TÜRKÜ İLLERİ

TÜRKÜ İLLERİ

Bu Makaleyi Dinleyin
Parça: 1 / 4

RUMELİ'DEN KIRIM'A, KARABAĞ'DAN KERKÜK VE KAŞGAR'A TÜRK DÜNYASININ SESLİ HARİTASI

Özel radyoların yeni başladığı, sesin henüz bugünkü kadar çoğalıp birbirine karışmadığı yıllardı. Ankara’da Bayrak FM’in stüdyosunda her akşam canlı yayına otururdum. Önümde mikrofon, yanımda kasetler, pikaplar ve not kâğıtları; karşımda yüzünü görmediğim ama sesinden, isteğinden, selamından tanıdığım insanlar vardı. Yayına her başladığımda aynı söz bize yön verirdi: Hakkın emrinde, halkın hizmetinde.

Yıllar sonra bir türkü kulağıma ilişti ve bir anda o stüdyoya döndüm. Kırmızı yayın lambası yeniden yandı sanki. Elim ses masasının sürgüsüne gitti. Bir şehrin adını söyledim, ardından bir başka şehrin; derken frekanslar genişledi, haritalar küçüldü. O gece zihnimde başlayan programın adı belliydi: Türkü İlleri.

Buradaki il, yalnızca bugünkü idarî sınırların çizdiği vilayet değildir. Eski dilimizdeki anlamıyla yurt, memleket ve gönül bağıdır. Bu yüzden Üsküp de bizimdir, Kerkük de; Şuşa da bizimdir, Kaşgar da. Bizim derken bir tapu kaydından, sınır cetvelinden veya başkasının hakkına uzanan bir iddiadan söz etmiyorum. Bir ninenin dilinde saklanan kelimeden, bir hoyratın kırık yerinden, bir dombra telinin titreyişinden söz ediyorum. Devletlerin sınırları değişir; milletin hafızasında şehirlerin yeri kolay değişmez. Türkü, o hafızanın sesli haritasıdır.

Rumeliden Yükselen Ses

Mikrofonu açıyorum. Sevgili dinleyenler, ilk türkümüz Vardar boylarından geliyor. Vardar Ovası çalarken Üsküp’ün taş köprüsünden Selanik’in rıhtımına, Manastır’ın eski sokaklarından Köprülü’ye kadar aynı rüzgâr eser. Bu türküde yalnız hareket ve neşe yoktur; geride bırakılmış evlerin, kapanmış avluların, bir sabah apar topar çıkılan yolların gölgesi de vardır.

Mayadağ’dan kalkan kazlar
Al topuklu beyaz kızlar
Yârimin yüreği sızlar

Eğlenemem, aldanamam
Ben bu yerlerde duramam
Vardar ovası, Vardar ovası
Kazanamadım sıla parası

Mayadağ’ın yıldızıyım
Ben annemin bir kızıyım
Efendimin sağ gözüyüm
Eğlenemem, aldanamam
Ben bu yerlerde duramam

Sıradaki eser Tuna boylarından. ‘Tuna Nehri akmam diyor’ sözü daha ilk anda Plevne’yi ayağa kaldırır. Bu ses Rusçuk’a, Silistre’ye, Vidin’e, Niğbolu’ya; Dobruca’nın ovasından Köstence’ye ve Tulça’ya uzanır. Tuna burada yalnız nehir değildir. Bazen sınır, bazen yol, bazen de dönmeyenlerin ardından tutulan yas olur.

Tuna Nehri akmam diyor,
Etrafımı yıkmam diyor,
Şanı büyük Osman Paşa,
Plevne'den çıkmam diyor.

Olur mu böyle olur mu
Evlât babayı vurur mu
Sizi millet hainleri
Bu dünya size kalır mı

Rumeli’nin ses defterini bir nefeste kapatmak mümkün mü? Saraybosna, Mostar, Prizren, Priştine, Üsküp, Kalkandelen, Gostivar, Manastır, Ohri, Köprülü, Selanik, Drama, Kavala, Gümülcine, İskeçe, Kırcaali, Filibe, Şumnu, Razgrad, Deliorman, Varna, Silistre, Rusçuk, Plevne, Vidin, Niğbolu, Dobruca, Köstence ve Tulça… Her birinde ya bir çeşmenin başında ayrılık söylenmiş ya bir düğünde oyun kurulmuş ya da göç edenler son defa dönüp minareye, köprüye, mezarlığa bakmıştır. ‘Drama Köprüsü’, ‘Manastır’ın Ortasında’, ‘Bülbülüm Altın Kafeste’ ve nice Rumeli türküsü bu yüzden aynı anda hem oynatır hem içimizi sızlatır.

