DEVLET BABANIZIN MALI DEĞİL

DEVLET BABANIZIN MALI DEĞİL

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 1
Bir siyasetçinin çocuğunun siyasete girmesi başlı başına sorun değildir. Asıl sorun, milyonlarca vatandaşın emek ve liyakatle ulaşamadığı makamlara tanınmış bir soyadı, hazır ilişki ağı ve miras alınmış seçmen bağlılığı sayesinde ulaşılabilmesidir. Cumhuriyet, kamu makamlarının aile içinde devredilen bir miras değil, millet adına geçici olarak kullanılan bir emanet olduğu fikrine dayanır.

İKTİDAR MİRAS DEĞİLDİR: SİYASETTE HANEDANLAŞMA, LİYAKAT VE SOYADI SERMAYESİ

 

Muâviye bin Ebû Süfyân’ın oğlu Yezid için biat toplaması, İslam siyaset tarihinde yönetimin istişare ve toplumsal rıza iddiasından aile verasetine çevrilmesinin en çarpıcı eşiklerinden biridir. Devlet gücü, kabile ilişkileri ve dinî meşruiyet dili, iktidarın aynı ailede kalması için kullanılmıştır. Fakat siyasi makam Yezid’e devredilebilse de Muâviye’nin kurduğu denge, otorite ve yönetme kapasitesi devredilememiştir.

 

Yezid’in yaklaşık üç yıllık iktidarı Kerbelâ, Harre Vakası ve Mekke kuşatmasıyla anılmış; onun ardından gelen oğlu II. Muâviye’nin hükümranlığı ise yalnızca birkaç ay sürmüştür. Rivayetlerde II. Muâviye’nin kendisine bırakılan bu mirası benimsemek istemediği, iktidardan çekilmeye yöneldiği ve kendisinden sonra bir veliaht tayin etmediği anlatılır. Sonuçta Süfyânî kolun hanedan iktidarı onunla sona ermiştir.

 

Bu tarihsel tecrübenin bugüne ulaşan mesajı açıktır: Bir kişi makamını çocuğuna bırakabilir; fakat yeteneğini, karizmasını, muhakemesini, toplumla kurduğu bağı ve tarihsel meşruiyetini bırakamaz. İktidarı aile içinde tutma çabası çoğu zaman yalnız yönetilen topluma zarar vermez. Mirası devralan çocuğu da kendisine ait olmayan bir ağırlığın altında bırakır; kurucu babanın hatırasını tartışmalı hâle getirir ve ailenin siyasi itibarını aşındırır.

 

Saltanat devri dünyanın büyük bölümünde sona ermiştir. Buna rağmen saltanatın zihniyeti cumhuriyetlerin ve seçimli rejimlerin içinde yaşamaya devam edebilir. Seçim yapılması tek başına hanedanlaşmayı önlemez. Adayları dar bir parti merkezi belirliyor, tanınmış soyadları teşkilat emeğinin önüne geçiyor ve seçmene gerçek bir rekabet sunulmuyorsa hukuki biçim cumhuriyet olsa bile siyasi davranış veraset düzenine yaklaşır.

 

“Devlet babanızın malı değil” sözü, herhangi bir kişinin yalnızca ailesi nedeniyle siyasete girme hakkını reddetmek için söylenmemektedir. Bu söz, kamu makamlarının özel mülk gibi aile içinde devredilemeyeceğini hatırlatmaktadır. Çünkü milletvekilliği, bakanlık, belediye başkanlığı veya parti genel başkanlığı babadan çocuğa bırakılabilecek bir aile malı değil, toplum adına ve geçici süreyle kullanılan kamusal yetkilerdir.

 

Miras bırakılan makam, miras bırakılamayan liyakat

 

Bir siyasetçinin çocuğunun siyasete girmesi başlı başına yanlış, gayrimeşru veya ahlak dışı değildir. Her vatandaş gibi onun da siyasi faaliyette bulunma, aday olma ve seçilme hakkı vardır. Yanlışlık; soyadının liyakatin yerine geçirilmesinde, aileden devralınan ilişkilerin rakiplere karşı haksız üstünlük oluşturmasında ve kamusal makamların belirli bir aile çevresinde tutulmaya çalışılmasında ortaya çıkar.

