KÖR NOKTA
Bu Makaleyi Dinleyin
Siyaset biliminde "kör nokta", mevcut stratejik paradigmaların dışına çıkan, aktörlerin kendi ideolojik veya operasyonel ön kabulleri nedeniyle görmeyi reddettikleri ya da rasyonelleştiremedikleri alanları ifade eder. Türkiye’nin 2024 yılının son çeyreğinde başlayan ve 2026 yılına kadar uzanan "İkinci Çözüm Süreci" veya literatürdeki adıyla "Terörsüz Türkiye Süreci", bu kör noktaların hem en yoğun olduğu hem de en radikal biçimde dağıtılmaya çalışıldığı bir dönemi temsil etmektedir. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) attığı ilk adım, sadece bir el sıkışma değil, Türk siyasi tarihindeki en derin stratejik kırılmalardan birinin işaret fişeğidir. Bu analiz; sürecin gelişimini, Devlet Bahçeli’nin manevralarının tarihsel kökenlerini, Terör örgütü PKK ve güdümündeki Kürt siyasi hareketinin tepkilerini ve Türkiye’nin karşı karşıya olduğu stratejik riskleri "kör nokta" metaforu üzerinden incelemektedir.
İkinci Çözüm Süreci: Kronolojik Bir Akış (2024-2026)
Türkiye'nin terörle mücadelesinde yeni bir safhayı başlatan süreç, geçmişteki 2013-2015 denemesinden farklı olarak, devletin en şahin kanadı MHP liderliğinde ve "terörün tamamen tasfiyesi" hedefiyle şekillenmiştir. Sürecin temelleri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 26 Eylül 2024’te ABD ziyareti dönüşü yaptığı "iç cephe" vurgusuyla atılmış; hemen ardından 1 Ekim 2024'te Bahçeli'nin DEM Parti milletvekilleriyle tokalaşmasıyla siyasi izolasyon sona ermiştir. Süreç, 22 Ekim 2024'te Bahçeli'nin Abdullah Öcalan'ı TBMM'ye davet ederek "Umut Hakkı" teklifinde bulunmasıyla en radikal evresine girmiştir. Bu çıkışın hemen ertesi günü, 23 Ekim 2024'te TUSAŞ tesislerine düzenlenen terör saldırısı, Kandil-İmralı ayrışmasının ilk somut işareti olarak kayıtlara geçmiş, ancak devlet geri adım atmayarak 24 Ekim'de Ömer Öcalan'ın İmralı ziyaretine izin vermiştir. 2024 yılı, 28 Aralık'ta Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan’ın gerçekleştirdiği ilk resmi görüşme ile sürecin siyasi bir heyet üzerinden kurumsallaşmasıyla kapanmıştır.
2025 yılı, terör örgütünün hiyerarşik yapısında derin çatlakların oluştuğu ve devletin hukuki zemini inşa ettiği bir dönem olmuştur. 27 Şubat 2025'te Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan yaptığı "Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı", örgütün kendini feshetmesi yönündeki ilk somut adımdır. Bu çağrıya karşılık PKK, 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde Irak’ın kuzeyindeki 12. Kongresi’nde resmi fesih kararı almış ve 12 Mayıs'ta silahlı mücadeleye son verdiğini duyurmuştur. Bu tasfiyenin en sembolik anı ise 11 Temmuz 2025'te Süleymaniye'de gerçekleştirilen silah yakma töreni olmuştur. Yılın sonunda, 24 Kasım 2025'te AK Parti, MHP ve DEM Parti temsilcilerinden oluşan ortak bir heyet ilk kez İmralı'da Öcalan ile görüşerek sürecin siyasi mutabakatını pekiştirmiştir.
2026 yılının başı, bu gelişmelerin hukuki bir çerçeveye oturtulması çabalarına sahne olmuştur. 2 Ocak 2026 tarihinde MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, TBMM bünyesindeki komisyonda "umut hakkı" konusunda partiler arası bir uzlaşıya varıldığını açıklamıştır. Bu aşamada, Suriye'nin kuzeyinde Halep çevresinde Ocak 2026'da başlayan çatışmalar, iç süreçle bölgesel dinamiklerin ne kadar iç içe geçtiğini bir kez daha kanıtlamıştır.
