TÜRK DOĞMAK MI TÜRK OLMAK MI?

TÜRK DOĞMAK MI TÜRK OLMAK MI?

Bir insanın Türk soyundan gelmesi ile kendisini Türk milletinin tarihine, kültürüne ve geleceğine ait hissetmesi aynı şey midir? Soy bize nereden geldiğimizi söyler; millî kimlik ise kiminle aynı kaderi paylaşmayı seçtiğimizi. Türk doğmak bir başlangıçtır; Türk olmak ise kültür, hafıza, aidiyet ve sorumlulukla hayat boyunca inşa edilen bir mensubiyettir.

SOY, KÜLTÜR, KİMLİK VE MİLLİ AİDİYET ÜZERİNE

 

Bir insanın hangi soydan geldiği ile kendisini hangi millete ait gördüğü her zaman aynı şeyi ifade etmez. Soy ve aile kökeni doğumla intikal ederken millî kimlik; dil, kültür, tarih şuuru, toplumsal çevre, siyasi tercih ve gelecek tasavvuru içinde biçimlenir. Bu nedenle bir milletin içinde doğmakla o milletin değerlerini, hafızasını ve kaderini bilinçli biçimde benimsemek arasında önemli bir fark vardır.

 

İnsan bazen soy bakımından mensup olduğu topluluğun tarihini ve geleceğini sahiplenirken bazen de başka bir siyasi, mezhebî, kültürel veya medeniyet çevresini kendisine daha yakın görebilir. Zamanla soy bilgisi geri plana çekilir, gündelik hayatın içinde kurulan toplumsal aidiyet daha güçlü hâle gelir. Bu süreçte kimlik, yalnızca “Nereden geliyorum?” sorusunun değil, “Kiminle beraberim, hangi topluluğun kaderini paylaşıyorum ve hangi geleceği savunuyorum?” sorularının cevabına dönüşür.

 

Türk olmak bu bakımdan yalnızca Türk soyundan gelmek değildir. Türk olmak; Türk milletinin tarihini kendi tarihi, acısını kendi acısı, başarısını kendi başarısı ve geleceğini kendi sorumluluğu olarak benimsemektir. Buna karşılık Türk soyundan geldiği hâlde Türk milletinin kültürüne, ortak hafızasına ve geleceğine yabancılaşan bir insanın biyolojik mensubiyeti devam etse bile millî aidiyeti zayıflayabilir.

 

Giriş: İnsan kim olduğunu nereden öğrenir?

 

“Ben kimim?” sorusu ilk bakışta bireysel görünse de gerçekte tarihsel ve toplumsal bir sorudur. İnsan dünyaya geldiğinde adını, ailesini, doğduğu coğrafyayı, ana dilini, dinî çevresini ve vatandaşlığını kendisi seçmez. Bunlar ona verilmiştir. Ancak insan büyüdükçe kendisine intikal eden bütün unsurları aynı ölçüde benimsemez. Bazılarını kimliğinin merkezine yerleştirir, bazılarını geri plana iter, bazılarını reddeder, bazılarını ise hayatının ilerleyen dönemlerinde yeniden keşfeder.

 

Bu bakımdan kimliğin üç ayrı kaynağından söz edilebilir:

 

Verilmiş kimlik, insanın yaradılışından gelen unsurlardır. Soy, aile kökeni, doğum yeri, çocukluk dili ve ilk toplumsal çevre bu alana girer.

 

Edinilmiş kimlik, eğitim, meslek, evlilik, şehirleşme, göç, arkadaşlıklar ve toplumsal ilişkiler sonucunda kazanılır.

 

Seçilmiş kimlik ise kişinin siyasi, kültürel, ahlaki ve medeniyetle ilgili tercihleriyle kendisini konumlandırdığı yerdir.

 

Bu üç kimlik alanı kesin sınırlarla birbirinden ayrılmaz.

 

Soy, “Nereden geliyorum?” sorusuna cevap verir. Kimlik ise “Kiminle beraberim, hangi topluluğun kaderini paylaşıyorum ve kim olarak yaşamak istiyorum?” sorularına cevap verir.

 

Bu nedenle “Türk doğmak mı, Türk olmak mı?” sorusu yalnızca biyolojik kökenle ilgili değildir. Sorunun merkezinde doğumla gelen mensubiyetin bilinçli bir kültürel ve siyasi aidiyete dönüşüp dönüşmediği bulunmaktadır.

