TÜRKİKOS
Son NATO toplantısında Ukrayna ve Yunanistan Başbakanlarının tören alanında çalınan mehter marşının ritmine gayriihtiyari ayak uydurarak yürümeleri, izleyenlerin gözünden kaçmadı. Yüzyılların getirdiği o derin kulak aşinalığı, resmi bir diplomatik zirvede bile kendini bir anda ele geçirebiliyor. Ne de olsa eski alışkanlıklar öyle kolay kolay gitmiyor. İki kültürün tarihinin bu denli iç içe geçmişliği, sadece askeri ritimlerde değil, dilde, gastronomide ve popüler kültürde de kendini sıkça gösteriyor.
Gastronomik ve Kültürel Mirasın Ulus-Devlet Sınırlarındaki Dönüşümü
Doğu Akdeniz ve Ege havzası, yüzyıllar boyunca aynı coğrafyayı, iklimi, toprak yapısını ve faunayı paylaşan toplulukların ortak bir hayat alanı oldu. Türklerin egemenliği altında devam eden bu ortak hayatın en somut ve gündelik yansıması, şüphesiz mutfak kültüründe gözlemlenmekte. Ancak imparatorluğun çözülerek yerini ulus-devletlere bırakması, kültürel unsurların da millileştirilmesi çabasını beraberinde getirdi. Bu durum, günümüzde Türkiye ve Yunanistan arasında sık sık "gastronomik sahiplik" tartışmalarına da yol açmakta.
Örneğin, literatürde ve uluslararası arenada "Gaziantep Baklavası" olarak tescil edilmiş olan baklava, Yunan mutfak kültüründe de aynı reçeteyle yapılmakta ve ismi Baklavakis / Baklavas olarak tescillenmeye çalışılmakta.
Benzer bir dönüşüm, kadayıf kelimesinin Yunanca telaffuz ve yazıma uyarlanmış hali olan Kadayıfi için de geçerlidir. Çevirme tekniğine dayanan döner kebap, Yunanistan'da pide arası soslarla servis edilen gyro veya souvlakis ismiyle karşılık bulmaktadır. Sofraların vazgeçilmez bir diğer unsuru olan cacık, Türk mutfağında daha sulu bir kıvamdayken, Yunan mutfağında süzme yoğurt, salatalık ve zeytinyağı bazlı daha kıvamlı bir meze olan ve bu ekli haliyle dünya literatürüne giren Cacıki adını almaktadır. Bu melez dilde, yaprak sarması veya dolma da küçültme ya da çoğul ekleri alarak Dolmadakis / Dolmades (Örn: Yalancı dolmadakis) biçiminde karşımıza çıkar.
Kızartılmış hamurun şerbetlenmesiyle yapılan ortak tatlı lokma "loukoumades" olarak adlandırılırken, köklü tatlılarımızdan helva da komşuda Helvasi olarak uyarlanmıştır. Akşam sofralarını süsleyen köfte, Yunancadaki fonetik karşılığıyla Köftes / Keftedes olurken; patlıcan ve kıyma tabanlı geleneksel bir fırın yemeği olan musakka, Yunanistan'da sonuna bir harf eklenerek Musakas olarak bilinmekte ve üzerine beşamel sos eklenerek batılılaştırılmış bir formda sunulmaktadır. Hatta hamur işi kültürümüzün temeli olan börek bile Yunan mutfağında doğrudan Büreki (Μπουρέκι) karşılığını bulmuştur.
Son Atak Halkoyunları Alanında: Zeybek ve Zeibekiko
Kültürel ortaklıkların ve bu ortaklıklara yüklenen farklı anlamların en çarpıcı örneklerinden biri de zeybektir. Zeybeklik, Batı Anadolu’nun (Aydın, İzmir, Muğla, Manisa) dağlarında 16. yüzyıldan itibaren varlık gösteren, halkı zulme ve haksızlıklara karşı koruyan, katı kuralları ve hiyerarşik yapısı (efe, başkızan, kızan) olan köklü bir kurumdur. Selçuklu uç beyliklerindeki sınır güvenliğini sağlayan akıncı muhafız birliklerine dayanan bu yiğitlik felsefesi, dansın heybetli figürlerinde, yere diz vuruşlarında ve çevreye meydan okuyuşunda bedenselleşmiştir.