Devlet Bahçeli'nin Siyasi Şifreleri ve Kurumsal Hafıza
Devlet Bahçeli’nin çözüm sürecindeki rolü, MHP liderinin siyasi tarihindeki diğer "şaşırtıcı" hamleleriyle birlikte değerlendirildiğinde, bunun bir "kurumsal hafıza" (!) operasyonu olduğu değerlendirilebilir. Bahçeli, 1991 yılında radikal sol örgüt mensuplarının dolaylı yollarla affına zemin hazırlayan hukuki düzenlemelere verdiği destekten, 1999 yılında en büyük siyasi rakibi Bülent Ecevit liderliğindeki DSP ile koalisyon kurmasına kadar pek çok hamle, kritik eşikte sistemin önünü açmak olarak değerlendirilmişti. 1999 koalisyonu ve ardından gelen "Rahşan Affı" tartışmaları, Bahçeli'nin devlet bekası söz konusu olduğunda ideolojik sertliği esnetebileceğini göstermiştir. 2002 yılında partisinin baraj altında kalma riskini göze alarak aldığı erken seçim kararı ve 2016 sonrası Cumhur İttifakı'nın inşası da aynı "devlet disiplini"nin yansımalarıdır.
Bahçeli’nin bu adımları hakkındaki iddialar iki ana eksende toplanmaktadır. Birinci görüş, bu hamlelerin devletin binlerce yıllık kurumsal hafızasının bir ürünü olduğunu savunur; bu akla göre devlet, düşmanını yok edemiyorsa onu sistem içinde eritir. İkinci ve eleştirel görüş ise bu adımların küresel odakların milliyetçi bir figür üzerinden kamuoyunu yanıltma çabası olduğunu iddia eder. Bu bağlamda, Bahçeli'nin son Öcalan çıkışı, PKK’nın Suriye’de devletleşme aşamasına geçmesini engellemek için İmralı kartını masaya süren bir satranç hamlesi olarak değerlendirilebilir.
Müzakere Masasında Koordinatörlük ve Öcalan Denklemi
Süreçte Abdullah Öcalan’ın "Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörü" gibi resmi bir sıfatla masaya karşı tarafı temsilen oturması gerekliliği, teknik bir zorunluluk olarak öne sürülmektedir. KCK anayasasına göre tüm yetki Öcalan’a ait olsa da, sahadaki gerçeklik Kandil ve SDG yönetiminin bu mesajları kendi çıkarlarına göre tevil etmesidir. Bahçeli’nin teklifi, Öcalan’ın sesini doğrudan duyurmasını sağlayarak bu tevil mekanizmasını kırmayı amaçlamıştır. Bu açıdan Bahçeli’nin hamlesi, Öcalan’a alan açarak onu pratik bir sorumluluğa itmiş; silah bırakılmaması durumunda suçun devletten değil, Kandil'den kaynaklandığını tescil çabası olarak değerlendirilebilir.
Ancak burada karşı aktörlerin (Kandil ve DEM) içine düştüğü en büyük yanılgı, bu koordinatörlük önerisini devletin bir "sıkışmışlık" veya "mecburiyet" hali olarak görmeleridir. Silahla her şeyi elde edebilecekleri sanrısı ve bu sanrının getirdiği şımarıklık, sürecin en büyük kör noktasıdır. Devlet, terörle mücadelede askeri üstünlüğünü tahkim etmişken uzattığı bu el, bir teslimiyet değil, hami ve müşfik bir devlet refleksidir. Eğer karşı taraf, devletin bu koruyucu kanatlarını bir zayıflık işareti sayıp "yeni şeyler koparma" gayretini sürdürürse, bu durum toplumsal açıdan telafisi imkansız bir kayıp olacaktır. Barışı bir "pazarlık artırma" aracı olarak gören şımarık tavır, toplumsal barışı sağlamak yerine iç çekişmeleri körükleyecek ve sonuçsuz bir gerilim sarmalı getirecektir.