 

Bu nedenle siyasette babadan çocuğa geçiş tartışmasını yalnızca eğitim diplomasına indirgemek yanıltıcıdır. Bir siyasetçinin çocuğu iyi eğitim almış, başarılı bir meslek hayatı kurmuş ve kamu görevine teknik olarak uygun olabilir. Fakat bu nitelikler, aile soyadının sağladığı olağanüstü başlangıç üstünlüğünü ortadan kaldırmaz.

 

Asıl mesele çocuğun bütünüyle yetersiz olması değildir. Mesele, aynı veya daha yüksek niteliklere sahip binlerce insanın erişemediği adaylık kanallarına onun aile bağı sayesinde daha kolay ulaşabilmesidir. Liyakat yalnızca adayın eğitim ve meslek geçmişiyle değil, o kişinin makama hangi şartlarda ulaştığıyla da ilgilidir.

 

Erdal İnönü bu ayrımı açıklamak bakımından öğretici bir örnektir. Fizik alanındaki akademik kariyeri, profesörlüğü ve TÜBİTAK’taki görevleri nedeniyle siyasete girmeden önce bağımsız ve güçlü bir mesleki birikime sahipti. Bu durum, siyasi miras tartışmasının yalnızca “Kişi eğitimli veya yeterli mi?” sorusuna indirgenemeyeceğini gösterir.

 

Bir kişinin güçlü bir özgeçmişe sahip olması, tanınmış bir soyadının sağladığı siyasi erişim avantajını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Erdal İnönü’nün bilimsel kariyeri kişisel birikimini gösterirken İnönü soyadının 12 Eylül sonrasındaki liderlik arayışında sağladığı tanınırlık da ayrıca değerlendirilmelidir. Burada amaç kişi hakkında olumlu veya olumsuz bir siyasi hüküm vermek değil, kişisel yeterlilik ile miras alınmış siyasi sermayenin aynı kişide birlikte bulunabileceğini göstermektir.

 

Babanın karizması ve tarihsel ağırlığı çocuğa yarar sağladığı kadar zarar da verebilir. Çocuk sürekli babasıyla karşılaştırılır; kendisine ait bir siyasi dil geliştirmekte zorlanır; başarısı soyadına, başarısızlığı ise bütün aileye yazılır. Güçlü bir bilimsel kariyere sahip olmak bile babanın liderlik biçimini, tarihsel rolünü ve toplum üzerindeki etkisini aynı şekilde sürdürebilmeyi garanti etmez.

 

Zaten böyle bir devamlılık beklenmemelidir. Liderlik bir aile özelliği değildir. Kişinin karakteri, yetenekleri, yaşadığı dönemin şartları, toplumla kurduğu ilişki ve karşılaştığı krizler tarafından biçimlenen tekil bir kabiliyettir. Bir babanın siyasi başarısı, çocuklarının aynı liderlik ve yönetme yeteneğine sahip olduğunun kanıtı olamaz.

 

Soyadı sermayesi nasıl çalışır?

 

Siyasi aileler çocuklarına yalnızca bir isim bırakmaz. Seçmen hafızası, yerel teşkilat ilişkileri, bağışçı çevreleri, medya bağlantıları, danışman kadroları, parti yöneticileriyle kişisel temas ve kimi zaman belirli bir bölgenin oy alışkanlığı da sonraki kuşağa aktarılabilir.

 

Bu birikim, miras alınmış siyasi sermayedir. Siyaset bilimi alanındaki araştırmalar, bir kişinin makamda daha uzun süre kalmasının yakınlarının gelecekte siyasete girme ihtimalini artırdığını göstermektedir. Bu bulgu, siyasi hanedanların yalnızca aynı aile içinde birden fazla yetenekli insan bulunmasından doğmadığını ortaya koyar. Makamın kendisi, aile lehine yeni bir siyasi imkân ve ilişki ağı üretmektedir.

 

Seçmen açısından tanınmış soyadı, belirsizliği azaltan zihinsel bir kısa yol işlevi görür. Seçmenlerin bütün parti programlarını, aday geçmişlerini ve yasama faaliyetlerini ayrıntılı biçimde incelemesi zordur. Tanıdık bir isim ise önceden oluşmuş bir güven, bağlılık veya tepki duygusunu harekete geçirir.

