadır.

 

Terörün bitmesi için atılacak her adım başımızın tacıdır; ancak bu adım, terörist başını meşrulaştırarak, ona bir "barış elçisi" veya "siyasi aktör" statüsü kazandırarak atılamaz. Bu, devletin terör karşısında diz çökmesi anlamına gelir ki, Türk devleti tarihinin hiçbir döneminde böyle bir acziyet içine düşmemiştir.

 

"Umut Hakkı" Tuzağı ve Hukuki Aldatmalar

 

Son günlerde kamuoyunda tartışmaya açılan "Umut Hakkı" kavramı, hukuki bir haktan ziyade, Öcalan'ın serbest bırakılmasına zemin hazırlamak için kullanılan bir "Truva Atı"dır.

 

Türk hukuk sisteminde, devletin güvenliğine, anayasal düzene ve ülkenin bölünmez bütünlüğüne kastetmiş suçlar için verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları, "ölünceye kadar" infaz rejimine tabidir. 2005 yılında yapılan yasal düzenlemelerle Öcalan'ın koşullu salıverilmeden yararlanamayacağı açıkça hükme bağlanmıştır.

 

Öcalan'a "umut hakkı" adı altında özgürlük yolunun açılması, Türkiye'de iç barışı sağlamaz, aksine büyük bir toplumsal infiale, kırılmaya ve devlet-millet bütünleşmesinde onarılmaz hasarlara yol açar. Bir caniye "umut" vermek, binlerce şehit ailesinin umutlarını ve adalete olan inancını öldürmek demektir. Devletin adaleti, suçlunun cezasını çekmesini, mazlumun hakkının korunmasını gerektirir. Öcalan'ın cezasının infazı, bir pazarlık konusu yapılamaz. Zaten Öcalan’ın da böyle bir beklentisi ve talebi yoktur.

 

Türkiye'nin "Terörsüz Türkiye" stratejisi, sadece sınır ötesi operasyonlarla değil, Irak kuzeyindeki yerel aktörlerin Türkiye ile kurduğu ilişki biçimiyle de doğrudan ilgilidir.

 

Türkiye'nin Irak kuzeyindeki stratejisi açıktır: "Dostla iş birliği, haine yaptırım." Barzani yönetimi ile enerji ve ticaret yolları (Kalkınma Yolu Projesi) üzerinden entegrasyon derinleştirilirken; Talabani yönetimi, terörle arasına mesafe koymadığı sürece "hedef" konumunda kalmaya devam edecektir. Devletimizin Süleymaniye'deki terör yuvalanmasına karşı aldığı yaptırım kararlarını ve Bafel Talabani'nin terör hamiliğine karşı gösterilen "devlet yumruğunu" sonuna kadar destekliyoruz. Kerkük üzerindeki oyunların da bir ayağının bu Talabani-PKK ittifakı olduğu unutulmamalıdır.

 

SURİYE SAHASI VE TÜRKMEN VARLIĞI: ASLA TAVİZ YOK

 

Türkiye'nin "Terörsüz Türkiye" hedefi, sadece sınırları içindeki teröristlerin temizlenmesiyle değil, sınır ötesindeki terör bataklığının kurutulmasıyla mümkündür. Özellikle Suriye'nin kuzeyinde yaşanan gelişmeler ve Esed rejiminin yıkılması sonrası oluşan ortam, Türkiye için hem büyük riskler hem de tarihi fırsatlar barındırmaktadır.

 

Suriye'deki Türkmen varlığı, kamuoyunda bilinenin aksine "küçük bir azınlık" statüsünde değildir. Türkmenler, Suriye'nin asli ve kurucu unsurlarından biridir. Yıllardır süregelen asimilasyon politikalarıyla Araplaşan veya Kürtleşen nüfus (örneğin Karakeçililer) dahil edildiğinde, Türkmenlerin oranı %30'lara kadar çıkmaktadır. Özellikle Halep, tarihsel dokusu ve nüfus yapısıyla bir Türk şehridir ve Türkmen kimliği orada hala canlıdır.

 

Ancak, terör örgütü YPG/PKK, ABD ve Batılı güçlerin desteğiyle Suriye'nin kuzeyinde sistematik bir demografik mühendislik (etnik temizlik) yapmaktadır. Türkmen ve Arap köyleri zorla boşaltılmakta, tapu kayıtları yok edilmekte ve buralara dışarıdan getirilen Kürt nüfus yerleştirilmektedir. Kerkük'te yaşanan "nüfus sayımı oyunları" ve tapu dairelerinin yakılması girişimlerine dair tespitleri, aynı senaryonun Suriye'de de (özellikle Tel Rifat, Münbiç ve Fırat'ın doğusunda) uygulandığını göstermektedir. Bu, İsrail'in "Büyük Kürdistan" planının bir parçasıdır.