İyimserlik mi, Felaket mi? Realist Bir Eleştiri
Devlet nezdindeki barış havasına rağmen, sürecin uzun vadeli sonuçlarına yönelik ciddi kuşkular mevcuttur. Gerçekçi olmak gerekirse, Kürtler adına siyaset yaptıklarını iddia edenlerin her türlü iyimser adımı bir "mücadele kazanımı" olarak gördüğü ortadadır. Örgüt için silah vazgeçilemez bir araçtır ve finansör devletler bu aparatın yok olmasına izin vermezler. Eğer çözüm diye atılan her adım örgüt tarafından "silahla alınmış bir aşama" olarak görülüyorsa, bu durum barışı değil daha büyük bir motivasyonu beraberinde getirir. 2014’teki 6-7 Ekim olayları gibi geçmiş tecrübeler, her demokratik açılımın şiddetle karşılık bulabildiğini göstermiştir. DEM Parti'nin İmralı ziyaretleri sonrası takındığı "el yükseltme" tavrı, devletin attığı her ileri adımı yeni bir beklenti rutini haline getirmektedir. Bu noktada kör nokta, barış inşa edildiği sanılırken karşı tarafın bir sonraki stratejik hamlesine zemin hazırlıyor olmasıdır.
Askeri Üstünlük ve Jeopolitik Kozlar
Türkiye'nin masaya güçlü kozlarla oturmasının temelinde, 2016 sonrası uygulanan askeri doktrin yatmaktadır. SİHA teknolojisi ve Pençe-Kilit operasyonları örgütü lojistik olarak felç etmiş; PKK Türkiye içinde operasyonel kabiliyetini yitirmiştir. Bu şartlarda PKK'nın kendini feshetmesi bir tercihten ziyade mecburiyettir. Bu fesih ilanı, Türkiye'ye uluslararası meşruiyet sağlamakta ve Batı'nın "demokrasi savaşı" bahanesini çökertmektedir.
Bölgesel denklemde ise İsrail, Suriye sınırındaki Dürzileri kendi güvenliği için bir tampon güç (Dürzi modeli) olarak kullanırken, benzer bir modeli Kürtler üzerinden de uygulamak istemektedir. İsrail’in "Büyük Kürdistan" vaadi, aslında kendi bölgesel güvenliğini sağlamaya yönelik bir vekil güç stratejisidir. Türkiye’nin son hamlesi, ABD ve İsrail’in elindeki bu Kürt kartını alma girişimidir. İsrail’in Gazze’deki savaş suçlarının yarattığı nefret, Kürt ve Türk halklarının ortak kader bilincini pekiştirmek için kullanılmalıdır. PKK’nın Batı’nın çıkarlarına hizmet eden bir taşeron olduğu anlatısı, bölge halkını bu yapılardan arındırmak için temel strateji olmalıdır.
Sonuç: Kör Noktamız ve Uyarılar
Heyecan verici gelişmeler, arkasında her zaman büyük riskler barındırır. Bugün barış umuduyla dolan "kör noktamız", üzerimize gelen felaketi görmemizi engelleyebilir. Karşı tarafın, devletin hami ve müşfik refleksini bir "zaaf" olarak niteleyip silahlı mücadeleyi stratejik bir tehdit olarak masada tutma şımarıklığı, sürecin önündeki en büyük engeldir.
Özellikle belirtmek gerekir ki; yıllarca terörden zarar görmüş bu aziz milletin evlatlarını, vatan sevdalılarını ve Türk milliyetçilerini rahatlatıp tatmin eden adımlar atmak yerine, süreci sürekli "yeni tavizler koparma" gayretine çevirmek, Türkiye'nin iç dinamiklerini kopma noktasına getirecektir. Türk milliyetçilerinin ve geniş halk kitlelerinin sabrı, bu sürecin yakıtı değil, sınırıdır. Eğer terörün destekçisi siyasi aktörler, devletin açtığı bu tarihi fırsat penceresini bir "el yükseltme" sahası olarak kullanmaya devam ederse; bu durum toplumsal barışa değil, Türk toplumunun sinir uçlarını tahrip ederek iç çekişmelere ve daha sert bir güvenlikçi döneme geri dönüşe neden olacaktır.
Bu süreçten beklenen güzel sonuçların, olası tehlikeleri (örgütün yeniden yapılanması, dış güçlerin müdahalesi) görmeyi engelleyen bir kör noktaya dönüşmemesi için tüm aktörler uyarılmalıdır. Türkiye, kör noktasını aydınlatmak için terör örgütünün "silah bıraktım" beyanını bir sonuç değil, şımarıklıktan arınmış bir milli bütünleşme mücadelesinin başlangıcı olarak görmelidir. Aksi takdirde, üzerimize gelen felakete çarptığımızda, "ihmali Allah'a yükleyerek" kırık dökük bir gelecekle baş başa kalma riskimiz mevcuttur.
Toplam Okunma Sayısı : 225