TÜRKİYE İSRAİL KONUSUNDA NELER YAPABİLİR?

TÜRKİYE İSRAİL KONUSUNDA NELER YAPABİLİR?

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 9
Gazze ve Batı Şeria konusunda uluslararası tepki giderek büyüyor; ancak diplomatik protestolar ve sert açıklamalar tek başına işgali sona erdirmiyor. Türkiye’nin önündeki asıl mesele, sahip olduğu diplomatik, ekonomik, hukuki ve askerî araçları Filistin’in gerçek egemenliğini güçlendirecek sonuç odaklı bir devlet politikasına dönüştürebilmek. Bu çalışma, tepki diplomasisinin ötesine geçerek Türkiye’nin uygulayabileceği somut politika seçeneklerini tartışıyor.

TEPKİ DİPLOMASİSİNDEN SONUÇ ÜRETEN FİLİSTİN POLİTİKASINA


Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun Eylül 2026 oturumu, Filistin meselesindeki diplomatik ayrışmayı bir kez daha dünyanın gözü önüne taşıdı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 22 Eylül’de Gazze ve Batı Şeria’daki yaşananları konuşmasının merkezine koydu; Filistin devletini henüz tanımayan ülkelere tutumlarını gözden geçirme, bütün devletlere de İsrail üzerindeki baskıyı artırma çağrısı yaptı. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın ikinci yıl üst üste Genel Kurul salonunda bulunamamasını da uluslararası düzenin adaletsizliğinin göstergesi olarak değerlendirdi. İsrail heyetinin Erdoğan konuşurken salonu terk etmesi, bu gerilimin kürsüdeki sözlerden ibaret olmadığını gösterdi.

İki gün sonra İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu kürsüye çıktığında ise çok sayıda delege protesto amacıyla salonu terk etti; konuşması boyunca koltukların çoğu boş kaldı. Netanyahu, kendisine yöneltilen suçlamaları reddetti ve protestoya katılan delegelere sert karşılık verdi. Bu görüntüler İsrail hükümetinin karşı karşıya olduğu diplomatik tepkinin çarpıcı bir simgesidir. Ancak boş koltuklar tek başına işgali sona erdirmez, sivilleri korumaz, Gazze’ye yardım ulaştırmaz.

Erdoğan’ın çağrısıyla Netanyahu konuşması sırasında yaşanan toplu çıkışın önümüze koyduğu soru tam da budur: Türkiye, yükselen uluslararası tepkiyi Filistinlilerin haklarını güvence altına alan somut ve uygulanabilir bir politikaya nasıl dönüştürebilir?

Türkiye’nin Filistin meselesindeki tavrı yeni değildir. Türkiye, Filistin Devleti’ni 1988’de tanımış; başkenti Doğu Kudüs olan, 1967 sınırları temelinde bağımsız ve egemen bir Filistin devletini uzun yıllardır resmî dış politika hedefi olarak benimsemiştir. Bugün de Kudüs Başkonsolosu aynı zamanda Türkiye’nin Filistin nezdindeki büyükelçisi sıfatıyla görev yapmaktadır.

7 Ekim 2023 sonrasında ise Ankara klasik diplomatik desteğin çok ötesine geçti. İsrail’le doğrudan ticaret 2 Mayıs 2024’te tamamen durduruldu; Türkiye Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davaya müdahil oldu; 52 ülke ve iki uluslararası kuruluşun imzaladığı İsrail’e silah sevkiyatının durdurulması çağrısına öncülük etti; İslam İşbirliği Teşkilatı-Arap Ligi temas grubu üzerinden birçok başkentte diplomasi yürüttü ve iki devletli çözümün yeniden uluslararası gündemin merkezine yerleşmesi için çalıştı. 2025 ve 2026’ya gelindiğinde ise Türkiye, Mısır ve Katar’la birlikte Gazze ateşkesi ve Trump yönetiminin oluşturduğu yeni barış mekanizmasının arabulucu ülkelerinden biri hâline geldi.

Üstelik İsrail-Filistin meselesinde hukukî tablo, bundan birkaç yıl öncesine göre Türkiye’nin önüne çok daha geniş bir hareket alanı çıkarmaktadır.