Kırımın Yemini ve İdil Ural’ın Sesi

Şimdi kuzeye, bizim Kırım’ımıza dönüyoruz. Aluşta’dan esen rüzgârı taşıyan ‘Ey Güzel Kırım’, sürgünün ve vatana hasretin türküsüdür. Akmescit, Bahçesaray, Gözleve, Karasubazar, Kefe, Kerç, Yalta ve Aluşta; her biri bir aile albümünden koparılmış sayfa gibi türküde yeniden yerine konur. Numan Çelebicihan’ın ‘Ant Etkenmen’i ise hüznü yemine çevirir. Kırım’ın sesi yalnız ağlamaz; döneceği güne hazırlanır.

Men bu yerde yaşalmadım
Yaşlığıma toyalmadım
Vatanıma hasret kaldım
Ey güzel Kırım!

Bahçelerin meyvaları
Bal ile şerbet
Sularını içe içe
Doyamadım ben

Bala çağa vatanım dep
Köz yaşın döker
Kartlarımız emenç yayıp
Dualar eder

Kırım’dan yükselen ses, İdil boyunca Kazan’a; oradan Ufa’ya, Orenburg’a ve Astrahan’a varır. Kazan Tatarlarının uzun havaları, Başkurtların kurayı ve Nogay bozkırının dombırası aynı büyük ses ailesinin ayrı renkleridir. Bu hatta şehirler birbirini görmez belki; fakat türküler birbirinin dilini anlar.

Bakü’den Şuşa’ya Karabağ’ın Sesi

Bakü yöresinden geliyor bu türkümüz. Hazar’ın kıyısında tarın teli titrediğinde Gence, Şamahı, Kuba, Lenkeran ve Nahçıvan aynı makamda buluşur. Azerbaycan muğamı tek bir şarkıdan ibaret değildir; sözün, çalgının ve doğaçlamanın birbirine açıldığı büyük bir anlatma biçimidir. Bakü’nün ışığı bu anlatıya şehir neşesini verir.

Sıradaki türkü Azerbaycan’ın Ağdam’ından. Ağdam’ın susmuş sokaklarından Şuşa’nın Cıdır Düzü’ne doğru ‘Karabağ Şikestesi’ yükselir. Şikeste, adı gibi kırık bir söyleyiştir; fakat kırılan ses değildir, insanın içidir. Karabağ’ın hüznü Fuzuli’den Cebrayıl’a, Zengilan’dan Laçın ve Kelbecer’e kadar yayılır. Sonra Şuşa’da bir hanendenin nefesi uzar ve hüzün vakara dönüşür.

Çırpınırdın Karadeniz
Bakıp Türkün bayrağına
Ah, ölmeden bir görseydim
Düşe bilsem torpağına

İncilər düzsəm yoluna
Sırmalar sarsam qoluna

Fırtınalar dursun yana
Yol ver Türkün bayrağına

Bu yol yalnız bugünkü Azerbaycan sınırlarında kalmaz. Derbent bizim kuzey kapımız; Borçalı ve Ahıska göçün sızısıdır. Tebriz, Erdebil, Hoy, Urmiye, Zencan ve Kaşkay obaları da aynı dilin başka bir iklimde açan çiçekleridir. Aras’ın iki yakasında söylenen ezgi, suyun pasaport sormadığını bilir.

Kerkük’ün Hoyratı Halep’in Neşesi

Kerkük’ten ses veriyor şimdi radyomuz. ‘Altın Hızma Mülayim’ diye başlayan o tanıdık ses, Kalenin dibinden Musalla’ya, Baba Gurgur’dan Altunköprü’ye yayılır. Fakat Kerkük’ün asıl mührü hoyrattır. Hoyrat, birkaç mısraya bir halkın gururunu, sevgisini ve itirazını sığdırır. Kifri, Tuzhurmatu, Tazehurmatu, Erbil ve Telafer de bu sese katılır. Bizim Kerkük’ümüz bazen sevdayı söyler, bazen de varlığını inkâr edenlere bir uzun hava kadar keskin cevap verir.