 

1. Millet Yalnızca Soy Birliği Değildir

 

Milletlerin oluşmasında ortak köken anlatıları önemli bir yer tutar. Ancak tarihte hiçbir büyük millet yalnızca biyolojik soy birliğinden meydana gelmemiştir. Göçler, savaşlar, devlet değişiklikleri, evlilikler, din ve mezhep farklılaşmaları, dil değişimleri ve ortak siyasi birlikler toplumları sürekli olarak dönüştürmüştür.

 

Buna rağmen insanlar belirli bir tarih, vatan, dil ve gelecek tasavvuru çevresinde birleşerek millet oluşturmuşlardır. Millet olmanın temelinde yalnızca “Aynı atadan geliyoruz” düşüncesi yoktur. Daha geniş bir ortaklık duygusu vardır.

 

Millet bu yönüyle hem miras alınan hem de her nesilde yeniden kurulan bir topluluktur. Bir millet geçmişinden bağımsız biçimde meydana getirilemez. Ancak yalnızca geçmişte yaşamış ataların hatırasıyla da varlığını sürdüremez. Yaşayan insanların o millete ait olmayı istemesi, kültürünü taşıması ve ortak geleceği paylaşması gerekir.

 

Millet olma hissi, birbirini hiç tanımayan milyonlarca insanın birbirini aynı “biz”in parçası olarak kabul etmesidir. Bu duygunun temelinde ortak kader bilinci bulunur. İnsan, kendisini yalnızca geçmişte yaşamış atalarıyla değil, bugün yaşayan yurttaşları ve gelecekte doğacak kuşaklarla da bağlı hisseder.

 

Bu noktada soy ile millet birbirinden ayrılır. Soy geçmişe uzanan bir akrabalık çizgisidir. Millet ise geçmiş, bugün ve gelecek arasında kurulan tarihsel ve siyasi bir ortaklıktır.

 

Bir topluluğun mensupları aynı soydan geldiklerine inanabilir; ancak farklı siyasi merkezlere, bölgesel menfaatlere veya iktidar projelerine bağlandıklarında ortak millî aidiyetleri zayıflayabilir. Buna karşılık kökenleri farklı olan topluluklar aynı siyasi kaderi ve kültürü benimsediklerinde ortak bir millet içinde de birleşebilir.

 

2. Türk Doğmak İle Türk Olmak Arasındaki Fark

 

Türk doğmak, kişinin iradesi dışında gerçekleşir. İnsan hangi ailede, hangi coğrafyada ve hangi soy içinde doğacağını belirleyemez. Bu anlamda Türk doğmak bir başlangıçtır. Fakat tek başına tamamlanmış bir millî şahsiyet değildir.

 

Türk olmak ise bilinçli bir kültürel ve ahlaki tutum gerektirir. İnsan yalnızca Türkçe konuştuğu veya nüfus kâğıdında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yazdığı için güçlü bir millî aidiyete sahip olmayabilir. Türk olmak için Türkçeyi yalnızca iletişim aracı değil, düşünce ve kültür dili olarak benimsemek; Türk tarihini dışarıdan seyredilen olaylar toplamı değil, kendisini meydana getiren ortak hafıza olarak görmek gerekir.

 

Türk olmak: Türk milletinin geçmişini sahiplenmek, Türkçeyi korumak ve geliştirmek,

Türk kültürünü küçümsememek, önemsemek, milletin bağımsızlığını kişisel, mezhebî, ideolojik veya bölgesel çıkarların üzerinde tutmak, devletin ve toplumun eksiklerini düzeltmeye çalışırken millete yabancılaşmamak, Türk milletinin geleceği karşısında sorumluluk duymaktır.

 

Bu yaklaşımda millî kimlik yalnızca gurur duyulan bir etiket değildir. Görev ve yükümlülük de doğurur. Milletin imkânlarından yararlanıp onun meseleleri karşısında kayıtsız kalmak, millî kimliği yalnızca sözde taşımaktır.

 

Prof. Dr. Cemal Kurnaz’ın Türk Olmak adlı eserinde ifade ettiği “Türk doğmak ayrıdır, Türk olmak ayrı” yaklaşımı bu ayrımı açık biçimde ortaya koymaktadır. Kurnaz’ın yaklaşımında Türk doğmak insana verilmiş bir durum, Türk olmak ise hayat boyunca yerine getirilmesi gereken kültürel, ahlaki ve millî bir sorumluluktur.

