TARİKATLARI KİM DENETLEYECEK?

TARİKATLARI KİM DENETLEYECEK?

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 6
Türkiye’de tarikatlar ve dinî cemaatler hukuken görünmez, toplumsal olarak ise son derece etkili yapılar hâline gelmiş durumda. Sorun onları bütünüyle yasaklamak veya başıboş bırakmak değil; dinî ehliyeti, mali şeffaflığı, çocukların korunmasını ve hukuki hesap verebilirliği birlikte sağlayacak bir denetim düzeni kurabilmek. Osmanlı’nın Meclis-i Meşâyih tecrübesi, bugün için yeniden düşünmeye değer bir model sunuyor.

TARİKATLAR NASIL DENETLENMELİ? CEMAATLER, DIYANET VE MECLİS-İ MEŞÂYİH


Ebussuud Efendi hakkında eski zamanlardan beri anlatılan dikkat çekici bir rivayet vardır.

 

Rivayet olunur ki Kanûnî Sultan Süleyman'ın en kudretli günlerinde Ebussuud Efendi padişahın huzuruna çıkar ve devlet için asıl tehlikenin yalnız sınırların ötesinde bulunmadığını söyler. Osmanlı orduları zaferden zafere koşmaktadır; fakat içeride, insanları Allah'a götürdüğünü söyleyen bazı yolların zamanla insanla Allah arasına girdiğini, şeyhini hakikatin ölçüsü hâline getirdiğini, bilgisiz ve ehliyetsiz kimselerin mürşidlik iddiasına başladığını anlatır.

 

Rivayetin en çarpıcı cümlesi şudur:

 

“Yollarda eşkıyalık yapıp insanların menziline ulaşmasını engelleyen cezalandırılıyor da Allah'a giden insanın yolunu kesen neden hesaba çekilmesin?”

 

Ardından tarikat şeyhlerinin kontrol edilmesi, ehliyetlerinin sınanması ve dinin temel esaslarından uzaklaşanların irşad makamından uzaklaştırılması teklif edilir.

 

Bu konuşmanın bu kelimelerle yapıldığına dair elimizde bir XVI. yüzyıl zabtı yok. Kanûnî'nin önüne “tarikatlar dosyası” getirildiği, Ebussuud'un “tedbir alınmaz ise otuz yıl içinde devlet yıkılır” dediği ve bütün Osmanlı şeyhlerinin bir defada imtihana alındığı şeklindeki anlatı da tarihî kaynaklardan aynen doğrulanamamaktadır.

 

Fakat rivayetin bütünüyle boşluktan doğduğunu söylemek de doğru değildir.

 

Çünkü rivayette anlatılan devlet aklının tarihî karşılığı vardır.

 

Rivayetin arkasındaki gerçek

 

Kanûnî devrini çalışan Reşat Öngören'in tespitine göre bu dönem, şeriat çizgisinde kabul edilen Sünnî tarikatlar bakımından adeta bir “altın dönem” olduğu halde, aynı zamanda üç tarikat şeyhinin idam edildiği bir dönemdir. Yani Osmanlı'nın tavrı tasavvufu ortadan kaldırmak değil; meşru gördüğü tasavvufu himaye ederken, sınırın dışına çıktığını düşündüğü yapıları denetlemekti.

 

Hamza Bâlî bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir. Hakkında şikâyetler ortaya çıkınca mesele yalnız siyasî makamların değerlendirmesine bırakılmamış, din ve tasavvuf ehlinin kanaatine de başvurulmuştur. Onun irşad ehliyeti, dinî görüşleri ve bağlı bulunduğu yol sorgulanmış; sonunda Ebussuud'un fetvasıyla ağır bir hükme varılmıştır.

 

Muhyiddin Karamânî hakkında da soruşturma, sorgulama ve fetva süreci işletilmiştir. İsmail Ma‘şûkī hadisesinde ise doğrudan şer‘iyye mahkemesi kayıtlarına kadar ulaşabilen bir yargılama süreci bulunmaktadır.

 

Bunlardan hareketle “Kanûnî bütün tarikatları kapattı” demek yanlıştır.

 

Ama şunu söylemek doğrudur: Osmanlı, “dinî yapı olduğu için kimse dokunamaz” anlayışını kabul etmemiştir.