Altın hızma mülayim
Seni Hak'tan dileyim

Yaz günü Temmuzda
Sen terle men sileyim

Gün gördüm, günler gördüm
Seni gördüm şad oldum

Şimdi Halep’e uzanıyoruz. Halep bizim türkülerimizde çarşısıyla, kalesiyle, kervanıyla ve neşesiyle yaşar. Kilis ile Halep arasındaki yol, Barak havalarının nefes aldığı yoldur. ‘Antebin Hamamları’ daha kendi neşesini kurarken Kilis’i, Halep yolunu, Mercidabık’ı ve Barak havasını aynı oyun halkasına alır. Bayırbucak’ın köylerinden Halep’e, oradan Antep’e uzanan bu hatta sınır kapıları kurulmadan önce de düğünler, pazarlar ve akrabalıklar vardı.

Antepin hamamları sallanır külhanları
Hoşgör mahallesinin dip dibedir damları
Antepin hamamları sallanır külhanları
Hoşgör mahallesinin dip dibedir damları
Çiğ köftenin adına baklavanın tadına
Ye derler muradına 

Anadolu’nun Büyük Korosu

Söz Antep’e değmişken plak değiştiriyoruz. ‘Antebin Hamamları’ ile külhanlar ısınsın, çifte telli başlasın. Ardından Urfa’nın sıra gecesine, Diyarbakır’ın duvarlarına, Mardin’in taş avlularına, Harput’un kürsübaşı meclisine gidelim. Maraş’ın dağlarından Adana’nın Çukurova’sına; Hatay’ın Asi kıyısından Mersin’in Toroslarına kadar her il kendi tavrıyla söyler.

Anadolu, tek makamla anlatılamayacak kadar geniş bir saz meclisidir. Edirne ve Kırklareli’nde Rumeli nefesi; Çanakkale’de ağıt; Balıkesir, Manisa, İzmir, Aydın, Denizli ve Muğla’da zeybek vakarını duyarız. Bursa’da güvende, Kütahya’da ağır havada, Afyon ve Uşak’ta kırık ezgide karşılar bizi. Antalya ve Teke yöresi gurbet havasıyla; Konya kaşıkla; Ankara seğmenle; Kırşehir bozlakla konuşur.

Kastamonu, Çankırı ve Bolu’nun yarenleri; Zonguldak ve Bartın’ın maden türküleri; Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize ve Artvin’in horonları bu büyük koronun kuzey sesidir. Amasya, Tokat ve Çorum’dan Sivas’a uzanan hatta bağlama sözü ağırlaştırır. Kayseri, Yozgat, Niğde, Nevşehir, Aksaray ve Karaman bozkırın sabrını taşır.

Malatya, Elazığ ve Harput’un hoyratı; Erzincan’ın deyişi; Erzurum’un barı; Kars, Ardahan ve Iğdır’ın sınır tanımayan ezgisi doğu kapısını açar. Muş, Bitlis, Van, Hakkâri, Siirt, Şırnak, Batman, Bingöl ve Dersim’de dağın yankısı sese karışır. Her birinin acısı da sevinci de kendine mahsustur; fakat hepsi aynı sofraya oturduğunda adı Anadolu olur.

Türkistanın Açık Ufku

Şimdi Doğu Türkistan’a, bizim Kaşgar’ımıza uzanıyoruz. Kaşgar, Yarkent, Hoten, Aksu, Kuça, Turfan, Kumul, Urumçi ve Gulca… İpek Yolu’nun bu şehirlerinde Uygur muqamı yalnız dinlenen bir musiki değildir; şarkıyı, dansı, şiiri ve toplu hafızayı bir arada taşır. Kaşgar’ın coşkusu meşrepte kalabalığa dönüşür. Fakat bugün ‘Besh Pede’ gibi bir halk ezgisinin bile sakıncalı sayılabildiğini bilince, bir türküyü dinlemek kültürün yanında durmak anlamına da gelir.

Seninim ben, ey seninim ben
Senin olmayıp da kiminim ben?