 

Psikolojide “halo etkisi” olarak adlandırılan eğilim, babaya veya aile büyüğüne duyulan hayranlığın sonraki kuşağa taşınmasını kolaylaştırır. Yas, mağduriyet, nostalji ve geçmişte yaşandığı düşünülen bir altın çağa dönme arzusu da siyasi tercihi program ve performans değerlendirmesinden çıkararak kişisel sadakate dönüştürebilir.

 

Menderes, İnönü, Özal, Türkeş ve Erbakan gibi soyadları bu nedenle yalnızca birer aile adı değildir. Belirli seçmen grupları için tarihsel, duygusal ve ideolojik çağrışımlar taşırlar. Ancak bir soyadının güçlü hatıralar uyandırması, o soyadını taşıyan her kişinin aynı siyasi yeteneğe, dünya görüşüne, liderlik gücüne veya yönetim kapasitesine sahip olduğunu göstermez.

 

Partiler de bu tanınırlığı siyasi kazanca çevirmek ister. Tanınmış bir siyasetçinin çocuğu, bağımsız ve yeni bir adaydan daha düşük tanıtım maliyetine sahiptir. Medyanın ilgisini kendiliğinden çeker, belirli bir seçmen grubunu harekete geçirebilir ve partinin geçmişle süreklilik kurmasına yardımcı olabilir.

 

Kısa vadede kazançlı görünen bu tercih, uzun vadede partiyi fikirlere ve kurumlara değil, kişilere ve ailelere bağımlı hâle getirir. Teşkilatta yıllarca çalışan insanlar yükselmenin emek, başarı ve toplumsal karşılıkla değil doğru soyadını taşımakla mümkün olduğuna inanırsa motivasyon düşer. Nitelikli kadrolar siyasetten uzaklaşır, parti içi rekabet göstermelik hâle gelir ve aday belirleme süreci dar bir çevrenin kontrolüne girer.

 

Cumhuriyet içinde devam eden veraset zihniyeti

 

Cumhuriyet döneminde siyasi nüfuzun aile içinde devam ettirilmesine ilişkin örnekler birkaç tarihî lider ailesiyle sınırlı değildir. Milletvekilliği, bakanlık, belediye başkanlığı ve parti yöneticiliğinin ebeveynlerden çocuklara veya daha sonraki kuşaklara geçtiği çok sayıda örnek bulunmaktadır.

 

Bunların bir bölümünde ikinci kuşağın güçlü bir eğitim ve meslek geçmişine sahip olduğu görülür. Bazı örneklerde ise siyasi görünürlük ve adaylık imkânının, kişinin bağımsız başarılarından çok aile adı ve hazır siyasi çevre üzerinden kazanıldığı yönünde güçlü bir toplumsal kanaat oluşur.

 

Bu örneklerin tamamını aynı kefeye koymak doğru değildir. Her kişinin eğitimi, mesleki birikimi, siyasi çalışmaları ve kamu görevindeki performansı ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bir aileden birden fazla kişinin siyasete girmesi tek başına ahlaki bir kusur veya liyakatsizlik kanıtı sayılamaz.

 

Fakat aile bağının parti yönetimine, aday listelerine, medya görünürlüğüne ve seçmen nezdindeki hazır itibara erişim sağlaması hâlinde hukuken serbest olan bir tercih, demokratik rekabet bakımından sakıncalı sonuçlar doğurabilir. Eleştirinin konusu aile mensubu olmak değil, aile bağının kamusal makama ulaşmada ölçülemeyen ve denetlenemeyen bir imtiyaza dönüşmesidir.

 

Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde bazı eski cumhurbaşkanlarının, başbakanların, parti genel başkanlarının, bakanların, milletvekillerinin ve büyükşehir belediye başkanlarının çocuklarının da milletvekili, parti yöneticisi veya belediye başkanı adayı olduğu görülmektedir. Bunun bilinen örnekleri Menderes, İnönü, Özal, Türkeş ve Erbakan ailelerinden yakın dönemde Arınç ve Gökçek ailelerine kadar uzanmaktadır.