 

Yahya Kemal’in millet ve milliyet anlayışı da bu yaklaşımla büyük ölçüde örtüşür. Yahya Kemal için Türk milleti yalnızca kan bağıyla açıklanamaz. Anadolu ve Rumeli’de yüzyıllar boyunca oluşmuş dil, tarih, mimari, musiki, dinî hayat, şehir kültürü ve ortak hafıza bir millî terkip meydana getirmiştir. İnsan bu kültür dünyasının içinde yaşayarak, dilini ve kaderini benimseyerek Türk milliyetine katılır.

 

Yahya Kemal’in dikkat çektiği gibi kimlik yalnızca kitaplardan öğrenilmez. Çocuğun işittiği sesler, yaşadığı bayramlar, gördüğü mimari, evde kullanılan kelimeler, anlatılan hikâyeler, düğün ve cenaze biçimleri millî hafızanın görünmeyen unsurlarıdır. Millet olma hissi, çocuklukta davranış ve alışkanlıklar yoluyla yerleşir.

 

3. Aynı Soydan Gelmek Neden Aynı Siyasi Kimliği Üretmez?

 

Aynı millete, hatta aynı aileye mensup insanların farklı siyasi kimlikler taşıması tarihte sık karşılaşılan bir durumdur. Bunun temel nedeni, soy birliği ile siyasi çıkar ve iktidar mücadelesinin aynı şey olmamasıdır.

 

Türk tarihindeki Yıldırım Bayezid ile Timur, Fatih Sultan Mehmet ile Uzun Hasan, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail mücadeleleri bu açıdan değerlendirilebilir.

 

Bu hükümdarların temsil ettiği devletler ve orduların önemli bölümleri aynı geniş Türk ve Türkmen tarihî coğrafyasının unsurlarından meydana geliyordu. Buna rağmen siyasi merkezler, hanedan çıkarları, hâkimiyet alanları ve bölgesel menfaatler birbirinden farklıydı.

 

Osmanlı-Safevi mücadelesi yalnızca Sünnilik ile Şiilik arasındaki teolojik bir anlaşmazlık değildi. Anadolu, İran, Irak ve Kafkasya üzerindeki siyasi hâkimiyet mücadelesinin mezhep diliyle geniş kitlelere aktarılmasıydı. İnanç, siyasi ayrışmanın hem meşruiyet aracı hem de toplumsal seferberlik vasıtası hâline getirildi.

 

Siyasi iktidar mücadelesinde taraflar kendi bölgesel çıkarlarını evrensel veya kutsal bir amaç olarak ifade etme eğilimindedir. Hanedanın menfaati devletin, devletin menfaati dinin, dinin menfaati ise bütün toplumun menfaati gibi gösterilebilir.

 

Dolayısıyla aynı soydan gelmek tek başına aynı millî şuurun taşındığını göstermez. Ortak millî kimliğin oluşabilmesi için insanların bölgesel, hanedanlık, mezhep ve grup çıkarlarının üzerinde ortak bir siyasi kader bilincine ulaşmaları gerekir.

 

 

4. Kimliğin Görünmeyen Mimarı: Siyasi Tercih

 

İnsanların kendilerini hangi kimlikle ifade edeceğini belirleyen en etkili unsurlardan biri siyasi tercihtir. Bunun nedeni, insanın aynı anda birden fazla aidiyete sahip olmasıdır.

 

Bir kişi aynı zamanda; Türk / Türkmen, Kürt, Arap, Alevi, Sünni, işçi, köylü, şehirli, sosyalist, muhafazakâr, milliyetçi, Batıcı olabilir veya bu kimliklerin bir kısmını farklı derecelerde taşıyabilir.

 

Bunlardan hangisinin kişinin temel kimliği hâline geleceği kendiliğinden belirlenmez. Siyasi düşünce, mevcut aidiyetlerden bazılarını merkeze taşırken diğerlerini geri plana iter.

 

Bir ideoloji kişiye yalnızca iktisat veya devlet yönetimi konusunda fikir sunmaz. Aynı zamanda şunları da öğretir:

 

Tarihte hangi olayların önemli olduğu, hangi toplulukların mağdur veya egemen sayılacağı, kimin “bizden”, kimin “öteki” olduğu, hangi geçmişle gurur veya utanç duyulacağı, hangi aidiyetin ilerici ya da gerici kabul edileceği, hangi topluluğun geleceği için mücadele edilmesi gerektiği.

 

Siyasi tercihler değiştiğinde kişinin yalnızca oy verdiği parti değişmez. Geçmişe verdiği anlam, kullandığı kavramlar, kahramanları, mağduriyet anlatısı ve ait olduğunu düşündüğü topluluk da değişebilir.

