İlk Sahibinden Az Kullanılmış Demokrasi

İLK SAHİBİNDEN AZ KULLANILMIŞ DEMOKRASİ

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 1

"Demokrasi" belki üzerinde en az kafa yorduğumuz ama ezberlerimizle en hararetli savunduğumuz kavramlardan birisidir. Demokrasiye dair tartışmaları iki temel noktada ele alabiliriz. Birisi demokrasinin bir değerler sistemi olduğu, dolayısıyla erdemli toplumlar üzerinden anlam bulabileceği yaklaşımıdır. İkincisi ise demokrasiyi daha çok bir yöntem ve araç olarak görme eğilimidir.

 

Bunlardan birisi ya da her ikisini ele aldığınızda, konunun olmazsa olmazı, halk iradesidir. Özneyi halk olarak kabul ettiğinizde, siyasetin ve siyasetçinin rolü ancak savunu düzeyinde konumlanır.

 

Halk adına, halkı temsilen ahkam kesme işi, demokratlık değildir. Uzun bir süre Kürt siyasetini kuşatan alışkanlık, her kelimenin başına "demokratik" sıfatını ekleyerek hayatı ve siyaseti demokratikleştirmenin mümkün olmadığı görüldü. Emekten ve ezilenlerden kopuk elitist sol demokratlık da, konuyu sekülerlik ve aydınlanma parantezine mahkum etti. Öyle ki, halkın değerleri, kültürü ile kavga etmeyi bile modern demokrasinin gereği olarak gören bir anlayış türedi.

 

Son günlerde yoğun biçimde tartışılan CHP butlan davası, bu zihin dünyasını yeniden görünür kıldı. Sanki davanın açılmasına sebep olan CHP'li aktörler değilmiş ve idare durup dururken CHP'ye dönük bir soruşturma ve yargılama süreci başlatmış gibi algı oluşturarak, davayı tartışmak, akla gerçeğe ve yargıya haksızlıktır. Bu konu elbette siyasi platformlarda, siyasi muhataplarca çözülebilmeliydi. Ancak bu kapasiteyi göstermek bir yana, adeta işi içinden çıkılmaz hale getirecek bir hamaset anlayışı, sonuçta son sözü yargının söylemesini zorunlu hale getirdi.

 

Bu kararı demokrasiye dönük "darbe" olarak tarif edenler, o meşhur reklamda olduğu gibi, "tamamen duygusal" bir demokrasi hastalığına tutulmuşlar. Hastalık diyorum çünkü, "paraya bağımlılık, güce tapınma" sağlıklı ruh halinin ve insan karakterinin özelliği değildir.

 

İstanbul Belediyesinin imkanlarıyla beslenen gazeteciler, sivil toplum örgütleri, hatta kimi partiler bu  "tamamen duygusal" ruh hali içerisinde, demokrasi müdafaasına giriştiler. Oysa birazcık başınızı kaldırıp dünyaya baksanız, Avrupa ve Amerika başta olmak üzere Demokrasiyi tehdit eden birinci aktörün, finans kapital ve sermaye manipülasyonları olduğunu görürsünüz.

 

Bu kısır döngüden çıkmanın tek yolu, arınma, ayıklanma ve yüzleşerek yeniden inşadır. Bu konuda, CHP içinde iktidar mücadelesiyle, Türkiye toplumsal ve siyasal hayatının önceliklerini birbirinden ayırt etmek zorundayız. Sadece CHP değil, çoğu siyasi parti de, ciddi bir ahlaki erozyonun yaşandığı, bunun karşısında ancak toplumsal kaygıları merkeze koyan, kişisel kariyer planlarını birazcık geriye çekmeyi başaran bir değişime ihtiyacımız var. Bu yolda cesaretle adım atabilmek için, "ilk taşı atma" hakkına sahip bir masumiyet ve temizliğe sahip olmak gerekiyor.

 

Sanki demokrasinin, kurumları, kişileri satın alma gücünden beslenmesi normalmiş gibi, bu paranın saltanatını görmezlikten gelmek, hem kendini kandırmak, hem kamuoyunu manipüle etmektir. Mutlaka "herkesin bir fiyatı vardır" anlayışıyla her yeri ele geçirebileceğini düşünenler, ülkeyi maceraya sürükleme hayalini gerçekleştiremeyince, mağduriyete ve bundan beslenen devrimci söylemlere sığındılar.

 

Bu karar Türkiye siyasetinde hem bir uyarı, hem de domino etkisi yaparak, hayatın her alanında, spordan, sanata ve özellikle siyasete çeki düzen verme fırsatına dönüşmelidir. Tüm yükü yargının üzerine bırakmak yerine, siyasi partiler bu arınma ve ayıklanma sürecini kararlılıkla ortaya koymalıdır. Cumhuriyetin kurucu partisi olma sorumluluğu, kimseye demokrasiyi "ilk sahibinden ve az kullanılmış" propagandasıyla pazara sunma hakkı vermez.

Toplam Okunma Sayısı : 309