UAD Kararı Türkiye’ye Yeni Bir Hukukî Zemin Sağlıyor

19 Temmuz 2024 tarihli Uluslararası Adalet Divanı danışma görüşünün doğru okunması gerekir. Divan, İsrail Devleti’nin kendisini “gayrimeşru” ilan etmemiştir. Buna karşılık İsrail’in 1967’den beri işgal ettiği Filistin topraklarındaki devam eden varlığının hukuka aykırı olduğunu, bunun mümkün olan en kısa sürede sona erdirilmesi gerektiğini; yeni yerleşimlerin derhal durdurulmasını, yerleşimcilerin (hırsız ve gaspçılar) işgal altındaki topraklardan tahliyesini ve oluşan zararların giderilmesini tespit etmiştir. Daha da önemlisi, üçüncü devletlerin bu hukuka aykırı durumun devamına yardım etmemeleri ve İsrail’in kendi toprağıyla işgal altındaki Filistin topraklarını birbirinden ayırmaları gerektiğini belirtmiştir.

BM Genel Kurulu da 18 Eylül 2024’te 124 oyla İsrail’den hukuka aykırı varlığını 12 ay içinde sona erdirmesini istedi. O süre çoktan dolmuş olmasına rağmen sahada işgal sona ermedi.

Bu, uluslararası sistemin temel sorununu gösteriyor: Hukukî hüküm var fakat onu icra edecek siyasi irade yok.

Türkiye’nin önündeki görev, UAD’nin danışma görüşünde ortaya konan yükümlülükleri devletlerin ticari ve mali kararlarına taşıyacak bir uluslararası koalisyon kurmaktır. Türkiye’nin öncülük ettiği silah sevkiyatını durdurma çağrısı değerli bir başlangıçtır; ancak bağlayıcı uygulamalar için devletlerin ortak yaptırım kararı alması gerekir.

Türkiye’nin Bugünkü Politikasının Güçlü ve Zayıf Yanları

Ankara’nın en başarılı olduğu alanlardan biri, Filistin meselesini yalnızca İslam dünyasının meselesi olmaktan çıkarmaya çalışmasıdır. Antalya’da İrlanda, Norveç, Slovenya ve İspanya gibi Avrupa ülkeleri ile Çin ve Rusya’nın da yer aldığı toplantılar yapılmış; Türkiye zorla yerinden edilmeye karşı ortak metinler oluşturmuştur. Nitekim 11 Nisan 2025 tarihli Antalya bildirisi “Gazze’nin yaşanmaz hâle getirilerek insanların ayrılmaya zorlanmasının gönüllü göç sayılamayacağını” açık biçimde ortaya koymuştur.

Türkiye, Uluslararası Adalet Divanı sisteminin dışında değildir; nitekim Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı davaya müdahil olmuştur. Ancak Türkiye, gerçek kişilerin savaş suçu, insanlığa karşı suç ve soykırım gibi fiiller bakımından yargılandığı Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü’ne taraf değildir. Bunun arkasında egemenlik, millî güvenlik, Kıbrıs ve sınır ötesi askerî operasyonların uluslararası ceza yargısına konu edilmesi gibi çekinceler bulunmaktadır. Bu nedenle Roma Statüsü’ne üyelik Türkiye açısından yalnızca hukukî değil, aynı zamanda stratejik bir tercihtir. Bununla birlikte UCM kararlarının uygulanmasının devletlerin siyasi iradesine bağlı olması, Netanyahu’nun Macaristan ziyaretinde de görüldüğü üzere, uluslararası hukukta karar kadar yaptırım ve uygulama gücünün de belirleyici olduğunu göstermektedir.

Daha belirgin bir sorun ise söylem ile yaptırım kapasitesi arasındaki farktır. Ankara çok sert siyasî ifadeler kullanabilmekte fakat büyük silah tedarikçilerini veya Batılı devletleri ortak yaptırıma ikna etmekte aynı başarıyı gösterememektedir.

Üçüncü mesele ise İsrail’le diplomatik ilişkilerin statüsündeki ikiliktir. Türkiye resmen İsrail’le diplomatik ilişkilerini hiçbir zaman kesmediğini söylüyor. Tel Aviv Büyükelçiliği bugün de çalışıyor; ancak Şakir Özkan Torunlar’ın 27 Nisan 2025’te görevinin sona ermesinden sonra Dış İşleri’nin Web sayfasında yeni bir büyükelçi görünmüyor.

Tel Aviv Büyükelçiliğinin açık tutulması, İsrail politikalarına onay verildiği anlamına gelmez. Türk vatandaşlarının korunması, sahadaki gelişmelerin izlenmesi ve gerektiğinde müzakere yürütülmesi için bu diplomatik kanal korunmalıdır.