 

Bu sebeple aynı aile içindeki iki kişi ortak geçmişlerini birbirine zıt biçimde okuyabilir. Biri aile tarihindeki Türk / Türkmen unsurunu merkeze alırken diğeri yaşadığı çevredeki başka bir kültürel unsuru öne çıkarabilir.

 

Soy aynı kalmıştır. Değişen, soyun hangi siyasi anlatı içinde anlamlandırıldığıdır.

 

5. Siyasi Kimlik Neden Soydan Daha Güçlü Hâle Gelebilir?

 

İnsan biyolojik kökeni hakkında çoğu zaman sınırlı bilgiye sahiptir. Büyük dedesinin konuştuğu dili, bağlı olduğu aşireti veya birkaç yüzyıl önce aile mensuplarının kendilerini nasıl tanımladığını kesin olarak bilmeyebilir.

 

Buna karşılık siyasi kimlik gündelik hayatın içindedir. İnsan her gün siyasi düşüncesine uygun kişilerle görüşür, belirli gazeteleri ve yazarları takip eder, belirli kavramlarla konuşur, aynı olaylara benzer tepkiler verir ve kendisini ortak bir mücadele içinde hisseder.

 

Bu nedenle yaşayan siyasi ve toplumsal aidiyet, uzak soy bilgisinden daha güçlü hâle gelebilir.

 

Kişi kendisini birilerinin yanında konumlandırdığında yalnızca bir fikir seçmez. Ahlaken doğru tarafta olduğuna da inanır.

 

Bu duygu siyasi aidiyeti son derece güçlü hâle getirir. Kişi savunduğu siyasi çizgiyi eleştirmeyi, kendi ahlaki kişiliğinin inkârı gibi algılayabilir.

 

Özellikle gençlik döneminde kişi ailesinden ayrı bir şahsiyet oluşturmak ister. Bazen aileye veya baba otoritesine yönelik tepki, ailenin temsil ettiği bütün inanç ve millet kimliğine yönelir.

 

İdeoloji, aile tarihindeki dağınık veya belirsiz ayrıntıları seçerek tutarlı bir anlatı hâline getirir. Aile büyüklerinden duyulan tek bir kelime, eski bir köy adı, farklı bir ağız veya unutulmuş bir akrabalık, bugünkü siyasi düşünceye uygun biçimde yeniden yorumlanabilir.

 

Bazı kimlikler belirli akademik, kültürel, sanatsal veya siyasi çevrelerde daha itibarlı kabul edilebilir. Kişi yeni çevresinde kabul görmek için o çevrenin dilini, tarih anlayışını ve kimlik tanımlarını benimseyebilir.

 

Bu mutlaka bilinçli bir çıkar hesabı değildir. İnsan, içinde bulunduğu grubun normal kabul ettiği düşünceleri zamanla doğal gerçekler gibi algılayabilir.

 

Böylece kişi önce “Bu topluluğun haklarını savunuyorum” derken zamanla “Ben de bu topluluğa aidim” demeye başlayabilir. Siyasi dayanışma, duygusal yakınlığa; duygusal yakınlık da kimlik beyanına dönüşebilir.

 

6. Soy Aidiyetinden Toplumsal Aidiyete Geçiş

 

Kimlik her zaman şecere bilgisiyle yaşanmaz. İnsanların büyük bölümü günlük hayatta kim olduklarını soy kütükleri üzerinden değil; konuştukları dil, yaşadıkları mahalle, arkadaş çevresi, aile ilişkileri, ortak hatıraları ve savundukları değerler üzerinden hisseder.

 

Bu nedenle zaman içinde soy aidiyeti, toplumsal aidiyete dönüşebilir.

 

Yeni kuşaklar, atalarının kim olduğundan çok kimlerle yaşadıklarını, kimlerle aynı sevinç ve acıları paylaştıklarını önemser.

 

Bu süreç futbol takımı tutma psikolojisine benzetilebilir.

 

Bir çocuk desteklediği futbol takımını çoğu zaman bilinçli bir inceleme sonucunda seçmez. Babasından, ailesinden, mahallesinden veya arkadaş çevresinden etkilenir. Takımın tarihini başlangıçta bilmez; fakat zamanla öğrenir. Takımın eski başarılarını kendi başarısı, yenilgilerini kendi üzüntüsü gibi hissetmeye başlar.

 

Takımın oyuncuları değişir, yöneticileri değişir, hatta stadı ve forması değişebilir. Buna rağmen taraftarın aidiyeti devam eder. Çünkü aidiyet, biyolojik bir bağdan değil, ortak hafıza ve duygusal yatırımdan meydana gelmiştir.