 

Şeyh de sorgulanmıştır. Mürşid de sorgulanmıştır. Din adına konuşan kişinin ilmî ve ahlâkî ehliyeti de sorgulanmıştır. Devlete ve topluma yönelik faaliyetleri de takip edilmiştir.

 

Daha sonraki Osmanlı tecrübesi bu anlayışı kurumsallaştırdı. 1866'da şeyhülislâmlığa bağlı Meclis-i Meşâyih kuruldu. Üstelik kurul tek bir tarikatın veya tek bir dinî çevrenin eline verilmedi. 1868'de Sa‘diyye, Kādiriyye, Sünbüliyye, Halvetiyye ve Nakşibendiyye gibi farklı yolların temsilcileri aynı mecliste yer alıyordu.

 

Osmanlı'nın tarikatları denetleme anlayışında Mevlevîlerin özel bir yeri vardı. 1866'da kurulan Meclis-i Meşâyih'in ilk başkanı Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhi Osman Selâhaddin Dede idi; mecliste farklı tarikatların temsilcileri de bulunuyordu. Bu tercih, denetimin tasavvuftan habersiz bürokratlara değil, ilim ve irfan ehli kimselere bırakılması gerektiğini gösterir. Mevlevîler Osmanlı'da sarayla yakın ilişkileri, ilim, sanat ve kültür hayatındaki ağırlıklarıyla büyük itibar sahibiydi. II. Mahmud döneminde Bektaşîliğin tasfiyesi sırasında da Mevlevî şeyhleri devletin istişare mekanizmasında yer aldı. Bu tarihî tecrübe bugün için de anlamlıdır: Tarikatları denetleyecek kurul, farklı muteber dinî geleneklerden gelen, ilmî ve ahlâkî ehliyeti tartışmasız kişilerden oluşmalıdır.

 

Daha da önemlisi, şeyh olacak kişilerin ehliyet ve liyakatleri zamanla imtihanla tespit edilmeye başlandı.

 

Meclis-i Meşâyih kayıtlarında adaylara sorulan sorulardan bazıları bugün bile son derece anlamlıdır: “Tarikat nedir?” “Âdâb-ı tarikat nedir?” “Merâtib-i nefs nedir?” “Tarikatta sülûkten maksat nedir?”...

 

Dinî ilimlerden ve mensup olunan tarikatın usulünden sorular soruluyor; yeterli görülmeyen kişi şeyhliğe getirilmeyebiliyordu.

 

Demek ki Osmanlı'nın son döneminde ortaya çıkan ilke şuydu: Her isteyen “Ben mürşidim” diyemez. İnsanların dinine, vicdanına, malına ve evladına tesir edecek bir makam, ehliyet ve sorumluluk gerektirir.

 

Bugün yeniden düşünmemiz gereken mesele tam olarak budur. Yasaklamak mı, başıboş bırakmak mı?

 

Türkiye yaklaşık bir asırdır iki uç arasında gidip geliyor. Birinci uç, dinî cemaatleri ve tasavvufî yapıları bütünüyle kamusal alanın dışına itmeyi çözüm zanneden baskıcı anlayıştır. Bu yaklaşım dinî hayatı ortadan kaldırmaz. Sadece görünmez hâle getirir.

 

İkinci uç ise: “Bunlar dinî yapılardır; devlet karışmasın.” diyerek milyonlarca insanı etkileyebilen, büyük miktarlarda para toplayabilen, öğrenci yurtları açabilen, eğitim verebilen, şirketler, vakıflar ve derneklerden oluşan ağlar kurabilen yapıları kendi iç denetimlerine bırakmaktır. Kaldı ki bu da çözüm olamamaktadır.

 

Çünkü denetlenmeyen manevî otorite, denetlenmeyen siyasî otorite kadar tehlikeli hâle gelebilir.

 

Üstelik Türkiye'nin hukukunda ilginç bir çelişki vardır. 677 sayılı Tekke ve Zaviyeler Kanunu yürürlüktedir ve Anayasa'nın 174. maddesi kapsamında özel olarak korunmaktadır. Buna karşılık toplumdaki dinî cemaatler fiilen ortadan kalkmamış; dernek, vakıf, eğitim kuruluşu, öğrenci yurdu, şirket veya başka tüzel kişilikler altında faaliyet göstermeyi sürdürmüştür.