Çifte Vatandaşlar Meselesi

Türkiye-İsrail çifte vatandaşlarının kesin toplamına ilişkin güncel, güvenilir resmî bir sayı bulunmamaktadır. Bu nedenle on binler veya yüz binlerle ifade edilen sosyal medya rakamlarının çoğu Türkiye kökenli İsraillilerle Türk vatandaşlığını fiilen koruyan kişileri birbirine karıştırmaktadır.

Fakat 2026’da ortaya çıkan çok daha somut bir veri vardır: İsrail ordusunun bilgi edinme kapsamında açıkladığı verilere göre IDF mensuplarından 112 kişi aynı zamanda Türk vatandaşlığı taşımaktadır.

Burada Türkiye’nin mutlaka harekete geçmesi gerekmektedir.

Anayasa’nın 66. maddesi vatandaşlığın ancak kanunda belirtilen hâllerde kaybedilebileceğini ve hiçbir Türk’ün “vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde” bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamayacağını düzenlemektedir.

İsrail’in son hamleleri ve açıklamaları açıkça Türkiye düşmanlığı olduğuna göre, bütün Türk-İsrail çifte vatandaşlarına “altı ay içinde İsrail vatandaşlığından çıkın, aksi takdirde Türk vatandaşlığınızı kaybedersiniz” denilmesi güçlü bir tedbir olabilir.

Ayrıca 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 29. maddesi son derece dikkat çekicidir. Kanun, izin almaksızın yabancı bir devlet hizmetinde gönüllü askerlik yapanların Türk vatandaşlığının kaybettirilebilmesine imkân vermektedir.

Dolayısıyla yapılması gereken, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup yabancı bir orduda askerlik yapanların hukukî durumunu göz önüne alarak vatandaşlıkları gözden geçirilmelidir. Kaldı ki burada ‘gönüllülük’ şartı da dikkate alınmamalıdır. Zira Uluslararası hukukun soykırım konusundaki tutumu bellidir. Ve soykırım suçlarında zorunlu askerlik gibi bir durum söz konusu değildir.

Dahası, mesele vatandaşlıktan da önemlidir.

Türk Ceza Kanunu’nun 13. maddesi, soykırım ve insanlığa karşı suçlar dâhil belirli uluslararası suçların yabancı ülkede bir Türk veya yabancı tarafından işlenmesi hâlinde Türk hukukunun uygulanmasına imkân vermektedir. TCK 76 ve 77 de soykırım ve insanlığa karşı suçları düzenlemektedir.

Bu nedenle Türkiye’de savcılık bünyesinde özel bir Uluslararası Suçlar Soruşturma Birimi kurulması düşünülebilir. IDF’de görev yapmış Türk vatandaşlarının görev yeri, birlikleri, tarihleri ve somut fiilleri incelenebilir.

Hukuk devleti ile siyasi kararlılık burada birbirinin alternatifi değil, birbirinin tamamlayıcısıdır.

Filistin Temsilciliği Fiilen Bir Büyükelçilik Hâline Getirilmelidir

Türkiye’nin Kudüs Başkonsolosluğu zaten sıradan bir başkonsolosluk değildir. 2005’ten beri başına büyükelçi unvanlı diplomat atanmakta ve Kudüs Başkonsolosu resmen “Filistin nezdinde Türkiye Büyükelçisi” olarak görev yapmaktadır. Bugünkü Başkonsolos Büyükelçi İsmail Çobanoğlu 20 Haziran 2024’te göreve başlamıştır. Temsilcilikte hâlihazırda Ticaret Ataşeliği de bulunmaktadır.

İşte bu altyapı büyütülebilir.

Türkiye, Filistin devletinin kurulmasını bekleyip sonra kurum inşa etmek yerine Filistin devlet kapasitesini bugünden oluşturmasına yardımcı olmalıdır.

Kudüs temsilciliğinin yanında Ramallah’ta sürekli bir diplomatik/ekonomik irtibat merkezi; hukuk ve insan hakları birimi; yeniden imar müşavirliği; bilim-eğitim ataşeliği; Türk-Filistin üniversite ağı; öğrenci değişim programları; Türkçe ve Arapça ortak akademik araştırma fonları kurulabilir.

Filistinli belediyeler Türk belediyeleriyle, üniversiteler Türk üniversiteleriyle, hastaneler Türk sağlık kurumlarıyla eşleştirilebilir.

Böylece Türkiye’nin Filistin politikası “yardım gönderen devlet” modelinden “Filistin devletini kurumsal olarak ayağa kaldıran stratejik ortak” modeline dönüşür.