 

Millet, mezhep, siyasi hareket ve toplumsal kimlik elbette futbol taraftarlığından çok daha derin yapılardır. Ancak aidiyet psikolojisinin bazı unsurları benzerdir.

 

İnsan bir topluluğa ne kadar çok zaman, duygu ve emek yatırırsa o topluluk kimliğinin o kadar güçlü bir parçası olur.

 

Bu nedenle birkaç kuşak sonra ortaya çıkan yeni kimliği yalnızca “Yanlış bilgi aktarımı” diyerek açıklamak yeterli olmayabilir. Yanlış veya eksik soy bilgisi etkili olabilir; fakat toplumsal aidiyet aynı zamanda yaşayan ilişkilerle kurulmuştur.

 

İnsan kendisini, çoğu zaman en uzak atasından çok yanında yaşadığı insanlara yakın hisseder.

 

7. Türkleşmek, İslamlaşmak ve Batılılaşmak

 

Türkleşmek, İslamlaşmak ve Batılılaşmak kavramları çoğu zaman birbirine karşıt süreçler gibi ele alınır. Oysa bu kavramlar insanın kimliğinin farklı katmanlarına ilişkin olabilir.

 

Türkleşmek, bir kişinin veya topluluğun Türk dilini, kültürünü, tarih hafızasını ve ortak siyasi kaderini benimsemesidir.

 

İslamlaşmak, kişinin inanç, ahlak ve hayat düzenini İslam dini çevresinde şekillendirmesidir.

 

Batılılaşmak ise bilim, hukuk, kurumlar, hayat tarzı, tüketim alışkanlıkları veya değerler bakımından Batı dünyasına yaklaşmayı ifade edebilir.

 

Sorun, bu aidiyetlerden birinin diğerlerini bütünüyle reddeden siyasi bir kimliğe dönüşmesiyle ortaya çıkar.

 

Farklı aile kökenlerinden gelen insanlar Türkçe eğitim, askerlik, şehir hayatı, evlilik, ekonomik ilişkiler ve ortak devlet tecrübesi içinde Türk milletine katılabilir.

 

İslamlaşmak da yalnızca din değiştirmek veya ibadet etmek değildir. İnsanın ahlak anlayışını, zaman düzenini, aile ilişkilerini, ölüm ve hayat tasavvurunu yeniden şekillendirebilir.

 

Ancak din siyasi iktidar mücadelelerinin aracı hâline geldiğinde inanç, hakikati aramaktan çok grup kimliğini koruma işlevi görebilir.

 

Hakeza, Batının sonradan geliştirdiği bazı değerleri savunmak başka şeydir; kendi toplumunu aşağı görerek Batılı kimliğe sığınmak başka şeydir.

 

8. İfade Edilen Kimlik ile Yaşanan Kimlik

 

Bir insanın kendisini hangi kimlikle ifade ettiği ile gündelik hayatta nasıl yaşadığı her zaman örtüşmez.

 

Kişi kendisini dindar olarak tanımlayabilir; fakat hayat düzeni, davranışları ve ahlaki tercihleri dinî ölçülerden uzak olabilir. Kendini sosyalist sayabilir; fakat ekonomik ilişkilerinde bireyci ve çıkarcı davranabilir. Milliyetçi olduğunu söyleyebilir; fakat diline, kültürüne ve milletin ortak çıkarına karşı sorumluluk taşımayabilir.

 

Bu nedenle kimlik değerlendirilirken iki alanın birbirinden ayrılması gerekir:

 

İfade edilen kimlik, kişinin kendisini sözle nasıl tanımladığıdır.

 

Yaşanan kimlik, kişinin gündelik davranışlarında, ilişkilerinde, tercihlerinde ve fedakârlıklarında ortaya çıkan kimliktir.

 

Bu ayrım özellikle mezhep ve ideoloji tartışmalarında önemlidir.

 

Sünni ve dindar bir ailede yetişen fakat kendisini seküler bir Alevi olarak niteleyip sosyalist düşünceyi savunan kişiler ap ayrı bir inceleme konusudur ve sosyal-psikoloji açısından ele alınmalıdır.

 

Siyasi çevreler bazen farklı kimlikleri ortak bir mağduriyet veya muhalefet anlatısı içinde birleştirir. Bu birleşme tarihî ve toplumsal yakınlıklar doğurabilir; fakat kavramların farklılığını ortadan kaldırmaz.

 

İnsanın gerçek kimliği yalnızca kendisine verdiği isimle değil, hayatını hangi ilkelere göre yaşadığıyla anlaşılır.