Bu kültür, tarihsel süreçte sınırları aşmış; Bodrum zeybeklerinin zaman zaman adalar tarafına geçmesiyle kültürel bir akışkanlık yaratılmıştır. Nitekim Aydın, Muğla, Milas ve Bodrum köylü erkeklerinin başlarına çiçek takma geleneğinin, yakın Yunan adalarındaki bahar kutlama şenliklerinde de aynen yaşatılması bu etkileşimin göstergesi olabilir.
Yunanistan'da Zeybekiko adıyla sahnelenen ve şehir kültürünün ayrılmaz bir parçası haline gelen dansın kökeni de doğrudan bu Anadolu zeybek geleneğine dayanmaktadır. Yunan akademik literatüründe de Zeybekiko'nun isminin zeybekten türetildiği; geç 17. yüzyılda İstanbul ve İzmir gibi kozmopolit şehirlerde ortaya çıktığı ve Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde Manisa ve Aydın yörelerinde bu oyundan bahsettiği kabul edilmektedir. Eğlence dünyasındaki bu dildeşlik, geleneksel ritmimiz çiftetellinin Yunan eğlence kültüründeki karşılığı ve okunuşu olan Tsifteteli (Τσιφτετέλι) kavramında da kendini net bir biçimde gösterir.
İki yakadaki bu dans gelenekleri sosyolojik, enstrümantal ve icra yapısı bakımından karşılaştırıldığında belirgin ayrımlar göze çarpmaktadır. Sosyolojik anlamı bakımından Batı Anadolu zeybeği mertlik, kahramanlık, toplumsal adalet ve otoriteye başkaldırıyı temsil eden kolektif bir zafer ayini iken; Yunan zeybekikosu göçmenliğin getirdiği bireysel acıyı, yenilgiyi ve kentsel dışlanmışlığın yarattığı bireysel bir yüzleşmeyi dışa vurur. Enstrümantal açıdan Anadolu zeybeği geleneksel olarak iki zurna, iki davul, kudüm (debildek) ve dümbek eşliğinde icra edilirken; zeybekiko müziklerinde, doğrudan bizim bozuk sazımızdan türeyen ve Yunan müziğinin ikonik çalgısı haline gelen Bouzouki başta olmak üzere baglamas, keman, ut ve santur gibi çalgılar başat rol oynar.
İcra mekanı ve toplumsal yapısı yönüyle zeybek; meydanlarda, düğünlerde ve efe ile kızan hiyerarşisi altındaki kolektif törenlerde sahnelenir. Zeybekiko ise tavernalarda, liman meyhanelerinde ve hapishanelerde solo bir biçimde, tamamen doğaçlama olarak ve bireysel ritim takibiyle oynanır. Ayrıca geleneksel zeybek törenlerinde dans edenlerin sırasını, disiplinini ve organizasyonunu belirleyen "Yasakçı" adı verilen düzenleyiciler bulunurken, zeybekiko'da böyle bir yönlendirici bulunmaz ve dans tamamen bireysel doğaçlamaya dayanır. Zeybekiko icra eden bir adamın sendelemesi veya yere diz çökmesi bir kahramanlık gösterisi değil; hayata karşı alınan yenilgilerin ve çekilen büyük acıların beden diliyle itiraf edilmesidir. Türk müziğindeki "Aman" nidasından ve feryadından türeyen, Rebetiko müziğinde sıkça duyulan bir ağıt/şarkı türü olan Amanedes de bu derin kentsel acının ve iç içe geçmiş ruhun en net kalıntısıdır.
Osmanlı Dönemi Birlikteliği: Kayser-i Rûm ve Millet-i Rûm'un Kurumsal Rolü
Modern ulus-devlet tarih yazımlarının aksine, Osmanlı İmparatorluğu dönemi keskin bir ayrışmadan ziyade, Doğu Roma kurumlarının ve tebaasının imparatorluk aygıtı içinde yeniden yapılandırıldığı uzun bir ortak hayat sürecidir. Bu kurumsal sürekliliğin en net göstergeleri, padişahların benimsediği egemenlik unvanlarında ve gayrimüslim tebaanın idari statüsünde somutlaşmaktadır.
Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul’u fethetmesinin ardından benimsediği "Kayser-i Rûm" (Roma İmparatoru) unvanı, basit bir askeri zafer beyanı değildir. Orta Çağ devletler hukukunda fethedilen bir ülkenin hükümdarının unvanlarını devralmak, meşruiyetin ve evrensel egemenliğin doğal bir gereği sayılmaktaydı. Fatih Sultan Mehmet de Roma'nın başkentini ele geçirerek kendisini bu kadim medeniyetin tek meşru varisi ilan etmiş ve bu unvan aracılığıyla Avrupa’nın bütünü üzerinde hak iddia etmiştir.
Tarihsel perspektifte Osmanlı İmparatorluğu, pagan Roma ve Hristiyan Roma’nın ardından evrensel Roma şuurunu devralan "Müslüman Roma İmparatorluğu" olarak nitelendirilmektedir. Padişahlar dış yazışmalarda kendilerinden bahsederken "Hakan" ve "Emirü'l-Müminin" unvanlarının yanına "Kayser-i Rûm"u da eklemişlerdir. Sırpça belgelerde Fatih Sultan Mehmet’ten "veliki çar" (büyük çar) diye bahsedilmesi ve Osmanlı saray şairlerinin padişahları bu unvanla vasfetmesi, bu evrensel imparatorluk bilincinin hem içerideki tebaa hem de dış dünya tarafından benimsendiğini göstermektedir.
Osmanlı toplumsal düzeni, inanç farklılıklarına dayalı çoğulcu bir model olan "millet sistemi" üzerine kurulmuştur. Temelini İslam hukukundaki "zimmî" prensibinden alan bu yapıda, Sünni Müslümanlar etnik kökenlerinden bağımsız olarak devletin asli yönetici unsuru yani "Millet-i Hâkime" olarak kabul edilirken; Ermeniler "Millet-i Sadıka", Doğu Ortodoks Hristiyan cemaati ise "Millet-i Rûm" (Roma Milleti) olarak adlandırılmıştır.
Fener Rum Patriği, Millet-i Rûm’un hem dini hem de sivil lideri olarak geniş hukuki ve idari yetkilere sahipti. Piskopos atamalarından dini yargılamalara, aile hukukundan cemaat mülklerinin yönetimine kadar her şey Patrik ve Kutsal Sinod (Sen Sinod) kontrolündeydi. Sen Sinod, kilise yönetiminde o kadar etkindi ki, oybirliğiyle bir Patriği görevden alma hakkını bile elinde bulundurmaktaydı.
Bu idari yapının zirvesinde yer alan ve İstanbul’un Fener semtinde ikamet eden "Fenerli Rumlar", Roma soylularıyla akrabalık iddia eden elit bir zümre olarak devlet yönetiminde olağanüstü roller üstlenmişlerdir. Yabancı dil bilmeleri sayesinde Divan-ı Hümayun baştercümanlığı ile Eflak ve Boğdan voyvodalıkları gibi kritik diplomatik görevleri tekellerinde tutmuşlerdir. Ancak 1821 Mora İsyanı ile birlikte Rumların devlet nezdindeki güvenilirliği sarsılmış, memuriyetteki yıldızları sönmüştür. Bu durum, Tanzimat’ın getirdiği eşitlik politikalarından en çok yararlanacak zümre olan Ermenilerin önünü açmıştır. 1856 Islahat Fermanı ise gayrimüslimlerin vilayet ve belediye meclislerinde, Meclis-i Ahkâm-ı Adliye’de temsil edilmelerini sağlayarak tebaayı kanun önünde eşit "Osmanlı vatandaşları" haline getirmeyi hedeflemişse de ulusçu akımların önüne geçememiştir.
1923 Mübadelesi: Toplumsal Kırılmalar, "Öteki" Algısı ve Rebetiko
30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi, her iki devletin de dini açıdan homojen ulus-devletler yaratma arzusu doğrultusunda alınmış radikal bir karardır. Bu zorunlu göç kapsamında yaklaşık 1,5 milyon Rum Anadolu'dan Yunanistan'a gönderilirken, 500 bin civarında Müslüman Türk de Türkiye'ye getirilmiştir. Bu kitlesel nüfus hareketi öncesinde, yaklaşık 400.000 Müslüman Balkanlar'daki katliamlardan kaçarak Anadolu'ya sığınmış durumdaydı.