 

Terör Koridoruna 'Hayır': Güvenli Bölge ve SMO

 

Türkiye'nin güney sınırlarında, Akdeniz'e ulaşmayı hedefleyen bir "Terör Koridoru"nun inşası, Türkiye'nin beka meselesidir. ABD ve İsrail'in desteklediği YPG/SDG yapılanması, Fırat'ın doğusunda fiili bir devletçik (Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi) kurma aşamasına getirilmek istenmektedir. "Terörsüz Türkiye" gündemi kapsamında, içeride barış sağlamak adına dışarıda YPG'ye verilecek herhangi bir taviz veya statü, Türkiye'nin güney sınırlarının kalıcı olarak kuşatılması demektir. Devletimizin son dönemlerdeki açıklamalarını ve duruşunu destekliyor ve zamanın uzatılmamasını talep ediyoruz.

 

Tampon Bölge Değil, Türkmen Kuşağı: Türkiye, sınırlarında 30-40 km derinliğinde bir güvenli bölge oluşturmalı ve bu bölge YPG unsurlarından tamamen arındırılmalıdır. Bu bölge, tarihsel Türkmen yerleşimleriyle tahkim edilerek, Türkiye ile Arap coğrafyası arasında doğal bir dostluk köprüsü ve güvenlik bariyeri oluşturulmalıdır.

 

YPG ile Müzakere Yok: Suriye'nin geleceğinde YPG/PKK'nın siyasi veya askeri bir aktör olarak yer alması asla kabul edilemez. ABD'nin "SDG'yi meşrulaştırma" ve "YPG'yi PKK'dan ayırma" çabalarına karşı diplomatik ve askeri direnç gösterilmeli, örgütün Suriye ordusuna topyekün entegrasyonu engellenmelidir.

 

Suriye Milli Ordusu (SMO) ve Türkmen Birlikleri: Suriye Milli Ordusu içindeki Türkmen birlikleri (Sultan Murat Tümeni, Hamza Tümeni vb.), askeri kapasite, disiplin ve Türkiye'ye sadakat açısından sahadaki en etkin unsurlardır. Bu yapının "çözüm" adına dağıtılması veya zayıflatılması, Türkiye'nin sahadaki en büyük kozunu ve "sert gücünü" kaybetmesi anlamına gelir. Türkmenler, sadece askeri değil, yeni Suriye'nin siyasi ve idari yapılanmasında da (özellikle Halep ve Şam'da) hak ettikleri temsili bulmalıdır.

 

Bütünleşik Tehdit: Suriye'deki YPG varlığı ile Irak'taki PKK varlığı (Sincar, Mahmur, Kandil) bir bütündür. Suriye'de taviz verip Türkiye içinde terörü bitirmek imkansızdır; çünkü Suriye, terörün insan kaynağı, eğitim kampı ve lojistik merkezi haline gelmiştir.

 

KAPIDAKİ BÜYÜK TEHLİKE:

ŞAM-SDG ANLAŞMASI VE "YASAL KALKAN" TUZAĞI

 

Suriye sahasında son günlerde basına yansıyan ve istihbarat raporlarıyla doğrulanan gelişmeler, Türkiye'yi çok daha karmaşık bir stratejik çıkmaza sürükleme potansiyeli taşımaktadır. ABD'nin baskısıyla Şam rejimi ve terör örgütü SDG (PKK/YPG) arasında yürütülen müzakerelerde sona gelindiği, 27-30 Aralık tarihlerinde nihai anlaşmanın duyurulacağı öngörülmektedir.

 

Sızan taslak metindeki detaylar, Türkiye için alarm zillerinin çalması anlamına gelmektedir:

 

Teröristin "Asker" Olması: 90 bin kişilik SDG'li teröristin, kademeli olarak Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıklarına bağlanması planlanmaktadır.

 

Özerk Askeri Yapı: Rakka, Deyrizor ve Haseke'de, doğrudan Savunma Bakanlığı'na bağlı olsa da komuta kademesi tamamen SDG kökenli olan 3 yeni tümen kurulacaktır.

 

YPG'ye Özel Statü: Özellikle YPJ (Kadın yapılanması) ve YAT (Anti-Terör Birimleri) gibi terörün ideolojik çekirdeğini oluşturan birimlerin "özel statü" ile korunması masadadır.