 

9. İnsan Neden Kendisini Başka Bir Topluluğa Yakın Hisseder?

 

Bir insanın ailesinden veya soyundan farklı bir topluluğa yakınlık duymasının tek bir açıklaması yoktur. Çoğu durumda birden fazla etken birlikte işler.

 

Kişi başka bir topluluğa atfedilen cesaret, eşitlikçilik, özgürlükçülük, dindarlık, disiplin, dayanışma veya başkaldırı gibi özellikleri kendi karakterine yakın görebilir. Burada kişinin yakınlaştığı şey çoğu zaman topluluğun bütün gerçekliği değil, zihninde kurduğu ideal topluluk imgesidir.

 

İnsan kendisini bir grubun parçası olarak hissetmek ister. Grup kişiye güvenlik, dayanışma, anlam ve sosyal çevre sağlar. Bir topluluğun mensubu olmak, insanın yalnız olmadığını ve daha büyük bir bütünün parçası olduğunu hissetmesine yardım eder.

 

İnsan yalnızca bir gruba ait olmak değil, başkalarından farklılaşmak da ister. Çoğunluğun sahip olduğu kimlik bazı kişiler tarafından sıradanlık olarak algılanabilir. Azınlıkta, muhalif veya aykırı olmak daha özgün ve seçkin bir şahsiyet duygusu sağlayabilir. O yüzden ‘hepimiz Ermeniyiz’ sloganı atabilir.

 

Özellikle sanat, akademi, medya ve siyaset çevrelerinde muhalif veya farklı kimlik görünürlük kazandırabilir. Bu, farklı kimlik taşıyan herkesin çıkar veya gösteriş için hareket ettiği anlamına gelmez. Ancak farklılaşma arzusu bazı örneklerde etkili olabilir.

 

Kişi haksızlığa uğradığına inandığı bir topluluğa güçlü bir dayanışma da hissedebilir. Zamanla o topluluğun acılarını kendi acısı, siyasi taleplerini kendi mücadelesi gibi görmeye başlayabilir. Bu yakınlık bazen siyasi dayanışmadan etnik veya mezhebî kimlik beyanına geçebilir.

 

Aile içinde yaşanan baskı, otoriterlik veya sevgisizlik, bazen ailenin temsil ettiği bütün kimliğin reddedilmesine yol açabilir. Katı bir dinî çevrede yetişen kişi ailesine tepkisini dine, mezhebe veya millî kimliğe yöneltebilir. Karşı kimlik, aileden psikolojik bağımsızlaşmanın aracı hâline gelebilir.

 

Kişi kendi toplumunu geri, kaba ve başarısız; başka bir toplumu gelişmiş, güçlü ve zarif görüyorsa yüksek statülü gruba benzemek isteyebilir. Bu özellikle Batılı kimlikle özdeşleşme örneklerinde görülür.

 

Ancak başka bir kültürden öğrenmek ile kendi kültüründen utanmak birbirinden ayrılmalıdır.

 

İlyas Salman örneği, siyasi tercih ile etnik kimliğin toplumsal algıda nasıl birbirine karıştırıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Salman, uzun yıllar kendini Kürt kimliğiyle ilişkilendirmiştir. Kürtleri canlandırdığı roller, kullandığı bölgesel ağız, Kürtlerin haklarına ilişkin açıklamaları ve sol siyasi çevrelerle yakınlığı, toplumun önemli bir bölümünde onun Kürt olduğu düşüncesini meydana getirmiş ve hatta kendisini Kürt hissettirmiştir.

 

Daha sonra kendisinin Alevi Türkmen kökenli olduğunu öğrendiğini ifade etmesi hem bu yanlış bilgi aktarımlarına, hem de aidiyet hissinin kimlik belirlemedeki etkisine örnektir. Burada değişen veya açıklığa kavuşan şey, kamuoyunun onu hangi kimlik içinde gördüğü ve kendisinin kimliğinin hangi katmanını öne çıkardığıdır.

 

Aziz Sancar ile Mithat Sancar da aynı aileden gelmelerine rağmen farklı siyasi ve millî yönelimleri temsil etmektedir.

 

Aziz Sancar kendisini açık biçimde Türk olarak ifade etmiş, bilimsel başarısını Cumhuriyet’in eğitim sistemiyle ilişkilendirmiş ve Türk millî kimliğini güçlü biçimde sahiplenmiştir. Onun kimlik anlayışında Türk olmak, yalnızca aile soyuna ilişkin bir iddia değil; Cumhuriyet, eğitim, devlet ve ortak millî kaderle kurulan bağdır.

