TUZ KOKARSA
Soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçlarını işleyen gerçek kişileri yargılama yetkisiyle 1 Temmuz 2002’den bu yana görev yapan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)'nin Başsavcısı Kerim HAN, 24 Temmuz 2026'da yapılan özel bir oturumda, UCM'nin 125 üye ülkesinden 82'sinin oyuyla görevden alındı.
Yapılan açıklamada, Başsavcı Kerim HAN'ın hakkında ortaya atılan cinsel suistimal iddiaları nedeniyle görevden alındığı belirtiliyor. HAN ise hakkındaki suçlamaları tümüyle reddetmeyi sürdürüyor.
Öte yandan, Mart 2025’te UCM tarafından görevlendirilen üç yargıçlı bağımsız bir heyet, Han hakkında yürüttüğü soruşturmada "görevi suistimal veya ihlal tespit edilmediği" sonucuna varmıştı.
Avukatları, Han'ın görevden alındığı oylamada kendilerine savunma yapma ve akreditasyon hakkı tanınmadığını, sürecin hukuka aykırı, usul yönünden adil olmayan ve delillerle desteklenmeyen bir şekilde yürütüldüğünü ısrarla vurguluyorlar.
Bu görevden almayı sıradan olmaktan çıkaran şu ki; UCM başsavcısı HAN, Gazze’de işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan sorumlu tutulan İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ve dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama emri talep etmiş, UCM hâkimleri de sunulan delilleri yeterli bularak haklarında tutuklama emri çıkarmıştı.
Ayrıca, Kerim HAN, ABD personelinin Afganistan’da işledikleri suçlar nedeniyle önceki başsavcı döneminde açılan ancak sonrasında durdurulan soruşturmayı göreve gelince devam ettirmişti.
HAN’a yöneltilen cinsel suistimal iddiaları ve hakkında açılan soruşturma da bu süreçten sonra devreye girdi.
Buna karşılık Trump yönetimi Han ile birlikte UCM'de görev yapan 12 personel hakkında yaptırım kararı almıştı. Dahası, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, geçen hafta yaptığı açıklamada, Washington'ın "Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin ABD'nin egemenliğine yönelik oluşturduğu tehdidi ortadan kaldırmaya yönelik kapsamlı bir kampanya" başlattığını söylemişti.
Rubio, ABD'nin üye devletlere mahkemeden çekilmeleri yönünde baskı yapacağını, UCM ile iş birliği yapan kuruluşlara yaptırım uygulayacağını ve mahkeme çalışanlarının ABD'ye girişini engelleyeceğini ifade etmiş ayrıca, "ABD'nin güvenlik şemsiyesinden yararlanan" ülkelerin, mahkemenin ABD vatandaşları üzerindeki yargı yetkisini reddetmeleri yönünde teşvik edileceğini belirtmişti.
Uluslararası Kurumların Varoluşsal Krizi
2. Dünya Savaşı’nın ardından inşa edilen küresel mimari, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve evrensel adalet vaatleri üzerinde yükselmişti. Birleşmiş Milletler (BM) çatısı altında şekillenen bu düzen, güçlünün zayıfı ezemeyeceği, devletlerarası güç dengesinin hukuki bir zemine oturacağı, savaş suçlularının coğrafyalarından veya siyasi güçlerinden bağımsız olarak yargılanabileceği bir dünya vaat ediyordu.
Bu idealin somutlaşmış son halkalarından biri ise 2002 yılında faaliyete geçen ve insanlığa karşı işlenen suçları cezasız bırakmama amacı güden Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) oldu.
Ancak günümüz politik gerçekliği ve son olarak UCM Başsavcısı Kerim Han’ın görevden alınmasıyla sonuçlanan süreç, bu vaatlerin sadece bir illüzyondan ibaret kaldığını gösteriyor. Bugün uluslararası kurumların sınırlarını ve yetkinliklerini belirleyen savaş sonrası parametrelerin geçerliliğini yitirdiği net bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Artık sistem sadece aksamakla kalmıyor, çözmesi gereken sorunların, krizlerin, adaletsizliklerin ve siyasi baskıların bizatihi kaynağı ve taşıyıcısı halini alıyor.
Anadolu irfanının kadim ifadesi "ya tuz kokarsa" kelam-ı kibarı, tam da küresel adaletin son kalesi sayılan kurumların bu denli yozlaştığı çürüme zemininde anlam kazanıyor.
İnsanlığın hukuk, adalet ve barış arayışında uluslararası kurumlar "tuz" (çürümeyi, kokmayı önleme) işlevi görmek üzere tasarlanmıştı. Soykırımları engellemek, işgallere dur demek, insan hakları ihlallerine yaptırım uygulamak ve zayıfın hakkını güçlüye karşı korumak bu düzenin "meşruiyet" harcıydı.
Ancak bugün görülüyor ki, BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) daimi üyesi olan beş ülkenin veto yetkisi, küresel adalet mekanizmasını felç etmiştir. Haklının değil, güçlünün sözünün geçtiği bu yapıda BMGK tamamen işlevini yitirmiş, barış getirmek bir yana, çatışmaları donduran ya da taraflardan birine dokunulmazlık kalkanı sağlayan bir alana dönüşmüştür.