Kaşgar’dan batıya döndüğümüzde Tanrı Dağları’nın ötesinde Oş, Bişkek, Talas ve Narın bizi komuzla karşılar. Almatı, Türkistan, Taraz, Çimkent, Kızılorda, Astana ve Semey’de dombra konuşur; bazen bir küy sözsüz olduğu hâlde uzun bir destan anlatır. Kazak akını ile Kırgız ozanı atıştığında iki ayrı ülke değil, aynı söz meydanının iki güçlü sesi duyulur.

Taşkent, Semerkant, Buhara, Hive, Ürgenç, Fergana, Hokand, Andican ve Namangan’da büyük şarkı Katta Aşula yükselir; Harezm’de Lazgi’nin adımları hızlanır. Aşkabat, Merv, Balkan, Daşoğuz ve Türkmenabat’ta dutarın iki teli bazen Köroğlu’nu, bazen ayrılığı anlatır. Merv’in toprağına düşen ses, Anadolu’daki bağlamanın teline yabancı değildir.

Türkistan’ın haritası bugünkü cumhuriyetlerle de bitmez. Mezarışerif, Şibirgan, Andhoy, Faryab ve Kunduz’daki Özbek ve Türkmen obalarını; Horasan’daki Türkmenleri; Altay’ı, Hakasya’yı, Tuva’yı ve Saha yurdunu da duymak gerekir. Tuva’nın höömeyi, Altay’ın kayı, Saha’nın olonhosu bize sesin yalnız boğazdan değil, dağdan, ırmaktan ve bozkırdan da çıktığını hatırlatır.

Tam burada Güney Türkistan’dan bir ses yükselir. Mehmet Sabir Karger’in Anayurt Marşı bu kardeşliği tek dizede söyler:

“Özbek, Türkmen, Uygur, Tatar, Azer bir boydur,
Karakalpak, Kırgız, Kazak bunlar bir soydur.
Özbekistan, Türkmenistan diye kurmuşlar,
Anayurdum Türkistan'ı bölüp koymuşlar.”

Türkü Bitmez Yayın Sürer

Bu uzun yayın boyunca Kıbrıs’ta Lefkoşa, Gazimağusa, Girne, Güzelyurt ve Baf’ı; Gagauz Yeri’nde Komrat’ı ve Çadır Lunga’yı da unutmadık. Dillirga’dan Gagauz türkülerine kadar Akdeniz ile Balkanlar arasında yine tanıdık bir ses dolaşır. Bir yerde kelimeler değişir, başka yerde çalgının adı; ama ana duygu değişmez: yurt, ana, sevda, gurbet, yiğitlik, düğün ve dönüş arzusu.

Radyoculuk günlerimde bir türküyü anons ederken aslında yalnız eserin adını söylemezdik. O türkünün geldiği şehri de stüdyoya çağırırdık. ‘Bakü yöresinden geliyor türkümüz’ dediğimizde Hazar kıyısı Ankara’ya yaklaşırdı. ‘Sıradaki türkü Ağdam’dan’ dediğimizde Karabağ’ın yarası dinleyenin evine girerdi. ‘Şimdi Kaşgar’a uzanıyoruz’ dediğimizde bir radyo dalgası sınırların yetişemediği yere varırdı. ‘Kerkük’ten ses veriyor’ dediğimizde bir şehir, yalnız olmadığını bilirdi.

Bugün mikrofonun yerini kalem aldı. Bayrak FM’in stüdyosundan ALARM’ın sayfalarına geçen bu yayında aynı sözü tekrar ediyorum: Hakkın emrinde, halkın hizmetinde. Çünkü hak, hafızayı inkâr etmemeyi; halka hizmet ise onun sesini unutturmamayı gerektirir.

Türk illeri birbirinden uzak değildir. Vardar’ın suyu Tuna’ya, Tuna’nın hüznü Kırım’a, Kırım’ın yemini Karabağ’a, Karabağ’ın şikestesi Kerkük hoyratına, Kerkük’ün isyanı Kaşgar’ın muqamına karışır. Biz bu şehirlerin hepsine aynı anda varamayabiliriz. Fakat bir türkü başladığında Üsküp de, Şuşa da, Kerkük de, Kaşgar da yanı başımızdadır.

Şimdi ses masasındaki son sürgüyü yavaşça indiriyorum. Fakat yayın kapanmıyor. Çünkü türkünün olduğu yerde yol sürer; yolun sürdüğü yerde il vardır; ilin olduğu yerde biz varız.

Toplam Okunma Sayısı : 388