Doğrudan Türkiye-Filistin Uçuşları Hedef Olmalıdır

Doğrudan uçuş fikri siyaseten son derece anlamlıdır fakat bugün fiziksel olarak uygulanabilir değildir.

4 Eylül 2026 itibarıyla Gazze veya Batı Şeria’ya çalışan hiçbir havaalanı bulunmamaktadır ve bölgeye doğrudan uçuş yoktur. Batı Şeria’ya giriş çıkışın önemli bölümü Allenby/Kral Hüseyin Köprüsü üzerinden gerçekleşmekte; terminal İsrail Airports Authority tarafından işletilmektedir.

Bu durum aslında Filistin egemenliğinin en görünür eksikliklerinden biridir.

Bağımsız bir devletin pasaportu olup kendi havaalanının, hava sahasının ve sınır kapısının bulunmaması başlı başına egemenlik problemidir.

Türkiye kısa vadede Amman-Batı Şeria ve Mısır-Gazze bağlantılı özel yolcu, öğrenci, hasta ve insani yardım koridorları kurmaya çalışabilir.

Uzun vadede ise Filistin Uluslararası Havalimanı Projesini uluslararası gündeme taşımalıdır. Gazze’deki eski Yaser Arafat Havalimanı veya uygun başka bir konum, BM ve çok taraflı uluslararası güvence altında yeniden kurulabilir.

İstanbul-Ramallah/Gazze uçuşunun başladığı gün, bunun ekonomik öneminden çok daha büyük bir siyasi anlamı olacaktır: Filistin dünyaya İsrail üzerinden değil, kendi kapısından bağlanmaya başlamış olacaktır.

Ticaret Kesildi; Şimdi Ekonomik Baskı Daha Akıllı Hâle Getirilmeli

Türkiye’nin resmî verisine göre 2 Mayıs 2024’ten beri İsrail’le ihracat, ithalat, transit ve serbest bölge ticareti sıfırdır. Mart 2026’da Ticaret Bakanlığı bu uygulamanın devam ettiğini, Türk ve İsrail bayraklı hava ve deniz ulaştırmasının dahi yapılmadığını açıkladı.

Filistin’e yapılan ticaret ise farklıdır. Filistin Milli Ekonomi Bakanlığı tarafından onaylanan Filistinli ithalatçı ve Filistin adresi şartıyla özel bir mekanizma işletilmektedir. Bu ayrım gereklidir çünkü Filistin ticaretinin önemli kısmı İsrail’in kontrol ettiği liman ve gümrük altyapısından geçmektedir.

Bundan sonraki aşamada Türkiye genel ambargonun yanında çok daha hedefli tedbirler geliştirebilir.

Özellikle Batı Şeria’daki hukuka aykırı yerleşimlerle ekonomik ilişkisi bulunan şirketlerin kamu ihalelerine alınmaması, yerleşimlerdeki gayrimenkul faaliyetlerine finansman sağlayan kuruluşların denetlenmesi, işgal altındaki topraklardan gelen ürünler için menşe takibi yapılması ve üçüncü ülkeler üzerinden ambargonun aşılmasının engellenmesi düşünülebilir. Denetimi zor olmakla birlikte ihraç malının son kullanıcı denetiminin yapılarak Yunanistan, Mısır, Lübnan... üzerinden transit yapılan İsrail ticareti de kesilmeli ve yapan şirket ve kişilere aynı ABD’nin yaptırım uygulaması gibi yaptırım uygulayıp Türkiye’deki bütün servetlerine el konulmalıdır.

Bu, İsrailli olmakla işgale ekonomik katkı vermek arasındaki ayrımı da korur.

Terörsüz Türkiye: İç Barıştan Bölgesel Tahkimata

Türkiye’nin Suriye’de etkili bir caydırıcılık kurabilmesi, güney sınırındaki güvenlik kırılganlığını azaltmasına bağlıdır. YPG/SDG’nin yalnızca ad veya üniforma değiştirerek kendi silahlı komuta yapısını koruması gerçek bir entegrasyon olmaz. Merkezi Suriye devletinin dışında bağımsız silahlı yapıların bulunmadığı bir düzen, Türkiye’nin bölgedeki hareket alanını güçlendirir.

Suriye: İsrail’i Durdurmanın En Tehlikeli Ama En Stratejik Cephesi

Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim artık Filistin’le sınırlı değildir.