Çözüm üretmesi beklenen uluslararası yapılar, tıkalı karar alma mekanizmaları ve küresel sermaye ile veto sahiplerinin çıkar odaklarına hizmet eder hale gelmeleriyle krizleri derinleştiren unsurlara evrilmiştir.
Kurumların Çifte Standardı ve Küresel Düzenin Çöküşü
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu hakkında çıkarılan tutuklama kararı ve ABD personelinin Afganistan soruşturmalarının ardından Kerim Han’ın görevden alınması, ABD yönetiminin UCM personeline yaptırım uygulaması, mahkemeden çekilme baskısı yapması ve küresel hegemonya gücünü uluslararası yargıyı hizaya sokmak için kullanması, "kurallara dayalı uluslararası düzen" retoriğinin sona erdiğini ilan etmiştir.
UCM'nin 125 üye devletinin siyasi dengeler, şantajlar ve nüfuz mücadeleleri arasında sıkışması, hukukun evrenselliği ilkesini yerle bir etmiştir. İsrail ve ABD gibi taraf olmayan devletlerin, mahkemenin karar alma mekanizmalarını kendi çıkarları doğrultusunda felç edebildiği bir yapıda, "evrensel adalet" kavramı meşruiyetini yitirmiştir.
Toplumsal veya siyasal organlar işlevini yitirdiğinde müracaat edilecek merci olan "hukuk" ve "kurumlar" çürümüşse yani tuz kokmuşsa, sistemik bir çöküş kaçınılmaz hale gelir.
Tuzun kokması, mevcut araçlarla sorunun çözülemeyeceğini, reform adı altında sunulan makyaj tedbirlerin artık yetersiz kaldığını gösterir.
Bu varoluşsal kriz karşısında elbette yapılması gerekenler vardır ve olmalıdır.
Vesayetçi Küresel Yapının Tasfiyesi ve Çok Kutuplu Temsil
2. Dünya Savaşı’nın galiplerine dünyayı yönetme imtiyazı tanıyan ve veto/yaptırım gücüyle uluslararası kurumları rehin alan vesayetçi zihniyet terk edilmelidir. Bu imtiyazlı grubun dışında kalan tüm dünya, bu vesayet düzenine karşı ses yükseltmeli ve ortak tavır almalıdır. BMGK'dan UCM'ye kadar tüm uluslararası yapılar, hegemonik güçlerin şantajlarına kapalı, tek bir coğrafyayı veya gücü temsil eden değil, çok kutuplu dünyanın gerçeklerine uygun, adil, kapsayıcı ve veto imtiyazının olmadığı bir temsil esasına göre yeniden kurgulanmalıdır.
Bölgesel ve Bağımsız Hukuk Ağlarının Güçlendirilmesi
Küresel kurumların felç olduğu bir dünyada, hantal ve vesayet altındaki merkezlere bağımlı kalmak hezimete yol açar. Bölgesel iş birlikleri, tarafsız uluslararası hukuk platformları, alternatif adalet mekanizmaları, kriz anlarında hızlı hareket edebilen yerel-bölgesel güvenlik ve insani yardım blokları hayata geçirilmelidir. Çözüm küresel düzeyde tıkandığında, bölgesel düzeyde işleyen mekanizmalar hayati önem taşır.
Kendi Kendine Yetebilirlik ve Milli Güç Unsurları
UCM örneği bir kez daha göstermiştir ki, uluslararası sistemin koruyuculuğu ve adaleti bir illüzyondur. Bir ülkenin en büyük güvencesi, hukuk üstünlüğüne dayalı iç düzen, güçlü ve bağımsız savunma sanayi ve milli egemenlik gücüdür. Bu güçlü milli yapı, uluslararası kurumların çifte standardına ve sistemin türbülanslarına karşı en dayanıklı kalkandır.
Sonuç
UCM Başsavcısı Kerim Han’ın görevden alınmasıyla sonuçlanan süreç, münferit bir idari veya hukuki karar değil, 1945 sonrası kurulan küresel adalet mimarisinin cenaze merasimidir. Savaş sonrası kurulan vesayetçi mimari ömrünü tamamlamıştır.
İnsanlığın vicdanında meşruiyetini kaybeden, güçlülerin baskısıyla karar değiştiren ve işlevsizleşen kurumlar "tuz" olma vasfını yitirmiştir.
Tuz koktuğunda yapılması gereken, çürüyen kurumları palyatif tedbirlerle kurtarmaya çalışmak değil insanı, adaleti, hakkaniyeti ve ahlakı merkeze alan yeni bir küresel ahlak ve hukuk zeminini cesaretle inşa etmektir.
Aksi takdirde, çöken sadece uluslararası kurumlar değil, insanlığın bir arada yaşama iradesi ve adalete olan son inancı olacaktır.
Toplam Okunma Sayısı : 29