 

Mithat Sancar ise, siyasi hayatında Kürt hareketinin taleplerini ve çoğulcu kimlik anlayışını öne çıkarmıştır.

 

İnsanlar atalarından aynı tarihî malzemeyi devralabilir; fakat bu malzemeden farklı kimlik anlatıları kurabilirler.

 

10. Türkmen Aşiretlerinin Kürtleşmesi ve Toplumsal Aidiyet

 

Ali Rıza Özdemir’in Kayıp Türkler adlı çalışması ile özdeşleşen, etnik coğrafyanın etkisi ile Türkmen aşiretlerin bir kısmının Kürtleşmesi tam da konunun somut örneklerini teşkil eder. Bir topluluk uzun süre başka bir dilin ve kültürün hâkim olduğu bölgede yaşadığında, zamanla çevresindeki toplulukla bütünleşebilir.

 

Kürtçe konuşan nüfusun çoğunlukta olması, veya Kürtçenin pazar dili ilan edilmesi, aşiretler arası evlilikler, ticari ve ekonomik ilişkiler, güvenlik ve ittifak zorunlulukları, dinî ve siyasi önderlerin dili, çocukların Türkçe öğrenmemesi, ortak çatışma ve mağduriyet tecrübeleri, etnik siyasi hareketlerin etkisi ile ilk kuşak yeni dili ekonomik ve toplumsal ihtiyaç nedeniyle öğrenebilir. İkinci kuşak iki dilli hâle gelir. Üçüncü ve dördüncü kuşakta eski dil zayıflar veya kaybolur.

 

Dil değiştikçe evlilik ağı, gündelik hayat ve toplumsal hafıza da değişir. Yeni kuşaklar Kürtçe konuşur, Kürt komşularla yaşar, aynı düğünleri, ağıtları ve siyasi meseleleri paylaşır. Bir süre sonra Türkmen kökeni tarihsel bir bilgi, Kürt kimliği ise yaşayan bir toplumsal aidiyet hâline gelir. Suriye’de Kayı boyu tamgasını aşiret simgesi olarak taşıyan ama kendisini Kürt olarak ifade eden ve çatışma alanını ona göre belirleyen aişertler somut örnek olarak gösterilebilir.

 

Bir aşiret soy bakımından Türkmen kökenli, yaşayan dil ve toplumsal kültür bakımından Kürtleşmiş, siyasi tercih bakımından da Kürt milliyetçiliğine yakınlaşmış olabilir.

 

Elbette bir kişinin ve topluluğun ne hissettiği önemlidir, ancak tarihsel kökenin bilinmesi de önemlidir.

 

11. Hissetmek Kimlik İçin Yeterli Midir?

 

Modern kimlik tartışmalarında “Kendimi ne hissediyorsam oyum” anlayışı yaygınlaşmıştır. Ancak millî, etnik ve mezhebî kimlik yalnızca öznel hisse indirgenemez.

 

Bir insan kendisini bir topluluğa yakın hissedebilir. Onun müziğini sevebilir, siyasi mücadelesini destekleyebilir ve bazı değerlerini benimseyebilir. Ancak toplumsal kimlik tek taraflı bir beyan değildir.

 

En az dört unsurun birlikte değerlendirilmesi gerekir: Kişinin kendi beyanı, aile ve tarihsel devamlılık, kültürel pratik ve hayat tarzı, ilgili topluluğun kişiyi tanıması.

 

Millî kimlik etnik ve mezhebî kimliklerden daha kapsayıcı olabilir. Türk milleti ortak vatandaşlık, tarih, kültür ve siyasi kader çevresinde farklı aile kökenlerinden insanları içine alabilir.

 

Bu nedenle farklı etnik kökenlerden gelen insanların Türk milletine katılması mümkündür. Türk olmak, “Atalarımın tamamı Türk soyundandı” iddiasından daha geniştir.

 

Asıl soru şudur:

 

Türk milletinin kaderini kendi kaderim olarak görüyor muyum?

 

Cevap evet ise millî mensubiyet güçlenir. Cevap hayır ise soy yakınlığına rağmen millî aidiyet zayıflar.

 

Ancak bu durum, soyun ve tarihsel kökenin önemsiz olduğu anlamına da gelmez. Soy, milletin tarihsel devamlılığına katkı sağlar. Kültür ve siyasi irade ise bu devamlılığı yaşayan bir gerçekliğe dönüştürür.