13 Ağustos 2025’te Türkiye ve Suriye arasında Ortak Eğitim ve Danışmanlık Mutabakat Muhtırası imzalandı. Türkiye yeni Suriye ordusunun eğitimine ve kapasite geliştirmesine destek vermeye başladı.

18 Ağustos 2026’da ise İsrail, Türkiye sınırına yakın Ebu Zuhur hava üssüne sekiz hava saldırısı gerçekleştirdi. Amerikan Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack bundan sonra Türkiye, İsrail ve Suriye arasında bir “deconfliction”, yani askerî çatışmayı önleme mekanizması kurulmaya çalışıldığını ve Türkiye’nin saldırıdan önceden haberdar edilmediğini açıkladı.

Türkiye’nin Suriye ile doğrudan “İsrail saldırırsa Türkiye İsrail’e askerî karşılık verir” şeklinde otomatik bir savunma anlaşması yapması oldukça caydırıcı olacaktır. Elbette bunun yüksek riskleri de bulunacaktır. Tek bir hava saldırısının Türkiye-İsrail savaşına dönüşmesine, ABD’nin müdahil olmasına ve NATO içinde çok ciddi krizlere yol açabilir.

Bunun yerine daha kontrollü bir caydırıcılık da kurulabilir.

Türkiye Suriye’nin hava savunma kapasitesinin, radar ağının, komuta-kontrol sisteminin ve askerî eğitim altyapısının geliştirilmesine yardım edebilir; Türk personelinin bulunduğu alanların koordinatlarının önceden bildirildiği açık “çatışmasızlık bölgeleri” oluşturabilir; İsrail’in her saldırısını diplomatik protestonun ötesinde önceden belirlenmiş siyasi ve ekonomik maliyetlerle karşılayan bir sistem geliştirebilir.

Amaç İsrail’le savaşmak değil, Suriye’ye saldırmanın artık maliyetsiz olmadığına İsrail’i ikna etmektir.

Trump’ın “Barış Kurulu” Gerçekten Barış Getirdi mi?

Burada kavramları ayırmak gerekiyor. Trump yönetiminin kurduğu yapı tek başına bir “barış gücü” değildir. BM Güvenlik Konseyi’nin 17 Kasım 2025 tarihli 2803 sayılı kararı Trump’ın Gazze planını destekledi; Trump başkanlığındaki Board of Peace-Barış Kurulunu geçici yönetim mekanizması olarak kabul etti ve ayrıca International Stabilization Force-Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) kurulmasına yetki verdi. Karar 13 oyla kabul edildi; Çin ve Rusya çekimser kaldı.

ISF’nin görevi ateşkesi desteklemek, sivilleri ve insani faaliyetleri korumak, Filistin polisinin eğitimine yardımcı olmak, sınır güvenliğine katkıda bulunmak ve Gazze’de devlet dışı silahlı grupların silahsızlandırılması sürecini desteklemektir. İsrail kuvvetlerinin çekilmesi de silahsızlanmadaki ilerlemeye bağlanmıştır.

Türkiye de sistemin dışında değildir. Hakan Fidan, Gazze Yürütme Kurulu’nda Steve Witkoff, Jared Kushner, Tony Blair ve diğer isimlerle birlikte yer almaktadır. Ankara, Mısır ve Katar’la beraber arabulucu çekirdeğin parçasıdır. Fidan, Türkiye’nin gerekirse ISF’ye askerî birlik sağlamaya da hazır olduğunu açıkça söylemiştir.

Peki sistem işe yaradı mı? Malesef asli hedeflerine henüz ulaşmadı. Mayıs 2026’da Barış Kurulu’nun Gazze Yüksek Temsilcisi Nickolay Mladenov BM Güvenlik Konseyi’ne, silahların büyük ölçüde sustuğunu, bütün rehinelerin ailelerine döndüğünü ve gıda yardımı alanların yaklaşık 400 binden iki milyona yükseldiğini bildirdi.

Aynı konuşmanın hemen ardından ise çok daha önemli cümleyi kurdu: “Gazze’de iyileşme yok.”

Binaların yaklaşık yüzde 85’i hasarlı veya yıkılmış durumda, 70 milyon ton kadar enkaz bulunuyor ve bir milyondan fazla insanın kalıcı barınağı yok...

ISF de henüz hedeflenen ölçekte sahaya yerleşmiş değil. Arnavutluk, Endonezya, Kazakistan, Kosova ve Fas asker vermeyi taahhüt etti; fakat henüz ortada somut bir adım yok. Ağustos ayında ABD, tıkanmış süreci ilerletebilmek amacıyla güce 206 milyon dolar ayırdı.