 

Bu hamle, PKK/YPG'nin üniforma değiştirerek "Meşru Suriye Ordusu" kimliğine bürünmesidir. ABD ve Şam, Türkiye'nin olası bir kara harekatını uluslararası hukuk nezdinde imkansız hale getirmek için terör örgütünü "devlet egemenliği" zırhının arkasına saklamaktadır. Yarın sınırımızın dibinde Türk askerine namlu doğrultan kişi, kağıt üzerinde "Suriye askeri" görüneceği için, Türkiye'nin müdahalesi doğrudan Şam  ile savaşa girmek anlamına gelecektir. Bu bir "çözüm" değil, terör koridorunun Suriye bayrağı altında kalıcı hale getirilmesi tuzağıdır. Türkiye, bu "kamuflajlı entegrasyonu" asla kabul etmemeli, terörist hangi üniformayı giyerse giysin meşru hedef olduğunu dünyaya ilan etmelidir.

 

SONUÇ VE STRATEJİK YOL HARİTASI

 

Devletimizin bekası, milletimizin huzuru ve "Yeniden Büyük Türkiye" vizyonu için başlatılan "Terörsüz Türkiye" hamlesinin en güçlü destekçisiyiz. Ancak bu destek, körü körüne bir teslimiyet değil, tarihin, aklın ve milli vicdanın ışığında şekillenen ilkeli bir duruştur. İçeride Öcalan adına ve ona rağmen terör borazanlığı yapanların samimiyet testi ise 4 Ocak’ta Diyarbakır’da yapacakları mitingte gerçekleşecektir. Miting alanına Türk Bayrakları yerine paçavralarla çıktıkları zaman değişen bir şeyin olmadığını anlayacağız. Umarız bunu yapmazlar ve adım atarlar.

 

Devletimize ve kamuoyuna sunduğumuz stratejik yol haritası şudur:

 

Terörle Mücadelede Kesintisiz Kararlılık: Operasyonlar, son terörist etkisiz hale getirilene kadar, sınır içinde ve sınır ötesinde (Irak ve Suriye) kesintisiz devam etmelidir. Rehavete kapılmak veya "süreç" beklentisiyle operasyonları yavaşlatmak, geçmişteki "Çözüm Süreci" hatalarını tekrarlamak olur. "Terörsüz Türkiye", ancak teröristin iradesinin kırılmasıyla mümkündür.

 

İmralı ve Meclis Tartışmalarına Son Verilmesi: Abdullah Öcalan ve terör baronları, Türk milletinin ve devletinin muhatabı olamaz. "Umut Hakkı" ve Meclis'te konuşma teklifleri, toplumsal barışı dinamitleyen tehlikeli girişimlerdir. Bu tartışmalar derhal sonlandırılmalı, devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan adımlardan kaçınılmalıdır.

 

Kürt Kardeşlerimizi Kazanmak ve Kucaklaşmak: Terör örgütünün baskısından kurtulan Kürt vatandaşlarımızla kucaklaşılmalı, bölgeye yönelik ekonomik ve sosyal kalkınma hamleleri hızlandırılmalıdır. Ancak bu yapılırken, etnik kimlik siyaseti yerine Malazgirt ve Çaldıran ruhunu esas alan "İslam Kardeşliği" ve "Ortak Vatan" vurgusu öne çıkarılmalıdır.

 

Suriye'de Tavizsiz Duruş: Suriye'de YPG/PKK'ya statü kazandıracak her türlü girişime (ister ABD'den ister Rusya'dan gelsin) "hayır" denilmeli, Türkmen varlığı korunmalı ve güçlendirilmelidir.

 

Emperyalizme Karşı Milli Duruş: ABD ve İsrail'in teröre verdiği destek, uluslararası platformlarda belgeleriyle ifşa edilmeli, "Stratejik Müttefiklik" yalanı yerine "Milli Çıkarlar" esası konulmalıdır.

 

Son Söz:

 

Devletimizden beklentimiz; terörü bitirirken, devletin vakarına, şehidin kanına ve tarihin bize yüklediği misyona gölge düşürmeyecek bir zaferdir. Terörsüz bir Türkiye istiyoruz; fakat barış adı altında onursuzluğa  kapı aralayacak bir çözümü asla kabul etmiyoruz.

 

"Devlet Ebed Müddet, Millet İlelebet!"

Toplam Okunma Sayısı : 1110