 

Bu ailelerin her birini aynı siyasi ve ahlaki hükmün konusu yapmak mümkün değildir. Ancak örneklerin farklı dönemlerde ve farklı siyasi partilerde tekrar etmesi, meselenin tek bir partiye veya ideolojiye ait olmadığını göstermektedir. Sağ, sol, muhafazakâr, milliyetçi veya merkez siyaset fark etmeksizin tanınmış soyadlarının aday belirlemede siyasi değer taşıması, Türkiye’de partilerin kurumsallaşma sorunuyla doğrudan bağlantılıdır.

 

Bir siyasetçinin çocuğu, eğitim ve meslek geçmişi bakımından göreve uygun olabilir. Buna rağmen sorulması gereken soru değişmez: Bu kişi aynı niteliklere sahip olup farklı bir soyadı taşısaydı yine aynı hızla milletvekili adayı, parti yöneticisi veya belediye başkanı adayı olabilir miydi?

 

Sorunun cevabı açık ve güçlü bir “evet” değilse, kişisel liyakatin yanında miras alınmış siyasi sermayenin de belirleyici olduğu kabul edilmelidir.

 

Aşiret oyunun siyasi teminata çevrilmesi

 

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bu mekanizmanın daha görünür biçimi, geniş aile veya aşiret nüfuzunun toplu oy beklentisine dönüştürülmesidir. Çok partili hayata geçişten itibaren merkez partileri bazı aşiret reislerini ve yerel nüfuz sahiplerini yalnızca aday olarak değil, beraberlerinde belirli miktarda oy getirecek aracılar olarak değerlendirmiştir.

 

Bu ilişki karşılıklı bir siyasi ortaklık üretir. Parti, aşiretin veya geniş ailenin etkili olduğu bölgelerde oy ve yerel kontrol kazanmayı amaçlarken yerel güç sahipleri devlet nezdinde itibar, bürokrasiye erişim, ekonomik imkân ve siyasi koruma elde edebilir. Böylece yurttaşın bireysel tercihi, parti merkezi ile yerel nüfuz sahipleri arasındaki pazarlığın konusu hâline gelir.

 

Elbette aşiretler tek parça değildir. Aynı aşirete mensup insanlar farklı siyasi görüşlere, sınıfsal konumlara ve hayat tarzlarına sahip olabilir. Kentleşme, eğitim, kuşak farklılığı ve ekonomik değişim aşiret içindeki siyasi tercihleri çeşitlendirebilir. Bu nedenle bütün aşiret mensuplarının aynı yönde oy verdiğini veya her aşiret adayının yalnızca çıkar peşinde olduğunu söylemek doğru değildir.

 

Eleştirilen şey aşiret veya aile aidiyetinin kendisi değildir. Eleştirilen, partilerin bu toplumsal aidiyeti “paket oy” olarak görmesi ve adayları kişisel yeterliliklerinden önce temsil ettikleri varsayılan nüfuz alanına göre seçmesidir.

 

Bu sistemin en uç biçimi, aynı geniş aile veya aşiretin farklı mensuplarının birbirine rakip partilerden aday gösterilmesidir. Çeşitli seçimlerde aynı nüfuz çevresinden gelen kişilerin iktidar partisi, muhalefet partileri ve bağımsız adaylık kanalları arasında dağıldığı görülmüştür. Hatta aynı seçim çevresinde farklı partilerin ilk sıralarına aynı aile veya aşiretten isimlerin yerleştirildiği örnekler yaşanmıştır.

 

Bu tablo mutlaka aile üyelerinin ortak ve gizli bir planla hareket ettiğini kanıtlamaz. Aynı ailede bulunan insanların farklı siyasi görüşlere sahip olması mümkündür. Ancak rakip partilerin aynı yerel nüfuz alanından aday devşirmesi, partiler arasındaki program ve ilke farklılıklarının aday tercihinde ikinci plana düşebildiğini göstermektedir.

 

Aynı ailenin mensupları farklı partilere dağıldığında görünürde seçimi hangi parti kazanırsa kazansın, yerel güç odağı siyasi merkeze ulaşma imkânını koruyabilir. Bu durum aile veya aşiret açısından bir çeşit siyasi risk dağıtımı işlevi görür. İktidar değişse bile bürokrasiyle, parti yönetimleriyle ve merkezi devletle kurulan bağ bütünüyle kopmaz.