Dahası İsrail kuvvetlerinin çekilmesiyle Hamas’ın silahsızlandırılmasının hangi sırayla gerçekleşeceği üzerinde anlaşmazlık devam etmektedir.

Yani Barış Kurulu için “başarılı barış projesi” demek şu an mümkün değil.

Asıl Tehlike: Gazze’yi Gazzeliler Olmadan Yeniden Yapmak mı?

Türkiye açısından en hassas nokta burasıdır.

Donald Trump Şubat 2025’te Gazze’de yaşayan Filistinlilerin başka ülkelere yerleştirilmesini, ABD’nin Gazze’yi devralmasını ve bölgenin yeniden inşa edilerek “Ortadoğu’nun Rivierası” hâline getirilmesini açıkça gündeme getirmişti.

Öte yandan ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee 5 Eylül 2026’da ABD destekli, Filistinlileri Gazze’den zorla çıkaracak bir plan bulunmadığını da açıkladı.

Buna karşılık İsrail hükümetinin aşırı sağ kanadında göç ettirme düşüncesi yaşamaya devam ediyor. Ben-Gvir ve Savunma Bakanı Israel Katz gibi isimler Eylül 2026’da yeniden kitlesel “gönüllü göç” çağrıları yaptılar. Netanyahu da “gönüllü göç” düşüncesine destek vermekle birlikte Gazze’ye yeniden Yahudi yerleşimleri kurulması görüşünden mesafe koyuyor.

Yani esas tehlike, yeniden imar politikasının zorunlu göçün aracına dönüşmesidir.

Türkiye’nin Antalya bildirgesinde kullandığı yaklaşım bu bakımdan son derece isabetlidir: Gazze’nin yaşanmaz hâle getirilip insanların oradan ayrılmaya zorlanması gönüllü göç değildir.

Daha büyük tehlike ise yeniden inşanın mülkiyet düzenini değiştirmesidir.

Filistinliler kamplara veya üçüncü ülkelere gönderilir; eski mahallelerine dönme hakları güvence altına alınmaz; arsalarının mülkiyeti korunmaz; yeni kentler uluslararası yatırım konsorsiyumları ve İsrail güvenlik kontrolü altında oluşturulursa, ortaya çıkan şey Gazze’nin yeniden inşası değil Gazze’nin Gazzelilerden koparılması olur.

Türkiye buna ortak olamaz.

Türkiye Barış Kurulu’ndan Çıkmalı mı?


Elbette Türkiye’nin içeride olması, dışarıda olmasından daha faydalıdır.

Çünkü Hakan Fidan’ın Gazze Yürütme Kurulu’nda bulunması Türkiye’ye yardım, yeniden imar, yönetim ve Filistin nüfusunun geleceği hakkında kararların oluşum aşamasında müdahale etme imkânı vermektedir. Fidan’ın Ocak 2026’da söylediği “Gazze Gazzeliler tarafından yönetilmeli, sınırları değiştirilmemeli ve yeniden inşa Gazzeliler için yapılmalı” ilkeleri doğru kırmızı çizgilerdir.

Fakat üyelik koşulsuz olmamalıdır.

Türkiye’nin adı, birkaç yıl sonra “Filistinlilerin Gazze’den çıkarılmasının ardından bölgeyi yeniden imar eden uluslararası yapı” içerisinde geçerse, bugün Filistin konusunda elde ettiği siyasi ve ahlaki sermayenin önemli bölümünü kaybedebilir.

Bu nedenle Türkiye Barış Kurulu’nda kalacaksa açık şartlar koymalıdır: Filistinlilerin Gazze dışına zorla veya dolaylı yollarla çıkarılmaması, çıkmış olanların geri dönüş hakkının korunması, mülkiyet haklarının değiştirilememesi, Filistinli yönetimin geçiş takviminin bulunması, İsrail askerlerinin çekilme takviminin belirsiz bırakılmaması ve yeniden imar ihalelerinin şeffaf olması.

Bu ilkeler ihlal edildiği ve Türkiye’nin içeriden sistemi düzeltebilme imkânının kalmadığı noktada ise Barış Kurulu’ndan ayrılmalıdır.

Çünkü uluslararası bir yapının içinde bulunmak ancak onu etkileyebiliyorsanız güçtür. Etkileyemediğiniz hâlde yalnızca adınızı kullandırıyorsanız güç değil, meşruiyet sağlamış olursunuz.

Türk Askeri Gazze’ye Hangi Şartlarda Gidebilir?