 

12. Türk Olmak Siyasi ve Ahlaki Bir Tercihtir

 

Türk olmayı yalnızca biyolojik kökene indirgemek Türk milletinin tarihsel oluşumunu açıklayamaz. Türk milleti yüzyıllar boyunca Anadolu, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve başka coğrafyalardan gelen toplulukların ortak tarih içinde birleşmesiyle meydana gelmiştir.

 

Ancak Türk olmayı içeriği olmayan ve yalnızca kişinin beyanına bağlı bir öznel tercih hâline getirmek de doğru değildir.

 

Türk olmak için yalnızca “Türk hissediyorum” demek yetmez. Bu aidiyetin kültürel, siyasi ve ahlaki karşılıkları bulunmalıdır.

 

Türk olmak:

 

Türkçeyi hor görmemek, önemsemek ve hatta hayat ve bilim dili haline getirmektir.

 

Türk milletinin bağımsızlığını başka devletlerin, ideolojilerin veya siyasi merkezlerin çıkarlarına feda etmemektir.

 

Türk devletinin yanlışlarını eleştirirken milletin birliğini ve siyasi varlığını değersizleştirmemektir.

 

Türk kültürünü geliştirmek, güncellemek ile onu ortadan kaldırmak arasındaki farkı bilmektir.

 

Başka milletlere saygı gösterirken kendi milletinden utanmamaktır.

 

Mezhep, parti, bölge, aşiret veya ideoloji çıkarını milletin ortak menfaatinin üzerine koymamaktır.

 

Kendi siyasi grubunu milletin tamamı gibi görmemektir.

 

Milletin ortak iyiliği uğruna şahsi ve grup çıkarlarından vazgeçebilmektir.

 

Sonuç

 

Kimlik ne yalnızca değişmez bir kan bağıdır ne de insanın dilediği anda bütünüyle yeniden yaratabileceği keyfî bir beyandır.

 

Kimlik; soy, dil, kültür, çocukluk hafızası, toplumsal çevre, siyasi tercih ve kişisel iradenin birleşiminden meydana gelir.

 

Bu unsurlar içinde siyasi tercih, özellikle modern toplumlarda son derece güçlüdür. Çünkü siyaset, insanın sahip olduğu farklı aidiyetlerden hangisini öne çıkaracağını belirler. Kişiye bir tarih anlatısı, bir dost-düşman ayrımı, bir mağduriyet hafızası ve bir gelecek hedefi sunar.

 

Bu nedenle siyasi görüş zamanla yalnızca kişinin fikirlerini değil, kendisini hangi millet, etnisite, mezhep veya medeniyet çevresi içinde gördüğünü de etkileyebilir.

 

Benzer biçimde modern insan da siyasi grubunun menfaatini milletin menfaati zannedebilir. Parti, mezhep, bölge veya ideoloji aidiyeti millî aidiyetin önüne geçebilir.

 

İnsan kimi zaman karakterine yakın bulduğu bir topluluğa yönelir. Kimi zaman ailesine tepki gösterir. Kimi zaman yüksek statülü gördüğü kültüre benzemeye çalışır. Kimi zaman mağdur olduğuna inandığı bir toplulukla dayanışmayı kimlik hâline getirir. Kimi zaman da yaşadığı toplumsal çevre, uzak soy kökeninden daha güçlü bir aidiyet üretir.

 

Türklük açısından temel ayrım burada ortaya çıkar:

 

Türk doğmak, bir ailenin ve tarihin içine gelmektir. Türk olmak ise o tarihin anlamını kavramak, kültürünü yaşatmak ve milletin geleceğine karşı sorumluluk üstlenmektir.

 

Türk olmak yalnızca geçmişten pay istemek değil, geleceğe pay bırakmaktır.

 

Yalnızca zaferlerle övünmek değil, milletin bugünkü meseleleri karşısında sorumluluk almaktır.

 

Yalnızca “Türk’üm” demek değil; Türk milletinin bağımsızlığını, dilini, kültürünü ve ortak iyiliğini davranışlarıyla korumaktır.

 

Bu nedenle Türk doğmak değerlidir ve yaratıcının belki bir lütfudur; fakat Türk olmak çok daha kıymetlidir ve imani bir boyuttur. Bir milleti yaşatan yalnızca mensuplarının soy kütükleri değil, o millete duydukları bağlılık, taşıdıkları ortak hafıza ve gelecek uğruna üstlendikleri sorumluluktur.

 

Türk doğmak insanın başlangıcıdır.

 

Türk olmak ise hayatı boyunca verdiği kararların ve taşıdığı sorumluluğun adıdır.

Toplam Okunma Sayısı : 198