 

Böyle bir düzen, siyaset üretmek değildir. Toplumsal sorunlara çözüm geliştirmek, seçmene tutarlı bir program sunmak veya ilkeli temsil kurmak da değildir. Özünde siyasi gücü, bürokratik erişimi ve ekonomik menfaati belirli bir aile veya aşiret çevresinde güvence altına alma yöntemidir.

 

Parti yöneticileri açısından da bu tercih kolaycıdır. Bölgede uzun süre çalışacak, toplumun farklı kesimlerini ikna edecek ve politika üretecek kadrolar yetiştirmek yerine hazır nüfuz sahibi bir isim üzerinden oy devşirilmeye çalışılır. Bunun sonucunda vatandaş birey olmaktan çıkarılarak bir ailenin veya aşiret reisinin yönlendirebileceği oy kitlesi gibi değerlendirilir.

 

Demokratik temsilin temelinde özgür vatandaş bulunmalıdır. Seçmen, herhangi bir aile büyüğünün, aşiret reisinin, cemaatin veya ekonomik güç sahibinin siyasi tasarrufunda kabul edilemez. Toplumsal aidiyetlere saygı göstermek başka, bu aidiyetleri siyasi pazarlık aracına dönüştürmek başkadır.

 

Aileye de yaramayan miras

 

Siyasi mirası aile içinde tutma isteği çoğu zaman “davayı devam ettirmek”, “hatırayı korumak” veya “emanete sahip çıkmak” diliyle savunulur. Fakat bir düşüncenin devamı ile bir ailenin devamı aynı şey değildir.

 

Bir dava gerçekten toplumsal karşılığa sahipse onu taşıyacak kişi mutlaka kurucunun çocuğu olmak zorunda değildir. Aksine, bir siyasi hareket yalnızca kurucunun ailesi tarafından temsil edilebiliyorsa bu durum fikrin kurumsallaşamadığını, ortak akıl ve kadro üretemediğini gösterir.

 

Adnan Menderes’in çocuklarının siyasete girmesi Menderes adını canlı tutmuş, fakat babalarının kurduğu geniş seçmen koalisyonunun ve başbakanlık düzeyindeki liderliğin aynı biçimde yeniden üretilebilmesini sağlamamıştır. Turgut Özal’ın adı çocuklarına siyasi görünürlük sağlamış, ancak Özal’ın ekonomik dönüşümle özdeşleşen kurucu rolü aile içinde aynı şekilde sürdürülememiştir.

 

Alparslan Türkeş’in çocuklarının farklı siyasi yönlere gitmesi, aynı soyadının tek bir siyasi çizginin devamını bile garanti etmediğini göstermektedir. Necmettin Erbakan’ın oğlu üzerinden yeniden kurulan siyasi hareket de doğal olarak “Fikrin devamı mı, aile markasının devamı mı?” sorusuyla karşı karşıya kalmıştır.

 

Bu örneklerde sorun çocukların mutlaka kötü niyetli veya bütünüyle yetersiz olması değildir. Sorun, babanın siyasi sermayesinin aile içinde tutulmaya çalışılmasıdır. Bir kişiye duyulan güvenin, bağlılığın veya minnetin otomatik biçimde onun çocuğuna aktarılması demokratik değerlendirmenin yerini duygusal mirasa bırakması anlamına gelir.

 

Bu çaba çocuğu sürekli geçmişin gölgesinde bırakırken babanın mirasını da günlük siyasetin başarısızlıklarına, ittifaklarına ve kişisel tercihlerine açık hâle getirir. Korunmak istenen hatıra, zaman içinde kullanılan ve tüketilen bir siyasi markaya dönüşebilir.

 

Dolayısıyla siyasi mirası aile içinde tutma girişimi yalnızca topluma ve partiye değil, mirası korunmak istenen lidere ve onun ailesine de zarar verebilir. Çocuk kendi kimliğiyle değerlendirilmek yerine babasının devamı sayılır. Babanın tarihsel itibarı ise çocuğun bütün siyasi kararlarının yükünü taşımaya zorlanır.

 

Ülkeye maliyeti: Daralan yetenek havuzu

 

Bir milletvekilliği, belediye başkanlığı veya parti liderliği aile çevresinde tutulduğunda kaybedilen şey yalnızca tek bir koltuk değildir. O makama hazırlanmış, farklı toplumsal kesimlerden gelen çok sayıda insanın yolu kapanır.