Türkiye’nin ISF’ye asker göndermesi konusunda daha da ihtiyatlı olmak gerekir.

Mevcut BM kararında ISF’nin görevlerinden biri Hamas ve diğer devlet dışı grupların silahlarının tasfiyesidir; İsrail ordusunun çekilmesi ise bu silahsızlanmadaki ilerlemeye bağlanmıştır. Ayrıca mevcut kuvvet ABD komutası altında, İsrail ve Mısır’la yakın koordinasyon içerisinde tasarlanmıştır.

Türkiye, kendi askerinin Filistinlileri silahsızlandıran fakat İsrail işgalinin sona ermesini sağlayamayan bir gücün parçası hâline gelmesine izin vermemelidir.

Türk askerinin katılımı ancak görev iki taraflı ve simetrik hâle gelirse anlamlıdır: İsrail’in belirlenmiş şartsız geri çekilmesi, sivillerin İsrail saldırılarından da korunması, Filistin polisinin kurulması, insani yardımın güvence altına alınması ve sonunda egemen Filistin yönetimine devir.

Aksi hâlde Türkiye asker göndermek yerine sağlık, mühendislik, mayın temizleme, sivil savunma, polis eğitimi ve lojistik kapasite sağlayabilir.

Bu şartlar mevcut ISF kapsamında sağlanamazsa Türkiye, asker göndermek yerine sivil kapasite sunabilir ve Filistin tarafının rızasına dayanan, BM yetkili çok taraflı bir koruma ve geçiş misyonuna öncülük edebilir.

Bunun için esas hedef BM Güvenlik Konseyi yetkisi ve Filistin tarafının açık rızası olmalıdır. Mevcut 2803 sayılı kararın zaten uluslararası bir kuvvet kurulmasına izin vermiş olması, bunun teorik bir hayal olmadığını göstermektedir.

Türkiye; Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan, Katar, Pakistan, Endonezya ve Fas’ın yanında Norveç, İspanya veya başka kabul edilebilir Avrupa ülkelerini içine alan bir model önerebilir.

Türkiye askerî kapasitesi, diplomatik ağırlığı ve Filistin nezdindeki güveniyle kurucu ve garantör ülkelerden biri olmalıdır.

Türkiye İçin Yeni Politika Paketi

Türkiye’nin bundan sonraki Filistin-İsrail siyasetinin birbirinden kopuk tepkiler yerine tek bir devlet stratejisi hâline getirilmesi gerekir. Bunun için şu adımlar birlikte düşünülmelidir:

1. UAD kararının uygulanması için uluslararası koalisyon kurulmalı; işgal altındaki topraklarla bağlantılı yatırımlar, yerleşimler, finansman ve ticaret için ortak yaptırım standartları geliştirilmelidir.

2. İsrail’le doğrudan ticaret yasağı korunmalı, üçüncü ülkeler üzerinden ambargonun delinmesini engelleyen gelişmiş menşe ve nihai kullanıcı sistemi kurulmalıdır. Filistin ticareti ise ayrı, şeffaf ve Filistin hükümeti onaylı koridor üzerinden büyütülmelidir.

3. Çifte vatandaşlık konusu acilen ele alınmalı; İsrail ordusunda izinsiz askerlik yapan Türk vatandaşları 5901 sayılı Kanun’un 29. maddesi bakımından incelenmeli ve gerektiğinde vatandaşlığın kaybettirilmesi süreci işletilmelidir.

4. İsrail Ordusunda (IDF) görev yapan Türk vatandaşları hakkında kişi bazlı hukukî inceleme yapılmalı; savaş suçu, insanlığa karşı suç veya soykırım kapsamında TCK hükümleri işletilmelidir.

5. Kudüs Başkonsolosluğu fiilen tam kapsamlı Filistin Büyükelçiliği kapasitesine çıkarılmalı; Ramallah’ta ve gerekirse Gazze’de sürekli temsil, ticaret, eğitim, bilim, hukuk, yeniden imar ve sağlık birimleri genişletilmelidir.

6. Tel Aviv Büyükelçiliği kapatılmamalı; fakat normalleşmiş ilişki görüntüsü vermeden konsolosluk, istihbarat-diplomasi, insan hakları ve müzakere kanalı olarak kullanılmalıdır.

7. Filistin’e bağımsız ulaşım stratejisi kurulmalı; kısa vadede Amman ve Mısır üzerinden Türkiye destekli özel koridorlar oluşturulmalı, uzun vadede uluslararası garanti altında Filistin havalimanının yeniden kurulması Türkiye’nin diplomatik hedeflerinden biri hâline getirilmelidir.