 

Sonuçta ortaya bir hukukî görünmezlik alanı çıkmıştır. Tarikat resmen yoktur. Fakat cemaati vardır. Şeyhlik resmen yoktur. Fakat şeyhin binlerce müridi olabilir. Tekke resmen yoktur. Fakat aynı işlevi gören başka kurumlar bulunabilir. Böyle olunca devlet tabelayı denetler fakat bazen tabelanın arkasındaki fiilî güç ilişkisini göremez. Asıl mesele budur.

 

FETÖ Bize Ne Öğretti?

 

FETÖ olarak adlandırdığımız ve terör örgütü kabul ettiğimiz yapılanmanın hikâyesi, dinî veya manevî bir topluluğun denetimsiz kapalı hiyerarşisinin hangi noktaya ulaşabileceğinin Türkiye açısından en ağır örneğidir. MGK 2026 yılında da FETÖ'yü millî güvenliğe yönelik terör örgütleri arasında değerlendirmeye devam etmektedir.

 

Burada üzerinde düşünmemiz gereken yalnız örgütün son aşamadaki suçları değildir. Daha önemli soru şudur: Böyle bir yapılanma nasıl bu kadar büyüyebildi?

 

Bir dinî lider etrafında sorgulanması zor bir otorite oluşursa; liderin sözü dinî hakikatin yerine geçmeye başlarsa; mensubun ailesinden, toplumdan ve devletinden önce cemaate sadakati beklenirse; mali kaynaklar gerçek anlamda üyelerin denetiminden çıkarsa; eğitim kurumları bağımsız kişilik yetiştirmek yerine örgütsel sadakat üretirse; devlet kadrolarına liyakat yerine grup dayanışmasıyla yerleşmek meşrulaştırılırsa; “hikmet”, “hizmet”, “itaat”, “mahremiyet” gibi dinî veya ahlâkî kavramlar kapalı örgütsel amaçlara hizmet ettirilirse; orada problem artık sadece tasavvuf veya cemaat problemi değildir. Paralel egemenlik problemi ortaya çıkar.

 

Türkiye bunun bedelini çok ağır ödedi. Bu sebeple FETÖ'den çıkarılması gereken ders elbette “bütün cemaatleri yasaklayalım” değildir.

 

Tam tersidir: Dinî yapıları hukuk dışına iterek yeraltına sürüklemek yerine, hukuk içine alıp görünür, denetlenebilir ve hesap verebilir hâle getirmek gerekir.

 

Süleymancı gelenek gibi geniş eğitim ve cemaat ağlarına sahip diğer dinî oluşumları elbette bu aşamada FETÖ ile özdeşleştirmek veya aynı suçları onlara isnat etmek doğru değildir. Fakat bir yapının büyüklüğü arttıkça, okul ve yurtlarla genç nesillere ulaştıkça, bağış topladıkça, ekonomik varlık oluşturdukça ve binlerce insan üzerinde manevî nüfuz sahibi oldukça şeffaflık ihtiyacı da artar.

 

Bu bir suçlama değildir. Aksine hem toplumu hem de dürüst dinî yapıları koruyan bir ilkedir.

 

Peki Tarikatları Kim Denetleyecek?

 

Cevap “sadece Diyanet” olmamalıdır. Çünkü denetleyen kurumun kendisi ehliyetsiz, siyasallaşmış veya liyakatten uzaksa sistem daha baştan çöker.

 

Bunun yerine üç ayrı denetim alanı kurulmalıdır: dinî-ilmî denetim, mali-idari denetim ve insan hakları/eğitim denetimi.

 

Bunlar birbirinden ayrılmalıdır.

 

1. Dinî Yapılar Şeffaflık Sicili kurulmalıdır

 

Dinî eğitim veren, düzenli bağış toplayan, öğrenci yurdu işleten veya belirli büyüklüğün üzerinde örgütlü faaliyette bulunan bütün dinî topluluklar hangi isim altında çalışırsa çalışsın faaliyet ağını devlete bildirmelidir.

 

Dernekleri, vakıfları, iktisadî işletmeleri, şirketleri, yurtları, eğitim merkezlerini, yurt dışındaki bağlı kuruluşları, toplanan bağışları ve birbirleriyle olan mali ilişkileri konsolide biçimde açıklamalıdır.