 

Siyaset, toplumun tamamındaki yetenekleri değerlendirmek yerine mevcut güç sahiplerinin çevresinde dönen dar bir havuzdan kadro üretmeye başlar. Ekonomide rekabet eksikliği nasıl verimsizlik doğuruyorsa siyasette aday rekabetinin eksikliği de kötü yönetim, düşük temsil kalitesi ve kurumsal çürüme üretir.

 

Hanedanlaşma hesap verebilirliği de zayıflatır. Siyasi aile, partinin tarihini, seçmen tabanını ve kurumsal imkânlarını kendi mirası gibi görmeye başladığında eleştiri bir politika tartışması olmaktan çıkıp aileye sadakat meselesine dönüşür. Parti mensupları liderin çocuğunu eleştirmeyi kurucu lidere saygısızlık olarak görebilir. Böylece siyasi başarısızlıklar kişisel sorumluluk doğurmaz; aile hatırası tarafından korunur.

 

Bu yapı, parti içinde bağımsız kişiliklerin yükselmesini de engeller. Siyasi kariyerin bilgi, emek ve toplumsal başarı yerine lidere ve ailesine yakınlığa bağlı olduğu düşünüldüğünde nitelikli insanlar geri çekilir. Eleştirmeyen, itaat eden ve mevcut aile düzenini koruyan kadrolar öne çıkar.

 

Türkiye’de devletin ve siyasetin akrabalık ilişkileri üzerinden örgütlendiğine dair güçlü toplumsal algı da buradan beslenmektedir. Babadan çocuğa geçen makam, halk tarafından yalnızca bir sevgi veya gelenek devamı olarak görülmez; çoğu zaman çıkar ağlarının, dokunulmazlıkların ve ekonomik menfaatlerin korunması şeklinde yorumlanır.

 

Bu algı her olayda kanıtlanmış bir yolsuzluk bulunduğu anlamına gelmez. Fakat kamusal güven açısından algının kendisi bile ağır bir maliyettir. Vatandaş başarı için çalışmanın değil doğru ailede doğmanın önemli olduğuna inanırsa devlete aidiyet ve adalet duygusu zedelenir.

 

Topluma verilen en yıkıcı mesaj şudur: Çalışmak, eğitim almak, teşkilatlarda emek vermek, mesleki başarı göstermek ve toplumun sorunlarına çözüm üretmek yeterli değildir; önemli olan güçlü bir soyadına, aileye veya çevreye mensup olmaktır.

 

Bu düşüncenin yaygınlaşması yalnız siyaseti değil, devletin bütün kurumlarını etkiler. Siyasette normal kabul edilen aile ayrıcalığı zamanla bürokraside, belediyelerde, kamu şirketlerinde ve ekonomik kaynakların dağıtımında da meşru görülmeye başlanabilir. Böylece kamu düzeni vatandaşlık eşitliğine değil, yakınlık ve himaye ilişkilerine dayanır.

 

Liyakat yalnız diploma değil, eşit yarış hakkıdır

 

Liyakat değerlendirmesi yalnızca “Hangi üniversiteyi bitirdi?” sorusuyla yapılamaz. Siyasi görev için bağımsız meslek deneyimi, kamu yönetimi bilgisi, teşkilat emeği, krizlerde gösterilen muhakeme, yasama üretimi, çıkar çatışmalarından uzaklık ve hesap verebilirlik birlikte incelenmelidir.

 

Daha önemlisi, liyakat yalnız adayın niteliği değil, seçilme sürecinin adaletiyle de ilgilidir. Son derece yetkin bir kişi bile ayrıcalıklı bir kanaldan gelmiş olabilir. Kişinin göreve uygun olması, adaylık sürecindeki eşitsizliği kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

 

Bu nedenle demokratik çözüm siyasetçilerin çocuklarına hukuki yasak koymak değildir. Böyle bir yasak hem temel siyasi haklara aykırı olur hem de kişileri yalnızca ailelerinden dolayı cezalandırır. Çözüm, soyadının sağladığı görünmez ayrıcalığı etkisizleştirecek kurallar kurmaktır.