8. Suriye’nin savunma kapasitesi desteklenmeli, kademeli ve hesaplanabilir caydırıcılık mekanizması oluşturulmalıdır.

9. Barış Kurulu’nda Türkiye şimdilik kalmalı, ancak üyelik zorla göçe karşı açık kırmızı çizgilere bağlanmalıdır. Filistinlilerin geri dönüş, mülkiyet ve kendi kendini yönetme hakkı aşındırılırsa Türkiye katılımını askıya alabilmeli ve gerekirse çekilmelidir.

10. ISF’ye Türk askeri ancak simetrik bir görev tanımıyla gönderilmelidir: Filistinli grupların silahsızlandırılması kadar İsrail’in şartsız çekilmesi, sivillerin korunması ve Filistin egemenliğine geçiş de bağlayıcı takvime bağlanmalıdır.

11. Türkiye, nihai hedef olarak BM yetkili çok uluslu Filistin Koruma ve Geçiş Misyonunu önermeli; bunun görevi bölgeyi güvenliği bağımsız Filistin devletine devretmek olmalıdır.

Sonuç: Türkiye’nin Hedefi işgali sürdürülemez hâle getirmek olmalıdır

Türkiye açısından mesele yalnızca İsrail hükümetine en sert sözü söylemek değildir. Devlet politikası öfkenin derecesiyle değil elde edilen sonuçla ölçülür.

Türkiye’nin elinde bugün küçümsenmeyecek araçlar vardır: Güçlü diplomasi ağı, NATO üyeliği, İİT içindeki ağırlığı, Arap dünyasıyla yeniden gelişen ilişkileri, önemli askerî kapasitesi, büyük ekonomik hacmi, BM’deki diplomatik tecrübesi, Filistin’le tarihî ilişkileri ve hepsinden önemlisi hem Batı’yla hem İslam dünyasıyla aynı anda konuşabilme yeteneği.

Bunların hepsinin tek bir hedef çevresinde toplanması gerekir:

1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan, kendi sınırını, hava sahasını, ticaretini, pasaportunu, güvenliğini ve doğal kaynaklarını kontrol eden gerçek anlamda bağımsız Filistin Devleti.

Filistin devleti yalnızca BM salonlarında tanınan fakat sınırından geçmek için İsrail’den izin isteyen, havaalanı bulunmayan, ticareti İsrail gümrüğüne bağımlı, toprağında başka bir devletin askerleri ve yerleşimcileri bulunan bir yapı olarak kalırsa “iki devletli çözüm” yalnızca diplomatik bir slogan olur.

Türkiye’nin yeni politikası bu nedenle İsrail karşıtlığı üzerine değil, Filistin egemenliği üzerine kurulmalıdır.

Hakan Fidan’ın 13 Ağustos 2026’da söylediği gibi, Ankara, Kahire ve Doha artık İsrail’in ikinci aşamaya geçmemesi hâlinde “radikal adımlar” ihtimalinden söz etmektedir. Üstelik 16 Ağustos’ta Türkiye, Mısır, Endonezya, Ürdün, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan ve BAE ortak açıklamayla İsrail’in yol haritasını reddetmesinin barış sürecini baltaladığını ilan etti.

Şimdi asıl mesele, “radikal adım”ın ne olacağını devlet aklıyla tarif etmektir.

Bu adım kontrolsüz bir Türkiye-İsrail askerî çatışması olmamalıdır. İşgalin finansmanını zorlaştıran ekonomik tedbirler, uluslararası ceza soruşturmaları, yerleşimlere yönelik koordineli yaptırımlar, Filistin’in kurumsal ve ekonomik bağımsızlığının inşası, kendi ulaşım koridorlarının oluşturulması, İsrail’in Suriye’de sınırsız hareket edemeyeceği bir caydırıcılığın kurulması ve sonunda Filistin egemenliğini güvenceye alacak uluslararası güvenlik mimarisi oluşturulması mümkündür.

Türkiye’nin yapabileceği en güçlü şey İsrail’le sürekli kavga eden ülke olmak değil; Filistin’in gerçekten devlet olmasını mümkün kılan ülke olmaktır.

Böyle bir politika yalnızca Filistin açısından değil, Türkiye’nin uzun vadeli bölgesel liderlik iddiası açısından da çok daha kalıcı ve sonuç alıcı olacaktır.

Toplam Okunma Sayısı : 60