 

Bugün dernekler zaten İçişleri Bakanlığı tarafından, vakıflar da Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından belirli ölçülerde denetlenmektedir. Vakıflarda iç denetim raporları ve gelirlerin amaçlara uygun kullanılıp kullanılmadığının denetimi mevcut sistemde dahi vardır.

 

Eksik olan, farklı tüzel kişiliklere bölünmüş aynı dinî ağın bütününün görülmesidir.

On vakıf, yirmi dernek, dört şirket ve yüz öğrenci yurdu aynı hiyerarşinin parçasıysa devlet bunlara birbirinden bağımsız yüz otuz bir kuruluş gibi değil, gerektiğinde tek bir ekonomik ve idarî ağ olarak bakabilmelidir.

 

2. Mali şeffaflık üyelerin hakkı olmalıdır

 

Bir Müslümanın verdiği zekâtın, sadakanın ve bağışın hesabını sorması ayıp değildir. Tam tersine emaneti korumaktır. Her dinî yapı yıllık bilançosunu, bağış gelirlerini, gayrimenkullerini, ilişkili şirketlerini ve yöneticilere yapılan ödemeleri mensuplarına açıklamalıdır. Belirli büyüklüğün üzerindeki yapılar bağımsız denetimden geçmelidir. Yurt dışından gelen para ayrı kalem olarak açıklanmalıdır.

 

Bağışla edinilmiş mülk hiçbir şeyhin veya yöneticinin şahsî servetine dönüşememelidir.

 

Çünkü İslam'ın emanet anlayışında cemaat malı şeyhin malı değildir.

 

3. Dinî rehberlik için ehliyet aranmalıdır

 

İşte Osmanlı tecrübesinden alınabilecek en önemli ders buradadır. İnsanları Allah adına yönlendiren kişiden diploma değilse bile ciddi bir ilmî ehliyet istemek neden yanlış olsun? 

 

Fakat bu sınav siyasal sadakat sınavı olmamalıdır. “Devleti seviyor musun?” “Şu iktidara bağlı mısın?” “Şu görüşü savunuyor musun?” gibi sorularla ilgisi olmamalıdır.

Sorulması gereken İslam'dır. Kur'an, tefsir usulü, hadis ve hadis usulü, fıkıh ve fıkıh usulü, akaid ve kelâm, siyer, İslam tarihi, tasavvuf tarihi, ahlâk, mürşid-mürid ilişkisinin sınırlarıi kul hakkı, emanet, din istismarı, cocuk ve gençlerin korunması, mali ahlâk ve yaşanan dünyayı anlayabilecek asgari sosyal ve ilmî formasyon.

 

Türkiye'nin tarihî dinî birikimi dikkate alındığında Hanefî-Mâtürîdî çizgi bu sistemin ana referanslarından biri olmalıdır. Çünkü bu çizgi yalnız bir mezhep etiketi değildir.

 

Akılla vahyi birbirinin düşmanı hâline getirmeyen; imanla ameli birbirine karıştırmayan; insanın iradesini yok etmeyen; dinde ölçünün şahıs değil delil olduğunu kabul eden; Kur'an ve sahih sünneti merkeze alan bir ilim geleneğidir.

 

Ancak Hanefî-Mâtürîdîlik de bir devlet ideolojisine dönüştürülmemelidir. Şâfiî, Eş‘arî veya başka muteber Sünnî geleneklere mensup insanların kendi ilmî mirasları yok sayılamaz. Devletin görevi herkesi aynılaştırmak değil, İslam'ın temel itikadî sınırları içerisinde ilmî ehliyeti güvenceye almaktır.

 

Akaidi Kim Belirleyecek?

 

Asıl zor soru budur. Bir siyasî iktidarın memuru çıkıp: “Doğru İslam budur.” derse tehlikeli bir yere gideriz. Dolayısıyla dinî denetimin siyasi bürokrasi tarafından yapılması doğru değildir. Bunun için bağımsız ve yüksek ilmî yeterliliğe sahip bir Dinî Ehliyet ve İrşad Yüksek Kurulu düşünülebilir.

 

Bu kurulda yalnız Diyanet bürokratları değil; tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, tasavvuf tarihi,

İslam düşüncesi alanlarında eser vermiş ehil ilim adamları bulunmalıdır.