Mübadele süreci, hazırlıksızlık ve kurumsal yetersizlikler nedeniyle her iki ülkede de yaklaşık yirmi yıl süren ağır bir ekonomik krize yol açmıştır. Türkiye'de yeni kurulan iskan mekanizmaları yetersiz kalmış, yerleştirme işlemleri plansız bir şekilde yürütülmüştür. En büyük sorunlardan biri, göçmenlerin geldikleri yerlerdeki mesleki uzmanlıkları ile iskan edildikleri bölgelerin ekonomik yapısı arasındaki uyumsuzluk olmuştur: Karacaova gibi verimli ovalardan gelen tütüncü ve hayvancılıkla geçinen Müslüman göçmenler, kıyı bölgelerindeki balıkçı köylerine yerleştirilmiştir. Tarımla uğraşan binlerce köylü mübadil büyük şehirlerde iskan edilirken, şehirli ve esnaf mübadiller kırsal kesimlere gönderilmiştir. Göçmenler, toplu olarak yerleştirildikleri bölgelere genellikle geride bıraktıkları yurtlarının isimlerini vermişlerdir. En yoğun iskan Batı Anadolu ve Trakya’ya yapılmıştır.
Sosyolojik Dışlanma ve "Yarım Gavurluktan" "Türk Tohumuna"
Mübadiller, ulaştıkları yeni vatanlarında kendilerini derin bir yabancılaşma ve ötekileştirme sürecinin içinde bulmuşlardır. Göç edenler sadece coğrafi yer değiştirmemiş, dilleri ve adetleri uyuşmayan yeni bir toplumsal düzene çarpmışlardır.
Her iki yöne doğru gerçekleşen bu kitlesel göçün sosyolojik bilançosu, sayısal veriler ve toplumsal etiketler üzerinden analiz edildiğinde iki tarafın da derin uyum sorunları yaşadığını göstermektedir. Anadolu'dan Yunanistan'a göç eden yaklaşık 1,5 milyon Rum kökenli mübadil, ulaştıkları yeni topraklarda "Türk Tohumu" (Tourkosporos) olarak yaftalanmış; barınma imkanlarının yetersizliği, ekonomik yıkım ve günlük hayatta Türkçe konuşmaları nedeniyle ağır bir dışlanmaya maruz kalmışlardır. Benzer şekilde, Yunanistan'dan Türkiye'ye gönderilen yaklaşık 500 bin Müslüman mübadil ise yerli halk tarafından "Yarım Gâvur" veya "Yabancı" olarak kodlanmıştır. Bu kesimin en büyük uyum sorunlarını ise anadillerinin Rumca olması nedeniyle yaşanan iletişim engeli ile geldikleri yerlerdeki mesleki becerilerinin yerleştirildikleri yeni bölgelerin coğrafi ve ekonomik yapısıyla uyuşmaması oluşturmuştur.
Pire limanının yoksul varoşlarında, bu dışlanmış göçmen alt kültürünün içinden yeni bir müzik türü doğmuştu: Rebetiko. Rebetiko, Anadolu'dan gelen usta müzisyenlerin beraberlerinde getirdikleri Türk ve Arap makamları ile kentsel alt sınıfın dertlerini harmanladığı bir türdür.
İlk başlarda bu müzik; haşhaş içilen tekkelerde, hapishanelerde ve alt tabaka meyhanelerinde icra edilen marjinal bir yeraltı kültürüydü. Kendilerine Yunan kültüründe "kabadayı, ağır abi, delikanlı" anlamına gelen ve eski İstanbul argosundaki "manga" (birlik, grup) veya "manyak" kelimesinden türediği düşünülen Mangas diyen, yasalarla başı hoş olmayan bu grubun en önemli enstrümanları buzuki ve hapishanede kolayca saklanabilen, curaya benzeyen "baglamas" idi. Bu insanların ellerinden düşürmedikleri, kökeni doğrudan bizim tesbih geleneğimize dayanan ancak adını "düğüm" kelimesinden alan Komboloi de bu alt kültürün vazgeçilmez bir parçası oldu.
Anadolu kökenli bu müzisyenlerin buzuki çalma tarzı, Yunanistan'ın yerel icracılarını derinden etkilemiştir. "Café Aman" adı verilen müzikli kahvehaneler, ismini şarkı aralarında zaman kazanmak için söylenen feryat benzeri "Aman" haykırışlarından almış olup, son derece oryantal, Arap ve Türk etkisine sahip mekanlardı. Tıpkı geleneksel gölge oyunumuz Karagöz'ün oradaki tiyatro kültürüne yerleşip Karagiosis adını alması gibi, sosyal hayatın bu enstrümanları ve eğlence biçimleri de dile eklemlenerek yeni kimlikler kazandı.