 

Gerçek parti içi önseçimler yapılmalı, aday belirleme ölçütleri açıklanmalı, siyasi finansman ve medya ilişkileri şeffaflaştırılmalıdır. Milletvekillerinin ve belediye başkanlarının performansı izlenmeli, akrabalık ve çıkar çatışması ilişkileri kamuoyuna bildirilmelidir. Parti görevlerine gelişte açık rekabet kurulmalı ve genel merkezlerin aday listeleri üzerindeki sınırsız belirleyiciliği azaltılmalıdır.

 

Bir siyasetçinin çocuğu gerçekten nitelikliyse açık ve adil bir yarışta bunu gösterebilmelidir. Aile adı olmadan da teşkilatta çalışmalı, mesleki başarı ortaya koymalı, toplumun güvenini kazanmalı ve diğer adaylarla aynı ölçütlere tabi tutulmalıdır.

 

Temel sınama basittir: Bu kişi aynı eğitime, aynı mesleğe, aynı karaktere ve aynı yeteneklere sahip olup farklı bir soyadı taşısaydı yine aynı hızla genel başkan, milletvekili, bakan veya belediye başkanı adayı olabilir miydi?

 

Cevap güçlü bir “evet” değilse ortada yalnızca kişisel liyakat değil, miras alınmış siyasi sermaye vardır.

 

Devlet babanızın malı değil

 

Bir baba çocuğuna malını, bilgisini, hatıralarını ve sevgisini bırakabilir. Fakat milletin iradesini, devletin yetkisini ve milyonlarca insan adına karar verme hakkını bırakamaz. Cumhuriyet tam da bu ayrımı kurmak için vardır: Kamu makamı aile mülkü değil, geçici süreyle ve hesap verme şartıyla üstlenilen bir emanettir.

 

Muâviye’nin Yezid’e bıraktığı iktidar, siyasi verasetin kurucunun gücünü devam ettirmediğini; aksine kısa sürede büyük çatışmalara, meşruiyet kaybına ve ailenin ilgili kolunun sona ermesine yol açabildiğini göstermiştir. II. Muâviye’nin birkaç aylık iktidarı ve bu mirası sürdürmekten kaçındığına ilişkin anlatı, verasetin çocuğun kendisi için de bir nimet olmayabileceğini hatırlatır. Bazen bir babanın çocuğuna bırakabileceği en ağır yük, kendisine ait makamdır.

 

Aynı gerçek modern siyaset için de geçerlidir. Oğul veya kız iyi eğitimli, dürüst ve yetenekli olabilir. Kendi başına saygı uyandıran bir meslek hayatı da kurmuş olabilir. Yine de babanın siyasi sermayesini devralması, sistemin neden başka bir bilim insanını, başka bir teknokratı, başka bir yerel yöneticiyi veya başka bir teşkilat emekçisini aynı açıklıkla değerlendiremediği sorusunu ortadan kaldırmaz.

 

Mesele siyasetçinin çocuğunun siyasete girmesi değildir. Mesele, başka vatandaşların emek ve birikimle ulaşamadığı makamlara soyadı, aile çevresi veya miras alınmış seçmen bağlılığı sayesinde ulaşılmasıdır. Demokratik düzen kişilerin soyuna değil; adaylık sürecinin açıklığına, rekabetine ve adaletine bakmalıdır.

 

Siyasi mirasa sahip olmak bir insanı siyasetten men etmez. Fakat miras alınan soyadı, ilişki ağı ve seçmen bağlılığı kamusal makamların dağıtımında liyakatin ve eşit rekabetin önüne geçiyorsa artık yalnızca kişisel bir hak değil, demokratik bir sorun ortaya çıkar.

 

Siyasette aile devamlılığı ülke yönetiminde kalite garantisi değildir. Tam tersine kurumların zayıflığını, parti içi rekabetin darlığını ve toplumun tanınmış isimlere bağımlılığını gösterebilir. Hiçbir ailede liderlik, karizma, siyasi muhakeme ve liyakat kalıtsal değildir.

 

Devleti soyadlarının dolaşımına, partileri aile şirketlerine ve seçmeni mirasın tasdik makamına çevirmek cumhuriyet fikrinin inkârıdır.

 

Devlet babanızın malı değil; milletin ortak emanetidir.


Toplam Okunma Sayısı : 70