 

Üyelerin önemli bölümü üniversitelerden gelmeli; farklı muteber dinî yorum gelenekleri temsil edilmelidir. Görev süreleri sınırlı olmalıdır. Üyelerin mal varlığı ve çıkar çatışmaları açıklanmalıdır. Siyasî parti yöneticiliği yapan kişilerin aynı dönemde böyle bir kurulda görev almasına izin verilmemelidir. Kararlar gerekçeli ve kamuya açık olmalı, yargı denetimine tabi bulunmalıdır.

 

Daha da önemlisi: Kurulun görevi insanın imanını yargılamak değil, kamuya açık dinî rehberlik yapan kişinin ilmî ehliyetini değerlendirmek olmalıdır.

 

Kimsenin evinde neye inandığını devlet sorgulayamaz. Fakat on bin kişiye “Allah adına doğru yol budur” diyen, onların çocuklarını eğiten ve milyonlarca lira bağış yöneten kişinin ehliyeti elbette sorgulanabilir. Bu ikisi birbirinden tamamen farklıdır.

 

Diyanet'i Kim Denetleyecek?

 

Burada kendi kendimizi kandırmayalım. Tarikat şeyhine: “Sen ehil misin?” diye sorup Diyanet İşleri Başkanı'na sormuyorsak sistem tutarlı değildir. Diyanet'in kendi mevzuatı zaten Din İşleri Yüksek Kurulu'na farklı dinî yorum çevrelerini ve dinî-sosyal teşekkülleri inceleme görevi vermektedir.

 

Fakat böylesine önemli bir denetimde görev alacak kurumun başındaki kişilerin liyakati tartışmasız olmalıdır. Diyanet İşleri Başkanı ve Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleri için kanunla açık ilmî yeterlilik kriterleri konulmalıdır. Sadece idarî kariyer yeterli olmamalıdır. Klasik Arapçaya hâkimiyet, temel İslam ilimlerinden birinde yüksek akademik yeterlilik, Kur'an, sünnet ve klasik metinlerle doğrudan çalışabilme, ilmî eser ve araştırma geçmişi, mezhep ve düşünce tarihine vukufiyet, çağdaş sosyal meseleleri anlayabilecek formasyon, yüksek ahlâkî güvenilirlik aranmalıdır.

 

Atamalar yalnız siyasî iradenin tercihine indirgenmemelidir. Adayların ilmî dosyaları bağımsız bir kurul önünde değerlendirilmelidir. Çünkü ehliyetsizin ehliyet denetimi yapması mümkün değildir.


Şeyhin Dokunulmazlığı Olamaz

 

İslam'da masum imam veya hatasız şeyh anlayışı Ehl-i sünnet'in temel yaklaşımı değildir.

 

Bir mürşidin: “Benim sözümü sorgulama.” “Bana itaat Allah'a itaattir.” “Şeyhini sorgulayan manen helâk olur.” “Bana malını verirsen bereketlenirsin.” “Çocuğunu bana teslim et.” “Devlette şu makama bizim adamımız gelmeli.” gibi anlayışlar geliştirmesi dinî bakımdan da toplumsal bakımdan da alarm sebebi olmalıdır.

 

Hz. Peygamber'den sonra hiç kimsenin sözü vahiy değildir. Hiçbir şeyh dinin sahibi değildir. Hiçbir cemaat kurtuluşun tekelini elinde tutamaz.

 

Hanefî-Mâtürîdî geleneğin güçlü taraflarından biri burada yeniden hatırlanmalıdır: İman şahıs kültüne değil, Allah'a ve O'nun bildirdiği hakikate dayanır. Şeyh insana Allah'ı hatırlatıyorsa değerlidir. Kendisini Allah ile kul arasına koyuyorsa problem başlamıştır.

 

Baskı Değil Denetim

 

Burada devletin sınırını da çok açık çizmek gerekir. Denetim; zikir biçimine, tespih sayısına, giyim tarzına, sohbet üslubuna, meşru tasavvufî farklılıklara müdahale etmek değildir.

 

Devlet tasavvufun şeyhi olmamalıdır. Devletin işi tarikat öğretmek değil, hukuku ve emaneti korumaktır.

 

Sistem şu kademelerle işlemelidir: Önce rehberlik ve eksiklerin giderilmesi. Sonra uyarı. Mali veya idarî düzensizlik varsa düzeltme süresi. Ehliyetsiz dinî eğitim veriliyorsa ilgili faaliyetin durdurulması. Bağışta usulsüzlük varsa mali yaptırım. Çocuk istismarı, tehdit, şantaj, zorla para toplama, sahte belge, kamu kurumlarına örgütlü sızma veya başka bir suç varsa savcılık. Kapatma ise ancak ağır hukuk ihlallerinde ve mahkeme kararıyla uygulanmalıdır.