Zamanla, İkinci Dünya Savaşı'nın yıkımları ve ardından gelen toplumsal dönüşümlerle birlikte Rebetiko, tekkelerden çıkıp tavernalara yayıldı ve burjuva sınıfının da ilgisini çekti. Mikis Theodorakis ve Manos Hadzidakis gibi öncü müzisyenlerin desteğiyle yozlaşma suçlamalarından arınarak ulusal bir kimlik kazandı.
Günümüzde Rebetiko, küreselleşmenin ve kültür turizminin yükselişiyle birlikte karanlık geçmişinden sıyrılıp turistik bir çekim unsuruna dönüşmüştür.
Yunan Milliyetçiliğinin Gelişimi, Batı Etkisi ve "Öteki" Olarak Türk Algısı
Yunan ulus-devletinin inşası, diğer pek çok balkan milliyetçiliğinde olduğu gibi, kurucu bir "öteki" yaratılması sürecine dayanmaktadır. Herkül Milas’ın etnik kimlik çalışmaları üzerine yaptığı tespitlere göre, ulusçu söylemler genellikle "öteki"ne karşı aşağılayıcı, onun önemsizliğini vurgulayan ve hatta ötekinin varlığını kendi kimliğinin bir "eseri" olarak gören yapay anlatılar inşa ederler.
Yunan ulus inşasında "biz" kavramı antik döneme, Doğu Roma’ya, Ortodoksluğa ve Yunan diline dayandırılırken; "öteki" yani Osmanlı-Türk imgesi, bu kesintisiz tarihe tecavüz eden vahşi bir unsur olarak konumlandırılmıştır. Siyasi elitler ve fikir adamları, Osmanlı egemenliği altındaki hayat şartlarını "Türkokrasi" (Türk boyunduruğu) olarak ortak belleğe kazımış; bu durum hem bir mağduriyet hem de tarihsel olarak hak kazanma (Megali İdea) duygusunu körüklemiştir.
Bu kimlik inşasına en büyük destek Batı Avrupa’dan gelmiştir. Batılı devletlerin "Filhelenizm" (Yunan hayranlığı) akımı, rasyonel bir özgürlük desteğinden ziyade, modern Yunanlıları antik bilgelerin doğrudan biyolojik varisleri, Türkleri ise buraları harap eden "barbarlar" olarak gören oryantalist bir bakış açısına sahipti.
Bunun en uç örneklerinden biri, Henry Miller’ın 1941 tarihli eserinde görülmektedir; Miller, Yunanistan’daki ormansızlaşmanın bile Türklerin bu ülkeyi yok etme yolundaki "yoğun ve barbarca isteklerinin" bir sonucu olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Bu batılı kışkırtmalar ve Rusya imparatoru I. Petro gibi aktörlerin propagandaları, Osmanlı içindeki Rum tebaanın sadakatini sarsmış ve nihayetinde 1908 sonrası "Osmanlıcılık" (tüm tebaanın ortak sadakati) politikasının iflas etmesine neden olmuştur.
Yunan dış politikasının ve milli kimliğinin temelini oluşturan Megali İdea (Büyük Ülkü), sınırları Ege Denizi'nin ötesine, İstanbul ve Anadolu'ya kadar uzanan bir "Büyük Yunanistan" kurmayı hedeflemekteydi. Bu yayılmacı ülkü, 1865 yılında İngiltere’nin Yedi Ada’yı Yunanistan’a vermesi ve 1856 Islahat Fermanı sonrası Girit’te yapılan propagandaların 1866 büyük Rum ayaklanmasına yol açmasıyla sürekli beslenmiştir.
1922 yılındaki yenilgiyle askeri olarak son bulsa da, bu ideoloji günümüzde yerini kronik bir "Türkiye tehdidi" paranoyasına bırakmıştır. Yunanistan, içine düştüğü derin ekonomik krizlere rağmen, kilise ve resmi ideolojinin de etkisiyle halkına tek büyük düşman olarak Türkleri göstermekte ve bütçesinin devasa bir kısmını savunma harcamalarına ayırmaktadır.
Modern Dönem Jeopolitik Dengeler ve Karşılıklı Bağımlılık
Modern dönemde iki ülke arasındaki ilişkiler, realizmin çatışmacı doğası ile liberalizmin karşılıklı bağımlılık teorileri arasında dinamik bir denge aramaktadır.
Uluslararası ilişkiler teorisyeni Arnold Wolfers’a göre güvenlik, kazanılan temel değerlere yönelik bir tehdidin olmaması halidir. Jean-Jacques Rousseau ve Immanuel Kant gibi düşünürler, devletlerin birbirlerini domine etmelerini engellemek için onları sıkı bir karşılıklı bağımlılık sistemine sokmak gerektiğini savunmuşlardır. Ancak Ege’de bu denge kurulamamış ve taraflar klasik bir "Güvenlik İkilemi" içine düşmüşlerdir.
Yapılan politika analizleri, hem Türkiye’nin hem de Yunanistan’ın rasyonel bir güvenlik arayışıyla silahlandığını, ancak bu durumun karşılıklı tehdit algılamalarını daha da derinleştirerek güvensizliği tırmandırdığını göstermektedir.
Yunanistan'ın karasularını 12 mile çıkarma iddiası, Ege’deki açık deniz alanlarını tamamen yok edeceği için Türkiye tarafından savaş sebebi sayılmaktadır; bu sınırın aşılması Türk donanmasının ve ticaret gemilerinin Ege'deki hareket kabiliyetini sıfırlayacaktır.
Karasuları 6 mil olmasına rağmen Yunanistan'ın 10 millik bir hava sahası iddia etmesi, uluslararası hukuka aykırı olup hava sahasında sürekli askeri gerilimlere yol açmaktadır.
Her iki devlet de yerel güvenlik endişeleriyle 1952'de NATO'ya katılmış olmalarına rağmen ittifak içerisinde sürekli bir güç ve müttefik kazanma stratejisi gütmektedir. Kendi güvenlikleri için attıkları her adım, diğer tarafça bir saldırı hazırlığı olarak okunmaktadır.
Öte yandan 2024 yılında olduğu gibi, Türk ve Yunan hacker grupları arasında gerçekleşen karşılıklı siber saldırılar, mücadeleyi devlet dışı aktörler arasına da taşımıştır.
Halbuki, özellikle güvenlik ve ekonomi alanlarında artan karşılıklı bağımlılık, iş birliğini çatışmaya kıyasla daha rasyonel ve sürdürülebilir bir seçenek haline getirmektedir. Türkiye ile Yunanistan arasındaki limanlar üzerinden gerçekleştirilen deniz yolu seyahatleri, adalar arasındaki turistik kolaylaştırılmış vize uygulamaları ve ticaret hacmi, iki ülkeyi birbirine bağlayan pragmatik bağlardır.
Sonuç: Ortak Coğrafyanın Zorunlu Geleceği
Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler, tarihsel travmaların yarattığı derin güvensizlik ile aynı coğrafyayı paylaşmanın getirdiği kaçınılmaz karşılıklı bağımlılık arasında salınmaktadır. Gastronomiden zeybek kültürüne, Kayser-i Rûm unvanından Rebetiko’ya kadar uzanan tüm tarihsel ve kültürel unsurlar, iki halkın birbirinden tamamen koparılması imkansız ortak bir medeniyet havuzundan beslendiğini göstermektedir.
Hatta Yunan tarihçi, yazar ve eski siyasetçi Dimitris Kitsikis’in ‘biz aslında vaftiz edilmiş Türkleriz’ sözü Yunan televizyonlarında uzun süre ses getirmişti.
Eski Dışişleri Bakanı Theodoros Pangalos ise, iki halkın kahvehanede oturuşundan, tavla oynama biçimine, elindeki tesbihten (komboloi) dinlediği müziğe ve yediği yemeğe kadar aslında tamamen aynı olduğunu belirtirdi.
Günün sonunda; son NATO zirvesinde bile mehterin ritminden kaçamayıp ayak uyduran, gastronomide cacığı Cacıki, baklavayı Baklavakis yapan komşuya buradan esprili bir çağrıda bulunarak noktayı koyalım: Madem mutfaktan müziğe, danstan askeri adımlara kadar her şey bu kadar ortak ve eski alışkanlıklar bir türlü bırakılamıyor; yorulmayın artık, bari doğrudan adınıza da "Türkikos" deyin ve Türkiye’ye bağlanın da bu iş kökten çözülsün, bitsin gitsin!
Toplam Okunma Sayısı : 224