 

Bir topluluğun devletten veya hâkim din yorumundan farklı düşünmesi kapatma sebebi olmamalıdır. Çünkü amaç itaatkâr cemaatler üretmek değil, hukuka ve İslam'ın temel ahlâkına bağlı özgür Müslümanlar yetiştirmektir.

 

Tekkeler Yeniden İnsan Yetiştirmelidir

 

Asıl mesele yalnız kötüleri yakalamak değildir. Daha büyük mesele iyi olanı teşvik etmektir. Bir tarikat veya cemaat genç insana yalnız: “itaat et, sohbete gel, hizmet et, para ver” diyorsa eksik bir insan yetiştiriyordur.

 

İslam medeniyeti yalnız zikir halkası meydana getirmedi. Âlim yetiştirdi. Tabip yetiştirdi. Matematikçi yetiştirdi. Esnaf yetiştirdi. Sanatkâr yetiştirdi. Devlet adamı yetiştirdi. Mütefekkir yetiştirdi. Bir dinî yapı gençlerine mühendisliği, matematiği, tarihi, felsefeyi, ekonomiyi, teknolojiyi, sanatı ve meslek sahibi olmayı teşvik etmiyorsa kendisini sorgulamalıdır.

 

Derviş üretmeyen değil; düşünen derviş, çalışan derviş, üreten derviş, sorgulayabilen mümin yetiştiren yapılar gereklidir.

 

Kur'an'ın “akletmez misiniz?”, “tefekkür etmez misiniz?” hitaplarıyla yetişmiş Müslümanın zihni kapatılamaz. Mürşidin vazifesi müridin iradesini teslim almak değil, onu kendi ayakları üzerinde Allah'a kul olabilecek olgunluğa taşımaktır. İyi şeyhin başarısı kendisine en bağımlı müridi yetiştirmesi değil, kendisi olmadan da doğruyu yanlıştan ayırabilecek insan yetiştirmesidir.

 

Türkiye'nin İhtiyacı Yeni Bir Meclis-i Meşâyih Ruhudur

 

Osmanlı'nın Meclis-i Meşâyih'i aynen bugüne taşınamaz. Devlet değişti. Hukuk değişti. Toplum değişti.

 

Fakat arkasındaki fikir hâlâ değerlidir: Dinî otorite de ehliyet ister. Manevî nüfuz da hesap verebilir olmalıdır. Cemaat malı emanettir. İnsanların dini üzerinde söz söyleyen kişi ilim sahibi olmalıdır. Şeyh, şeyhliğini yalnız kendi müridinin tasdikiyle meşrulaştıramaz.

 

Bu sebeple Türkiye'nin ihtiyacı ne tarikatları yeniden devlet dairesine bağlamak ne de onları görmezden gelmektir.

 

İhtiyacımız; hür fakat başıboş olmayan, dindar fakat istismara açık olmayan, devletten bağımsız fakat hukuktan bağımsız olmayan, mali bakımdan şeffaf, mensuplarına hesap veren, çocukları ve gençleri koruyan, ilmî ehliyeti önemseyen, şahıs kültüne kapalı, Kur'an ve sünneti merkeze alan, Hanefî-Mâtürîdî akıl ve itidal geleneğinden beslenen, fakat Müslümanları tek kalıba sokmayan bir dinî sivil toplum düzenidir.

 

Ebussuud'a atfedilen rivayetin asıl hikmeti belki de burada aranmalıdır. Devletin büyüklüğü her yolu kapatmakta değildir. Her yolu başıboş bırakmakta da değildir. Asıl devlet aklı, insanın Allah'a giden yolunu kimsenin şahsî iktidar alanına çevirmesine izin vermemektir. Yolu açmak gerekir. Yolcuyu korumak gerekir. Ama yolcunun yerine yürümemek de gerekir.

 

Ve en başta sorulması gereken soru hâlâ aynıdır:

 

İnsanlara Allah adına yol gösterdiğini söyleyen kişinin kendisi, gerçekten o yolu biliyor mu?

 


Toplam Okunma Sayısı : 7